şükela:  tümü | bugün
  • 2015 yılında yaptığım.

    1. kısım: burada sadece gezi öncesini anlatacağım.

    2. kısım brezilya part-1 için #114775008

    3.kısım brezilya part-2 için #114951358

    bütün yurt dışı maceralarımın (23 ülke) başlangıcı 2007 yılında yaptığım work and travel programı sayesinde oldu.

    newyork'ta çalıştığım restaurantın hemen yanındaki güzellik merkezinde çalışan brezilyalı yaz aşkım folade ile sosyal medya üzerinden kontağı koparmamamın meyvesini yedim diyebilirim.

    2015 şubat ayı evde oturmuş arkadaşlarla yine türkiyenin ne kadar boktan bir ülke olduğunu konuşurken konu 2007 yılında daha önce arkadaşlara anlattığım brezilyalı eski sevgilime geldi. o dönem üniversiteden mezun olalı 4 yıl olmuş yaklaşık 3 yıldır istanbulda kurumsal bir firmanın beyaz yakalı ameleliğini yapmaktaydım hep ağzımda ki söz ''benim istifa etmeye cesaretim yok bir şey olsa da kovsalar'' dı.

    aynı evi paylaştığım arkadaşım bunu duymaktan o kadar bıktı ki tam yeri geldiğinde benim yerime kendisi söyleyip boşluk dolduruyordu. benim hayalim boş beleş sefil bir şekilde dünyayı gezmek olduğunu bildiğinden sanki ezikler bir tavırla diğer arkadaşlarında yanında '' eğer istifa edersen sana 1000 dolar ve gideceğin yer için tek yön uçak bileti alacağım.'' dedi.

    folade beni uzun süredir davet ediyordu zaten ama kendisi usa de yaşıyor ben 2010 ve 2012 de usa turist vizesi almaya çabalarken red yediğim için neden brezilya'da buluşmuyoruz diye ortaya bir şey atmış bulunmuştum. bu sohbet 2 ay daha bu şekilde sürdü faceook mesajları yerini whatsapp mesajlarına, sonrasında görüntülü konuşmalara bırakmıştı.

    13.04.2015 te hayatımın kalanını fazlasıyla etkileyecek o kararı verdiğim gün. bağlı bulunduğum birimin müdürü ile yaşadığım sürtüşmede müdürün konuşması yersen bu var kıvamına gelince sakinleşmek için masama geçtim, hemen ev arkadaşım arda'yı dahili numaradan aradım (aynı şirkette çalışıyorduk) teklifin hala geçerliyse istifayı basıyorum!..

    arda'nın yapma etme çabalarına karşılık ne oldu len bir uçak bileti ve 1000 dolar mı korkuttu savuşturmalarım işe yaradı sözü aldığım gibi istifamı ettim artık siktir olup gidebilecektim.

    brezilya 90 gün süre ile kısıtlı ziyaretlerde türklere vizeyi 2004 yılında kaldırmış bir ülke. 2015 te yaptığım 5 aylık güney amerika turumun ilk durağı.. bolivya,peru, kolombiya, panama ve kübadan önce..

    hikayenin başına dönmem ve biraz folade den bahsetmem gerekiyor. newyork sokaklarında çalıştığım restaurantın flyer larını dağıtırken bir metro çıkışında karşılaştık ilk kez.

    ilk karşılaşma usa deki 20. günümden sonra falan oldu. uzattığım flyer i aldı gülümsedi ve gitti. ertesi gün yine aynı, ve sonraki günlerde de. o hengamede herkesin silüeti flu iken folade artık aşina bir yüzdü benim için. bir sabah yine aynı rutini gerçekleştirirken flyer ı alıp nereli olduğumu sordu. zaten kavruk bir tenim var güneş altında 10 saat çalıştığım için zenci kıvamına gelmişim sanırım. türkiye de afro ların olduğunu bilmiyordum dedi.
    ben de zaten yok dedim gülüştük.. melez misin diye sordu hayır dedim. soruyu anladığıma ikna olmadı sanırım yani annen beyaz baban zenci mi? hayırr!

    peki o zaman annen zenci baban beyaz mi? hayır ulan adanalıyım bildin mi?

    bu komik dialogtan sonra flyerini dağıttığım restaurantın bir kaç dükkan yanında bir yerde çalıştığını söyledi ve mesaimin ne zaman bittiğini sordu saat 19 da bitiyor dedim. telefon numaranı alabilir miyim diye sordu. geçici süre ile orda olduğum için bir hattım yok yani telefon kullanmıyorum dedim.akıllı telefonlar whatsapp vs olmadığı için türkiye ile irtibatı ankesör kartlarından sağlamak daha ucuz oluyordu :) (tabi bu sırada bildiğim tüm küfürleri ediyorum kendime bir hattım olmadığı için)

    19.20 de tam bu noktada olacağım.

    o gün geçmek bilmedi aklım türkiye de bıraktığım sevgilime gidiyor gibi oluyor sonra bu güzelliği o görse bana hak verir deyip çıkıyorum işin içinden.

    mesai bittikten sonraki yemek faslına kalmayıp uçar adımlarla metro çıkışına gidip dikildim gözüm onu arıyor 500 m den tanıyabilirim. 165 boylarında bonus saçlarıyla 170 belki 175 bir melez. sivri uzun bir yüz hattı irice gözleri, pürüzsüz bir teni var. incecik sağ ayak bileğinin dışında bir dövme, üstünde açık mavi kolsuz kısa bir t-shirt altında beyaz pantolon ufak bir göbek dekoltesi ve piercing.

    yaklaşık 1 saat bekleyişimin sonunda sinirli ve açlıktan midesi kazınan biri haline geldiğim için metro durağı çıkışını terk edip dev bir pizza ve bir kaç birayı gömüp kaldığım yurttan bozma yere gittim.

    içimde ona dair hiç bir umut kalmamıştı, çok kızgındım. benimle dalga geçtiğini ve bunun başka bir açıklaması olmadığını düşündüm. hatta o gece rüyamda bile metro çıkışında bekliyordum hemde elimde çiçeklerle ahah..

    ertesi gün iş gereği sabah saati yoğun olan metro çıkışında dikilip yine o flyer ları vermem gerekiyor. ciddi stresliyim çünkü folade hep yanında iki arkadaşı ile metrodan inip yürüyor onların yanında ahah mala bak yanına geleceğimi mi sandın gerizekalı deyip ezikleyecekler diye düşünüyorum sanki öyle olsa ne olacaksa...

    belki beni bu köşede görmez diye metro çıkışından sonra onun ilerleyeceği istikametin tersinde bir yerlerde konumlandım..

    saat 08.20 hızlı adımlarla yürüyen merdivenden çıktığını gördüm sırtımı döndüm yoldan geçenlere yemeklerimiz çok güzel manhattan ın en iyi 100 restaurantından biriyiz temalı flyerları sırıtarak dağıtıyorum.. çıktığı gibi benim her zaman durduğum yere gitti adım atmayı durdurup sağa sola bakınıyordu yüzündeki ifadeden ne yapacağını kestirmeye çalıştım tek anlayabildiğim, herkesin görüp tek seferde anlayabileceği şey, bir şeyler arıyor olması.. biliyorum beni arıyor ama ne için dalga geçmek için mi?

    yaklaşık 30-40 saniye arandıktan sonra cesaretimi toplayıp onun beni görebileceği bir yere yine işimle ilgileniyor flyer dağıtmaya çalışıyor gibi görünmeye çalışarak bir kaç adım attım hala sırtım ona dönük bir şekilde. bendeki cesaret anca böyle oluyor..

    hemen gördü ve yanıma geldi müthiş bir mahçuplukla dün işten geç çıkması gerektiğini telefonum olmadığı için haber veremediğini söyledi.

    çocuk gibi sevindim buna zaten 19 yaşında bir çocuktum. o da 21 yaşında. bu sefer çalıştığımız dükkanların ortasında bir buluşma yeri ayarladık kahveleri o ısmarlamak istediğini söyledi..

    akşam mesai bittiğinde bu sefer ben ağırdan aldım yine aynı şeyi yaşamak istemiyordum ama gereksiz korkumu müthiş bir heyecan kapladı onu masada tek başına oturuyor gördüğümde. gündüz flyer dağıtırken aldığım yeni tişört ve şortumu giyip gittim tam bir liseli ergen gibiydim.

    kahvemizi içtikten sonra başka bir yere yemek yemek için geçtik toplamda 3-4 saat oturduk. bunu takip eden 1 hafta yine bu şekilde geçti sonra bir gün akşam için gidebileceğimiz bir yer yok mu diye sordu. ben de salak gibi buraları bilmiyorum burda yaşayan sensin senin biliyor olman gerekmez mi diye karşılık verince içtiği suyu masaya püskürtecek kadar güldü.. onun bahsettiği şey geceyi beraber geçirebileceğimiz bir ev olup olmadığıymış, zaten sıkca benim ingilizcemle dalga geçip, eğleniyordu ama aynı zamanda yanında o kadar rahat hissediyordum ki bunu hiç dert etmedim.

    ben newyork'un aşırı pahalı olmasından dolayı yaklaşık 1.5 saat süren metro yolculuguyla new ark diye bir şehire gidiyordum kaldığım yurttan bozma yer orasıydı ağırlıklı wat öğrencileri kalıyordu. hatta 14 katlı otelin ilk 8 katında devlet destekli homeless barındırıyorlar.
    tuvaletler banyolar ortak rezalet bir yer tabi bizim katlarda homeless yok ama şartlar aynı, hatta aynı değil ben üstüne oda için haftalık 160 dolar veriyorum oda arkadaşımla 80/80 :)

    sanırım 10. gün falan biz baya sevgili gibi takılıyoruz artık bir arkadaşının home party sine davet etti beni. ücra bir yerde saçma sapan hiç o tv lerde gördüğümüz gibi bir ortam olmayan bir yerdi marijuana ve alkolün aktığı kimin elinin kimin cebinde olduğu anlaşılmayan saçma yer.

    bu partiyi takip eden günlerde folade nin üvey babası, annesi ve kardeşi 15-20 günlüğüne porto alegre ye döndüler bu süre zarfında onun evinde kaldım, ailesi geldikten sonra da benim saçma yurttan bozma otele birlikte yerleştik.

    vize bitmesine henüz varken okul açılacağı için ben türkiye'ye dönmek zorunda kaldım. jfk havaalanına beni o bıraktı uzun uzun ağlaştık. yaklaşık 3-4 ay hep irtibat halinde kaldık sonrasında 1 sene kadar irtibatımız olmadı, tekrar konuşmaya başladığımızda o bana sevgililerini anlattı ben de ona aynı şekilde..

    2015 nisanında tekrar bu aşk mucizevi bir şekilde canlandı. 5 ayda 6 güzel ülke 1 güzel kadın hiç unutamayacağım deneyimlere vesile oldu.
  • istifa etmeden akdeniz bölgesini bile gezemiyorum.
  • 2. bölüm brezilya part-1

    turumun ilk durağı.. bolivya,peru, kolombiya, panama ve kübadan önce..
    elimden geldiğince diğer ülkelerdeki kişisel görüşlerimi bu başlıkta yazmaya devam edeceğim.

    1. bölüm için #114701043
    3. bölüm brezilya part-2 için #114951358

    istifa etmiş, bir hafta içinde evimdeki eşyaları boşaltmıştım. evden ayrılmadan ev arkadaşım arda'ya 4 ay sonra sözleşmesi bitecek olan kiramızdan payıma düşen parayı vermiştim.

    o da bana eğer istifa edersen tek yön uçak bileti alacağını artı olarak 1000 dolar da para vereceğini vaat etmişti ve yerine getirdi.

    yaklaşık 5000 dolar birikmiş param vardı motosiklet, laptop, telefon gibi türkiye'de değilken kullanmayacağım şeyleri sattım. yanıma idareten eski telefonumu aldım. 1000 dolar arda'dan geldi, 1000 dolar kadar da abim sponsor oldu. yaklaşık 11.000 dolar ile türkiye'den ayılmak için hazırdım.

    brezilya vize istemiyor, tek yapmanız gereken tatil süresince kalacağınız otel veya adresi belirtmek ve geri dönüş uçak biletinizi göstermek.birde olmazsa olmaz seyahat sigortası tabi.

    arda istanbul'dan (bkz: doha) aktarmalı (bkz: sao paulo) biletimi 830 dolara (bkz: latam airlines) dan aldı. alkolün etkisi ve yanımızdaki arkadaşlara hava atma isteği ona 1830 dolara mal oldu. (bkz: swh)

    ama aynı pozisyonda çalışıyor olmamız ve ben gidince rakipsiz kalması ona terfi yolunu açtı. hala 1830 dolarla terfi aldım ehehh diye gezer laf açıldıkça.

    25.04.2020 saat 13.00 da uçağım hareket edecekti 10.30 da (bkz: atatürk havalimanı)na gelmiştim beni yolculamaya şuanda hayatta olmayan köpeğim (bkz: bafi), arda ve üniv arkadaşım başak geldi.ben yokken köpeğime başak bakacaktı..

    aslında 1. kısımda bahsettiğim eski sevgilim folade ile herhangi bir gezi planı yapmamıştık sadece brezilya da takılacağız sanıyordu, açıkcası benimde bir planım yoktu sadece olabildiğince uzun kalmak çevremden, türkiye nin gündemlerinden vs uzak kalmak istiyordum. işte bu yüzden ülke girişi için göstermem gereken dönüş uçak biletini türkiye'ye deği,l sırf en ucuzu o olduğu için (bkz: brezilya)ya girişimden yaklaşık 2 ay sonra (bkz: bolivya)'ya almıştım.

    önümde uzun bir yolculuk vardı (bkz: doha hamad havaalanı) na uçuş yaklaşık 4 saat aktarma için beklemem gereken süre 3 saat. ve doha dan sao paulo ya uçuş ise 16 saat sürecek yani nerdeyse tam 1 gün.

    atatürk havalimanını terk ederken sıkıntısız bir şekilde işlemlerim halloldu yine cok rahat ve çoğunu uyuyarak geçirdiğim bir uçuş sonrası hamad havaalanına ulaştım. biletimi latam airlines tan aldığım için bu uçuşta öyle olacak sanmıştım ama doha ya (bkz: qatar airways) ile uçmuştum.

    aktarma sırasında sao paulo uçuşunu beklerken ingiliz bir çiftin 12-14 yaşlarındaki kızlarıyla (bkz: amber wise) satranç oynayarak vakit geçirdim ailesi bana güzel bir yemek ısmarladı sohbetimizde ne iş yapıyorsunuz soruma cevap olarak ufak tefek görünen aile babası nazik adam, eski bir milli futbolcu olduğunu söyledi. (bkz: dennis wise)

    ve sonunda türkiye saatiyle 20.30 da doha dan sao paulo ya hareket edecek çift koridorlu devasa (bkz: airbus a340) taki yerimi aldım. uçuş tam 16 saat sürdü ve uçak (bkz: congonhas airport) a iniş yaptı. türkiye saati ile ertesi gün 12.30 da iniş yapmış olmam gerekirken 6 saat zaman farkı olduğu için yerel saat ile 06.30 da ulaşmış oldum.

    vize memuruyla çok uzun sürmeyen görüşmenin ardından valizimi alıp biran önce sigara içebilmek için kendimi dışarı attım. gökyüzü açık, bulutsuz. hava 23 dereceydi. etraf acele acele hareket eden insanlarla doluydu.folade nin gelip beni almasını beklerken yemek yedim, insanları inceledim. folade newyork'tan sao paulodaki bir diğer havaalanı olan (bkz: guarulhos) a inip araba kiralamıştı. ben iniş yaptıktan 3 saat kadar sonra buluştuk..

    o an sanki aradan hiç 8 yıl geçmemiş,başka ilişkilerimiz olmamış gibi sarıldık, öpüştük. uzun uzun gözlerimizi hiç kaçırmadan birbirimize baktık. biraz kilo almış tarzını da değiştirmiş. kesinlikle çok yakışmış, daha güzel olmuş. folade ile (bkz: porto alegre) deki evlerine doğru yola çıkacağımızı sanıyordum fakat sao paulo ile arasında 1100 km mesafe var. brezilya gerçekten yüz ölçüm olarak çok büyük iki şehrinde brezilya'da ki konumu aslında güney doğu atlantik yakası sayılır. varın büyüklüğü siz düşünün.

    folade (bkz: chevrolet onix) marka bir araç kiralamış guarulhos havalimanından alıp porto alegre de teslim etmek üzere 10 günlüğüne.sanırım türkiye de olmayan bir model ufak bir araç günlüğü 18 dolara geliyor. neden 10 günlüğüne kiraladığını sorduğumda kilometre sınırı olduğu için daha kısa süreli kiraladığında km başı vereceği ücret ile hemen hemen aynı miktarı bulacağını hemde bu sayede yolda gezilip görülecek yerleri atlamadan hareket edebileceğimizi söyledi. bu arada hemen hemen dünyanın her yerinde araç kiralamak için kullanabileceğiniz iki site önermek istiyorum.bu turda cok işe yaradı. (bkz: carflexi.com) ve (bkz: rentalcars.com)

    ilk günümüzde (bkz: tiete ırmağı) kenarında doğal güzellikleri olan yerleri ve sao paulo kentinin merkezini gezdik ağırlıklı olarak arabayla turladık diyebilirim. uçak yolculuğunun çok büyük bir kısmını uyuyarak geçirmiş olmama rağmen kendimi çok yorgun hissediyordum.

    folade bana daha önce ailesinden hiç bahsetmemişti. biz kendisiyle 8 yıl önce yazımın 1. kısmında anlattığım üzere (bkz: #114701043) work and travel yaptığım sırada abd de tanışmıştık.. folade nin babası brezilya standartlarına göre oldukça zengin sayılabilecek birisiymiş (bkz: kahve) ve (bkz: şeker kamışı) ihracatı yapan bir şirketin ortağıymış. folade henüz 4 yaşındayken kendisinden küçük erkek kardeşi ve annesini terk etmiş. bir süre haber alamamışlar 2 sene sonra da hayatını kaybettiğinin haberini almışlar. her nasıl olduysa babasının şirketteki ortaklarının vurgunu sayesinde maddi anlamda hiç bir şey kalmamış sadece porto alegre deki lüks ev. folade 8 yaşındayken annesi amerikan vatandaşı biriyle evlenip newyork'a yerleşmiş. newyork'taki yaşamları da mütevazi hatta orta vasat denebilir. biz tanıştığımız sıralar güzellik merkezinde çalışan bir elemanken geçtiğimiz 8 yılda kendisine ufak çaplı bir güzellik merkezi açmış. annesi ile birlikte çalışıyorlar ve yanlarında 5 kişi istihtam ediyorlarmış. söylediğine göre yanıma gelmeden önce tadilat için biriktirdikleri paraları annesinin de iznini alarak patlatmışta gelmiş.. bunu duyduğumda çok üzüldüm.

    zaten daha önce de planladığım gibi gezi sırasındaki harcamaları ben yapmak istediğimi söyledim, evinizde kalacağım sürede de otel gibi kira ödemek istediğimi sonuçta sen olmasan benden bir şekilde o para yine çıkacaktı şekliyle anlatmaya çalıştım fakat buna kesinlikle ikna olmadı. gezinin ilk sıralarında hesap ödemeler bir yarışa dönüştü resmen. en sonunda kendisi parayı dolarla kazandığını brezilyadan akraba veya arkadaşları geldiğinde kazandıkları paranın değersiz olmasından dolayı usa de hiç bir şey yapamadıklarını bildiği için rahat davranmamı istedi.bir nevi türk lirasını da tüm dünya gibi bir güzel gömdü. kendisi küçük yaşta brezilyadan ayrılmış ve amerikan kültürü ile büyümüş birisi olmasına rağmen bunu yapmasına hiç anlam veremedim. bir amerikalı veya avrupalıya zaten kendi hesabını ödetemezsin hatta onun hesabını öderken bile zorluk çekersin avrupalı bunu hakaret adleder.

    saat 16-17 olmuştu biraz kestirecek bir yer bulamazsak bayılacağımı söyledim. daha önce planladığımız gibi çok lüks olmayan çokta kötü olmayan orta halli yerlerde kalacaktık. malum brezilya'da suç oranları çok yüksek gündüz sürekli gezip gece sadece uyumak için geldiğim otele cok fazla para ödemek istemiyordum. ama tutupta varoş hosteller de kalmakta biraz riskli olur diye düşünüyordum.

    şehir merkezinin cok yakınlarında olmayan bir flat otel bulduk. ingilizce anlaşmak kimi zaman zor olabiliyor bu tüm güney amerika için geçerli fakat folade nin anadili portekizce ve ispanyolca da biliyor. nerden baksan brezilyalı olduğu da belli olan sevgilimin yanında hiç yabancı gibi hissetmedim.

    oda maliyeti 2 kişi için 22 dolar tuttu.sırt çantama bir kaç üst baş alıp odaya çıktım bir gece kalacağımız için eşyaların tamamını çıkarmadım bile. odaya girdiğimde de kendimi leş gibi hissettiğim için doğruca duşa girdim. çıktığımda folade çoktan uyumuştu zaten sevişmeye dermanım da yoktu hemen yanına kıvrıldım.

    folade beni uyandırdığında saat gece 02.00 civarındaydı. internetten ufak bir araştırma yaptıktan sonra sağlı sollu farklı tarzlarda bir çok eğlence mekanının olduğu bir sokağa götürdü. kimisinde caz, kimisinde blues çalıyor hatta rock barlar bile var. insanın aklına brezilyalıların eğlence tarzının rio karnavalındaki gibi olduğu geliyor ama istersen öyle mekanlarda var.. saat farketmeksizin sokaklar sürekli canlı, insanlar gerçekten eğlenmeyi biliyorlar. zenciler, melezler, beyazlar her renkten brezilyalı lar değişik giyim tarzları dikkat çekme çabaları aynı türkiye'deki gibi bağrı açık altın kolyeli havana gömlekli tipler nereye baksam eğleniyorum zaten. insanlarla göz göze geldiğinizde selam veriyor, kadeh kaldırıyorlar. göz kırpıp öpücük atan kadınlar da var.

    sokak başında bir tezgahta (bkz: sardinha frita) yedik bir çeşit kızarmış balık kalitesiz, sağlıksız yiyecekler hep hoşuma gider atmosferden mi yoksa yağın kalitesizliğinden mi bilmiyorum gayet lezzetliydi ve gezinin kalan kısmı için favori yiyeceklerimden oldu.

    mekanların arasından geçerken bir rock bar dan hunharca nakarat kısmına eşlik edilen (bkz: system of a down) şarkısı (bkz: ı-e-a-ı-a-ı-o) bizi cezbetti ve piu piu cafe club denen şu mekana girdik. club piu

    içerisi oldukça kalabalık insanlar resmen birbirleri üstünde tepiniyor bu sırada folade den buralarda pek olmaz ama yine de yankesiciliğe dikkat etmem gerektiğini söylediği bir uyarı aldım. bol bol tekila, votka ve ilerleyen saatlerde rom tükettik. içerde esrar ve türevini bilmediğim uyuşturucu hapların ticareti de alenen dönüyordu.

    ilerleyen günler yine buna benzer şekilde geçti bizim türkler gibi turist düdüklemeyi oldukça seviyorlar ama folade sayesinde hiç bir şeye gerektiğinden fazla para ödemedik. yerli statüsünde gezimize devam ettik. sao paulo'dayken bir liman şehri olan ve yalnızda 40 km uzaklıkta olan (bkz: santos) ta çok güzel vakitler geçirdik.
    gündüzleri upuzun sahillerde sahip atlantik okyanusu plajlarında kimi zaman yüzüp kimi zaman yatıp dinlenerek arada bir (bkz: beach volley) oynayarak.. genelde ilk oyunu oynadıktan sonra ikincilere bizi pek almadılar :) aşırı yetenekliler.

    sürekli sokaklarda koşuşturan çocuklar var futbolcu olabilirler mi emin değilim ama her biri top cambazı çok kıvraklar ve inanılmaz hareketler yapabiliyorlar. her boşluk, sokak araları futbol oynayan çocuklar, gençlerle dolu. bir kaç futsal müsabakası ve (bkz: santos fc) alt yapı idmanları seyrettik bu aktivite folade için çok sıkıcı olduğundan devamı gelmedi.

    porto alegre deki eve gitmek üzere yola çıkmak için bir sonraki durağımızı kararlaştıramamıştık. yolu biraz uzatarak sahil şeridinden güneye inme kararı aldık bir sonraki durağımız yaklaşık 350 km lik bir mesafede olan (bkz: curitiba) oldu.

    curutiba deniz seviyesinden yüksek kıyıya uzakça bir sanayi şehri, bağlı bulunduğu eyaletin başkenti, sanırım (bkz: parana).zamanında bir çok avrupalının gelip yerleştiği kozmopolit bir yer artık göç almıyor fakat blok blok güzel yerleri kapatmış, özellikle almanların yoğunlukla yaşadığı yerler var. şehir sao paulo ya göre sıkıcı. yüksek binalarla dolu ama şehir yapılanması daha iyi bir yer. burada gezilmeye değer bir çok tarihi yapı, sanat galerileri vs var ama bizim gezi anlayışımıza pek uymadığından bir kaç bu tarz gezi yaptıktan sonra sıkıldık 2 gün geçirdikten sonrada tekrar porto alegre'ye doğru yola çıktık.

    bir sonraki durak (bkz: blumenau) buraya uğramamızın asıl sebebi folade'nin bir akrabasının burada yaşıyor olması. bizi evlerinde ağırladılar çok misafirperver davrandılar, ama evde yediğimiz yemekler için iyiydi diyemeyeceğim aç kaldım. şehir için anlatılacak pek bir şey yok gerçekten merkezi çok küçük, gettosu bol.nufusu da 300-350 bin kadar. burada ufak bir talihsizlik yaşadıp 1 gün fazla durmak zorunda kaldık mini chevrolet onix imiz bozuldu. kiralama şirketi yerine (bkz: hyundai hb20) gönderene kadar bekledik.

    yeni arabamızı alıp rotamızı (bkz: florianopolis) e çevirdik chevy ye nazaran daha çok arabaya benziyordu hyundai, memnun kaldık. florianopolis'te fazlı ve seher çiftinin tatlı pansiyonunda kaldık. dededen kalan bir arsayı, oturdukları evi satıp 2001 yılında brezilya'ya yerleşmişler 50+ çok tatlı insanlar. (bkz: joaquina plajı) görülmeye değer fıkır fıkır bir yer (bkz: rüzgar sörfü) imkanı da tanıyor. oldukça keyifli.gittiğimiz yerde geceleri eğlenmek için bir yer mutlaka bulunuyor farklı tarzlardaki yerleri hep deniyorduk zaten ama rüzgar sörfü hocasının tavsiyesi üzerine gittiğimiz (bkz: sex níght floripa) strip club çok acayip bir yerdi. evet bildiğiniz striptiz klubu. ya olur mu falan derken gitmiş bulunduk. neticede yanımda bir kadın var. ama benim gibi sevgilileri hatta, eşleriyle gelenler için sahnenin bir tık arkasındaki localarda yer ayırıyorlar. sayıları da hiç az değil. ortam beni tedirgin etmiş olsa da folade de ben de o geceyi sevdik. ikimiz için de ilk. gezi için son striptiz klubu deneyimimiz oldu. :) striptiz klubu

    pansiyona döndükten sonra striptiz klubunde gördüklerim aklımı kurcalamasın diye mi? ya da kendi gördüklerini denemek istediği için midir? sabah ışıklarına kadar (bkz: lap dance) ve kısmen flexibility si daha az ve değişik görselleri olan dans figürleriyle ödüllendirildim.(bkz: swh) tabi o saatte yattıktan sonra pansiyonu terk etmemiz gereken saati 2 saat kadar geçtikten sonra uyanabildik sağolsun fazlı abi bunu dert etmedi.

    her şey rüya gibiydi folade'nin yanında geçirdiğim her an beni ona daha çok bağlıyor aşık ediyordu. hislerimizin benzer olduğuna da çok emindim ki bunu sık sık dile getiriyorduk.

    türkiye'den, gündemlerinden, iş stresinden luzumsuz ve yorucu gelen herkesten, her şeyden hem fiziken hem manen uzaktım bu kafamı çok rahatlatıyordu. kendimi olabildiğince özgür hissediyordum. memleketten haberleştiğim sadece ara sıra köpeğim bafi'nin fotoğraflarını atan başak ve çekirdek ailemin üyelerinden başkası değildi.

    bir sonraki durak artık baştan beri ilk hedefimiz olan porto alegre olacaktı. arabada apple music ten sırayla şarkılar açıyorduk acaba bir şarkıda dikkatini çekip sevdirebilecek miyim diye saçma bir uğraşa girip dağdan, bağdan rastgele türkçe şarkılar açıyordum sıra bana geldikçe. sonunda bir şarkı dikkatini çekti üzülerek belirtiyorum (bkz: ceza yerli plaka). şarkının ritmini beğenmiş tek yapabildiği nakaratta wauuw wauww waa kısmına eşlik etmek. her sıra folade ye geçtiğinde bu şarkıyı açmaya başladı ara sıra rap dinleyen ama ceza sevmeyen bendeniz için işkence gibi bir hal almaya başlamıştı. (bkz: swh)

    sonunda müthiş ihtişamıyla porto alegre bizi karşıladı. sao paulo, daha sonra ziyaret ettiğim (bkz: rio de janeiro) belki bu şehirden fersah fersah iyi olabilir. sanırım daha çok vakit geçirdiğim ve bir sürü yeni insanla tanıştığım için en güzel şehir porto alegrey'miş gibi gelmişti bana.

    porto alegre zamanında portekizlilerin kurduğu bir şehirmiş ve avrupadan çok büyük göç almış bu yüzden artık yerlileşmiş brezilyaliların büyük çoğunluğu beyaz tenli. 5 büyük akarsuyun birleşme noktası (bkz: guabia) gölünün etrafında kurulu devasa ticaret limanı olan sanayisi gelişmiş bir yer.

    kiralık aracımızı teslim edip taksiyle eve doğru yola koyulduk.
    folade nin ailesinin evi şehir merkezine 20 km uzaklıkta yeşiller içinde bir cennetin tam ortasında 2 katlı bir villa. 3 dönümlük bir arazi üzerinde cok bakımsız bir bahçesi boyu yarım metreyi bulan çimleri, meyveleri yere düşmüş, çürümüş erik ve şeftali ağaçları olan bir yer. birde içinde suyu olmayan fayansları güneşten sararmış, yosunlu bir yüzme havuzu. evin içine girdiğimizde ise mobilyaları eski ama şık görünümlü. üzerleri yarım parmak toz tutmuş bir görüntü karşıladı bizi. benim teşviğimle tüm evin tozunu, kirini temizledik. pürü pak olana kadar bir gün evden çıkmadık.

    folade'nin profesyonel gösteri kaykaycısı olan kuzeni lajos ikinci günümüzde yanımıza geldi 24 yaşında ve parasını kaykay dan kazanıyor. bu bana cok garip geldi hatta bu spor için ülkede federasyon kurma çabası var. anladığım kadarıyla onun için kaykaysız bir dünya yok. vücudunda kırılmadık kemiği kalmamış. çoğu usa da gerçekleşen bazı uluslararası turnuvalara katılmış.
    lajos enerjisi çok yüksek içi içine sığmayan bir tip, sürekli yarım yamalak ingilizcesiyle bana türkiye hakkında soru soran, youtube tan kendi kaykay showlarını izletmeye çalışan bu arkadaş, bizi porto alegre de kaldığımız süre boyunca hiç yalnız bırakmadı. ilginç arkadaşlarıyla tanıştık onu satıp yine onun arkadaşlarıyla görüştüğümüz zamanlar da oldu.

    şehirdeki her türlü etkinliğe katıldık özellikle şehrin takımı (bkz: gremio fbpa) taraftar grubunun yaptığı çok katılım alan sonu hep tezahüratlarla biten şenlik havasında organizasyonlardı. bunları takip ettiğimiz bir facebook sayfası vardı. bizim gibi etkinlikten etkinliğe koşuşturan başka turist ve brezilyalıları eğer 2-3 kez farklı zamanlarda gördüysek gidip tanıştık. sonraki etkinlikler için buluşup beraber gittiklerimiz oldu. etkinliklerin bazıları çok saçma olsa da hepsinde eğlendiğimi net bir şekilde söyleyebilirim.

    bir kaçını saymak istiyorum;
    -(bkz: sosisli yeme yarışması)
    -(bkz: şarap tatma)
    -(bkz: sokak konserleri)
    -(bkz: freestyle futbol turnuvası)
    -(bkz: sokak kızağı)
    -(bkz: samba)
    -(bkz: capoeira)
    -(bkz: beach volley)
    vs..

    bu etkinlikler arasında en heyecanlı ve değişik olanı kesinlikle sokak kızağıydı. bir yağmur ormanının dik ve virajlı dar yokuşundan aşağı sadece yerden bir kaç santim yüksekte tekerlekli bir kızakla iniyorsun. profesyonel olanlar saatte o saçma aletle 100 km/s e kadar ulaşıyormuş. bizim gibi amatörler için parkurun güvenli olan bir kısmını kullandırıyorlar. lajos kaskı, deri tulumu, dönüşlerde yön verebilmek için topuklarının altı sert plastik tekerlek olan bir botu giyip parkuru baştan sona bitirdi. onu izlemek çok etkileyiciydi.

    bazı sosyal sorumluluk etkinlikleri ve yürüyüşlerine de katılım sağladık. her etkinlik bizim için yeni insanlarla tanışma fırsatıydı çocuk yaşta ülkeden ayrıldığı için folade nin. bir elin parmağını geçmeyecek kadar arkadaşı bir o kadar da görüştüğü akrabası vardı. ilk defa brezilya da bu kadar iyi vakit geçirdiğini ve buna benim vesile olduğumu söylediğinde çok mutlu olmuştum.

    brezilya'ya ayak basmamın ilk gününden porto alegro'dan ayrılacağımız güne kadar 41 gün geçmişti.19 gün sonra sao paulo dan (bkz: bolivya) başkenti (bkz: la paz) a giden bir uçağa biletim vardı. fakat folade artık newyork'a dönmek zorunda olduğunu söyledi sebebini bile sormadım. zaten yapacağını fazlasıyla yapmıştı. hala bolivya'ya gideceğimden haberi yoktu, bunu söylediğimde fikri çok beğendi ve 15-20 güne kadar işlerimi toparlayıp sana tekrar katılabilirim dedi. o an bunun sadece bir geçiştirme cümlesi olduğunu düşündüm.

    folade newyork'a dönerken ben araba kiralayıp geze geze bolivya sınırına kadar gitmeye uçak biletini de açığa almaya karar verdim. aksi taktirde sao paulodan cok uzaklaşamayacak veya rio ve kuzey şehirlerini gezdikten sonra geri sao paulo ya dönmek zorunda kalacaktım.

    yoğun çabalarımdan sonra folade ile porto alegre ye geldiğimizde harcamalar için ortak bir cüzdan yapmayı başarmıştık. 500 er dolar koyup harcamaları ortak yapacak bittikçe yine 500 dolar ekleyecektik. bunu sadece 2 kez yaptık konaklama ve araba kirası olmadığı için hiç bir şeyden geri kalmadan gönlümüzce gezip tozup, tıka basa yemek yiyerek bir aydan uzun bir zamanda sadece 1000 dolar harcamıştım. hala harcayacak 10 bin varken sanırım bu gezi 10 ay kadar sürecek diye düşünüyordum.

    folade'yi hava alanına bıraktıktan sonra çok yalnız kaldığımı hissettim. o zamana kadar tanışmadığım yerel halktan hiç kimseyle ilk kontağı ben kurmamıştım. bu beni biraz zorlayacak gibi görünüyordu. yabancı olduğunuz anlaşıldığında bir anda yolunacak kaz muamelesi görüyorsunuz bir süre sonra hiç bir esnaf, satıcı güven vermiyor.

    velhasıl rotamı belirledim ilk görmek istediğim yer tabiiki rio de janeiro yaklaşık 1350 km lik yolum var ve bu yolun büyük bir çoğunluğu porto alegro'ya gelirken teptiğimiz yolun aynısı. gözümde çok büyüyor açıkçası. neresi görülmeye değer, nerde ne yenir gibi araştırmaları yapmakta pek bana göre değil. bu işlere folade bakıyordu gitmesi ne kötü.. bu düşünceler beni yolda vakit kaybetmeden direkt rio' ya ulaşma kararına itti. avrupada olsan 1 gün uykudan feragat edip bir solukta tepiverirsin o kadar yolu ama brezilya karayolları o kadar gelişmiş olmadığı için bu pek mümkün değil.

    kararım için aksiyon almakta geciktiğimden bir günü daha aynı şehirde geçirdim. gecesinde ise gide gele müdavimi olduğumuz bir mekanda.
    pub in sano
    burada barmen olarak çalışan fayre adında birisi vardı ona araba kiraladığımı ve rio ya gitme planımı anlattım. sonrasında (bkz: amazon) nehri ve yağmur ormanları gezisi yapıp sınıra yakın bir yerde aracı bıraktıktan sonra otobüsle bolivya'ya geçmek istediğimi söyledim. uçakla gitmenin daha ucuz ve sonrasında rio dan araç kiralamanın daha mantıklı olduğuna ikna etti beni. ama aracı çoktan 15 günlüğüne kiralayıp ödemesini de yapmıştım.. 42. günün sabahında kiraladığım arabayı geri vermek için (bkz: dollar) kiralama şirketinin kapısına gittim fayre'nin fikri; itirazımı "5 gün için neden bu kadar çok para ödedim" diye yapmam yönündeydi. bu şekilde yaptım. tabiki 5 gün değil 15 günlük sözleşme yapıldığını ve imzalarımı önüme getirdiler. bir anlaşmazlık olduğunu ve bunun dil sorunu ile ilgili olduğunu yanımda gelen fayre anlattı olayı çözdü sözleşmeyi 5 gün olarak düzelttiler kalan 10 günün iadesi yaklaşık (200-230 dolar) iade ettiler. ben kiralama sözleşmesi devam eden arabanın hatrına 1 gün daha şehri terk etmedim sonraki gün için aldığım uçak biletine ise sadece 40 dolar verdim.
    brezilya reali değil hep dolar bazında konuşuyorum çünkü götürdüğüm para dolar ve gezi günlüğüme aldığım notlar da dolar üzerinden olmuş..

    bu entryi nin aşırı uzun olması ilerde ekşi sözlük hesap bilgilerimi bırakacağım kızımın bile okurken sıkılabileceğini düşündüğüm için burada kesiyorum.

    brezilya part 2 yapabilirsem. rio ve amazon maceralarımla devam edecek.

    1. bölüm gezi öncesi için #114701043

    3. bölüm için brezilya part-2 #114951358
  • 1. kısım gezi öncesi için #114701043

    2. kısım brezilya için #114775008

    bu entry 3. kısım brezilya part 2 oluyor. (bkz: swh)

    brezilya gezimin en uzun süresini ayırdığım en çok sosyalleşebildiğim ülke oldu bunda sevgilim folade nin katkısı çok büyüktü.

    ülkeden ayrılmak için önceden belirlemiş olduğum tarihe 17 gün kalmıştı. sıradaki ulaşmak istediğim yer ise (bkz: rio de janeiro) 1 sene kadar sonra istanbul'da 10 gün kadar misafir ettiğim arkadaşım fayre beni (bkz: salgado filho) havalimanına bıraktı.
    beni (bkz: galeão) havalimanından karşılaması için de arkadaşı edwaldo ya haber verdi.

    1-1.5 saat kadar süren uçuş sonrası edwaldo üzerinde adımın yazdığı bir kağıtla çıkışta beni karşıladı.

    edwaldo 1,90 m boylarında 30 yaşında yüzünde gülümsemesi hiç eksik olmayan, biraz cıvıkça bir tip. özellikle güney amerika'da pek rastlayamayacağınız ağdalı bir ingiliz aksanı var.
    tıpkı fayre gibi gece hayatında çalışan biri. bir kaç farklı mekanda gitar çalıyor. gündüzleri (bkz: cristo redentor) bizim bildiğimiz adıyla (bkz: kurtarıcı isa heykeli) nin yakınlarında başı boş takılan turistlere cüzzi bir miktar karşılığında korsan rehberlik yapıyor. eski bir minibüsü var maksimum 7-8 kişilik gruplar alıp eğer kafalayabilirse, gün boyu rio turu yaptırdıktan sonra akşamda gitar çaldığı mekana götürüp, mekandan da müşteri getirdiği için ekstra ücret alıyormuş.

    yaptığı işi bu şekilde anlattıktan sonra, korkmana gerek yok senden ücret almayacağım diyerek kahkaha attı. minibüsü ile yola çıkmıştık bile, kalacağım bir yer olup olmadığını sordu, olmadığını söyledim. yine esprili bir şekilde geceleri uyumak için minibüsünü kullanabileceğimi söyledi. bende ona evini tercih ederim dedim, biraz şaşırdı muhtemelen böyle bir tepki beklemiyordu.

    (bkz: corcovado dağı)ının yakınlarında bulunan (bkz: tijuca milli parkı) sınırları içinde tepeden hem rio kıyılarını gören hemde kurtarıcı isa heykelini uzaktan kesen bir manzara eşliğinde güzel bir kahvaltı yaptık edwaldo'yla. göz yumurta, bir çeşit kızarmış hamur, sosis ve envai çeşit tropikal meyveler..

    saat 13.00 a doğru gelmek üzereydi son kahveleri hızlıca içip, başı boş turist avlamaya kurtarıcı isa heykeline doğru yola çıktık. edwaldo gerçek bir rehber gibi görünmek için kullandığı ekipmanlarım bunlar (bkz: swh) diyerek arka taraftan hasır bir şapka ve boynuna taktığı bir isimlik çıkardı. bileğine kırmızı bir buff taktı eline de kısa saplı sarı, küçük bir bayrak aldı.

    corcovado dağının en sivri noktasında bir yerde bu heykel. şehrin en yüksek noktası.
    dağın eteğinde (bkz: parque lage) diye harika bir park var. aracı, park ettiğimiz yerden sonra buradan heykele doğru tırmanmaya başladık. aslında şehir merkezinden, tren ve servisler kalkıyor daha yukarı bir noktada sizi bırakıyor fakat bu yoldan yürüyerek çıktığınızda para vermemiş oluyorsunuz. birde edwaldo müşterilerini bu yoldan çıkarken buluyor.. yol çok keyifli ağaçların arasından geçerken dallarda birbirlerini temizleyen maymunlara denk gelebiliyorsunuz. ama oldukça yorucu. ciddi kondisyon gerektiriyor.

    yolu yarılamışken 5 kişilik bir gezi grubumuz oluştu bile. 4 ü aşırı eğlenceli koca sırt çantalarıyla gezip çadır kamp yapan 2 kadın 2 erkek (bkz: polonya) uyruklu vatandaşlar. diğeri tek başına takılan 23 yaşında hollandalı güzeller güzeli maryse.

    tepe noktasına ulaştığımızda beni heykelden çok rio manzarası etkiledi diyebilirim. bir tarafta dallarındaki yeşillerden toprak görünmeyen sık orman, diğer taraf şehir ve okyanus manzarası her şey ayaklarının altında.

    edwaldo anlatmaya çoktan başlamıştı bile, 1922 de yapımı başlanıp 1931 de açılmış altındaki platformla birlikte toplam uzunluğu 39 m. açık kollarının arası 30 m. sadece başı yaklaşık 4 m uzunluğunda ve 30 ton ağırlığındaymış. heykelin toplam ağırlığı 1100 ton. gerçekten çok heybetli.(bkz: dünyanın yedi harikası) ndan biri.

    sırf dünyanın 7 harikasından biri olduğu için görmek istedim. ben bu tarz şeylere çok meraklı değilim. tabi gittiğim yerlerde şehrin görülmesi gereken yerlerini ziyaret ediyorum ama 1 kez yetiyor. rio'nun her yerinden görünüyor zaten zıkkım ne işim var oralarda kafasındayım. daha çok ilgilendiğimse rio geceleri, beyaz yumuşak kumlar. üstsüz bir şekilde tangalarıyla güneşlenen hatunlar.. ehm buraya girmeyim yine de..

    geldiğimiz yoldan geri dönüp minibüse ulaştık. ekibi dağıtmadan gezmeye devam ettik. önce şehir merkezinde minibüs ile kısa bir tur, sonra(bkz: maracana) stadyumu ve başı boş yılanların sağda solda dolaştığı büyük bir botanik bahçesi gezdik. bu sırada maryse ile sohbeti epeyce ilerletmiştik. maryse'nin hollanda da ezgi adında türk bir arkadaşı varmış türk dönerini severmiş. ama ne (bkz: van basten) i biliyor ne (bkz: ruud gullit) i. (bkz: swh)

    edwaldo kendi çıktığı mekana götürmenin yolunu yaptı ve gruptakiler buna itiraz etmedi. bizi rio'nun eğlence merkezleri ile dolu olan bir bölgesi (bkz: lapa) da bıraktı. bir buluşma noktası belirleyip 2 saat sonra burada buluşana kadar etrafta takılın dedi. polonyalı'lar yemek yemek için ayrıldılar. biz maryse ile önce sakin bir yerde bir kaç bira içip sonra bir sokak satıcısından bir şeyler yedik.

    maryse kaldığın otel nerede diye sorana kadar akşam kalacağım yeri ayarlamadığımı aklımdan tamamen çıkmıştı. kendi kaldığı yer (bkz: capacabana beach) yakınlarında bir yermiş. görülmesi gereken ünlü bir plaj olduğunu biliyordum fakat günlük 35 dolar benim için biraz çok gelmişti. neticede amacım cebimdeki parayı ufak ufak harcayıp olabildiğince uzun kalmaktı.

    buluşma noktamıza dönük edwaldo bizi bekliyordu bir kaç dakika sonra da polonyalı grup geldi. mekana girip sahneye yakın uzunca bir masada yerimizi aldık. insanlar yeni yeni geliyorlardı. etrafta samba kıyafetleri, yani neredeyse çıplak şekilde gezinen çok taş kadın garsonlar vardı. folade daha önce beni bu tarz mekanlarda kadınlara ilgi göstermemem konusunda uyarmıştı. çünkü kadınların ilgisini çekmek için yabancı olmanızın yettiği bir ortam oluyor buralar. kadın sizi peşine takıyor ıssız bir yerde cüzdan, telefon neyiniz varsa bu kadınların teşkilatları tarafından gasp ediliyorsunuz. hatta kapağını kendin açmadığın içkileri de içme, uyuşturucu, uyku hapı vs içinde ne olduğunu bilemezsin demişti. ama biz edwaldo'nun sahnesi bitene kadar eşlik edemediğimiz portekizce şarkılarda süper eğlendik bol bol tekila, tropik meyveli alkollü kokteyller ve rom tükettik. sahne bitiminde edwaldo'da bize katıldı 1 saat kadar daha oturduk.

    yerel hattım olmadığı için sadece bir wifi bulabildiğimde işe yarayan whatsapp numaramı maryse'ye verdim frekanslarımız tutmuş gibiydi. mekanı terk edip minibüse bindik kalacakları yerlere yakın yerlere bırakmıştık grubun diğer elemanlarını. edwaldo bir kırmızı ışıkta beklediğimiz sırada seni nereye bırakacağım diye sordu. ben seninle geliyorum. öyle anlaşmadık mı dedim. kısa bir bakışmanın ardından minibüste kalacaksın yani diye o meşhur yüksek oktavlı kahkahasını attı.
    normalde bu tarz şeyleri pek söyleyemem, çekinirim. ama alkol insanı başka birisi yapıyor.

    edwaldo rotasını evine doğrulttuğunda ben uyuyakalmıştım. ne kadar süre ile gittiğimiz hakkında bir fikrim yok. tek hatırladığım gözümü açtığımda yüksek binaları olan bol ışıklı deniz kenarından, dik yamaç üzerine kurulu duvarları mavi, yeşil, sarı boyalı sıkış tıkış gecekonduların olduğu bir yere gelmiş olduğum. bu sırada güneşte doğmuştu. yollarının yarısı asfalt yarısı toprak, duvarların sıvaları dökülüyor, buram buram fakirlik kokuyor. ilk aklıma gelen nedense bu adam buralarda büyüyüp ingiliz aksanı ile konuşmayı nasıl öğrendi acaba oldu.

    edwaldo o gün gerçekten minibüste yatmamı istese ne yapardım bilmiyorum benim için korkutucu bir ortamdı. ama evine davet etti kaliteli bir puro ikram edip yatacağım yeri gösterdi. evde kendisi dışında yaşayan kimse yok. ve ilginç bir şekilde evin içi hiçte dışardan görüldüğü kadar kötü durumda değil. uzun uzun bu getto hakkında konuştuk.

    rio yaklaşık 6 milyonluk bir şehir 2,5 milyon kadarı iyi standartlarda yaşıyor. geri kalan 3.5 milyon bunun gibi belki bundan bir tık daha iyi şartlarda yaşıyor. işsizlik korkunç seviyelerde. eğitim, sağlık gibi hizmetler sadece parası olanlara var. edwaldo böyle bir yerde büyüyüp çocuk yaşta ingiliz işletmesi olan bir otelde çalışmaya başlamış. 20 li yaşlara geldiğinde ingiliz ve kanada cruse gemilerinde animasyon ekiplerinde çalışmış. aldığı eğitim sadece okuma yazma öğrenene kadar.. bu çevrenin en zengini benim diyor ve bu çok hoşuna gidiyormuş. o yüzden kopamamış daha iyi yerlere taşınabilme imkanı varken ayrılmak istememiş. yatılı okulda okuyan bir çocuğun masraflarını karşılıyormuş. yakın çevredeki evlere gıda, giyecek gibi yardımlarda bulunuyormuş ve çevrede bu yüzden çok seviliyormuş.

    sabah 09.00 a kadar süren bu muhabbet sonrası uyudum ve uyandığımda saat 17.00 olmuştu başım çok ağrıyor ve kurt gibi acıkmıştım. ama edwaldo ortalarda yoktu önce gidip çantamdaki nakiti kontrol etmek geldi içimden. sonra lan ben adamın evindeyim zaten dedim. başucumda bir laptop bırakmış. üstünde bir kağıda windows açılış şifresini, telefon numarasını, bir programı olduğunu ve saat 22.00 gibi geri gelebileceğini yazmış. laptop u açtım, usb den takılan bir internet bağlantısı mevcuttu. web whatsapp a bağlanıp biraz rio yolculuğum öncesi newyork'a dönen sevgilim folade ile biraz da türkiye'den dostlarla yazıştım. birde dün tanıştığım maryse den gelen mesaj vardı. kısa bir yazışması sonrası akşam yine lapa civarında buluşma kararı aldık.

    edwaldo ile de yazıştık kendisinden beni evden alabilecek güvenilir bir taksi çağırmasını istedim. beni karşılaması, gezdirmesi ve evinde ağırlaması için ayrı ayrı teşekkür edip. bunların karşılığında para da teklif ettim, almak istemedi. çevresindekilere yardım ederken bir miktar katkı olur onlar için kabul et dedim. masanın üstüne 100 dolar bırakıp taksi beklemek için dışarı çıktım.

    lapa'ya ulaştığımda bir kafeye oturup wifi bağlantısı sağladıktan sonra maryse'ye konum attım, çok geçmeden geldi. maryse arjantin'de yaşayan internette tanıştığı birinin yanına gelmiş 15 gün kadar kaldıktan sonra rio ve kurtarıcı isa heykelini çok merak ettiği için görmeden geri dönmek istememiş. ben de ona kendi hikayemi anlattım. 8 yıl önce tanıştığım eski kız arkadaşım için geldiğimi 40-45 gündür brezilya'da olduğumu söyledim.

    yerel dans gösterileri (bkz: samba) ve brezilya hip-hop ını (bkz: capoeira) şovları ile süsleyen (bkz: febarj) adında bir mekana gittik. sokaklar fıkır fıkır, her taraf insan kaynıyor. eğlenmek için bir mekana girmenize gerek bile yok gördüğünüz her şey farklı geliyor zaten. mekandan ayrılırken yanımda gezdirdiğim valizi emanet ettiğim garson 50 (bkz: brezilya reali) para istedi mecburen verdim tabi.

    folade gittiğinden beri resmen serseri mayın gibiydim. kim nereye çekse oraya gidiyorum ne bir gezi planlaması ne de kalacak yer kaygısı, resmen spontane bir yaşam sürüyordum. bu kez de gece için maryse oteline davet etmişti. hayır diyemeyeceğim bir güzellikte olduğu için hiç ikiletmedim ama ona kız arkadaşımın olduğunu 10-15 güne kadar geleceğini söyledim. kendisi de hollanda'da erkek arkadaşı olduğunu hatta 3 gün öncesine kadar arjantin'de de olduğunu bu tarz şeylere takılmamam gerektiğini, yaptığımızın sadece keyifli vakit geçirme çabası olduğunu söyleyerek beni ikna etti. (bkz: fuck buddy) müessesinden daha masum bir terim olan (bkz: travel buddy) müessesesi ile tanıştırmış oldu beni. tatilde olan tatilde kalırdı. bu arada 6/10 hayır diyemeyeceğim puanken maryse 9/10 ederdi bence. dip not olarak bir kadının türk olmaması benim için onu en az 4/10 dan başlatır.

    maryse'nin oteline giriş yaptık geç saat olmasından kaynaklı olabilir ortada ne bir vale, ne bir resepsiyonist vardı. maryse elimden valizimi alıp giderken. dikkat çekmeden lobide oturmamı söyledi. daha sonra odasının deniz gören tarafta 2. katta olduğunu hala ortada kimse olmazsa yukardan oda kartını atacağını ve asansörü o kartla kullanabileceğimi söyledi. başta anlam veremedim yaptıklarına fakat bu şekilde check in yapmana gerek kalmaz dedi. daha asansöre binip 2. kata çıkmadan resepsiyonist geldi ben lobide resepsiyonistin tam karşıdan görebileceği bir koltukta oturuyordum. ulan cebinde para var ne ekşına giriyorsun diyordum içimden. sanki müthiş bir illegal iş yapıyormuş gibi heyecanlanmıştım. masadaki dergileri kurcalarken bir garson gelip içecek bir şey alır mısınız? diye sordu. kibarca reddedip sigara içmek için dışarı çıkacağımı söyleyerek teşekkür ettim.
    cebimden sigara ve çakmağımı çıkardım o sıraya kadar göz kontağı kurmadığım resepsiyonist beni tanıyorcasına bakıp kafa selamı verdi. sigara içerken odaların balkonlarının altına doğru ileri geri volta atıyordum. maryse yukardan seslenip ''her şey yolunda mı ?'' diye sordu evet deyince de oda kartını aşağı attı. sigaram bittikten sonra içerdekileri selamlayarak asansöre doğru yönelip maryse'nin odasına geçtim. maryse'ye madem böyle bir şey yapacaktık neden ilk seferde direkt yukarı çıkmadık diye sordum. öncesinde katı kontrol etmek istediğini söyledi. buna ikimizde 20 saniye kadar güldük sanırım..

    uyandığımızda otelde güzel bir kahvaltı yapıp yürüme mesafesindeki (bkz: capacabana beach) e gittik. rio plajları inanılmaz iyi. bu plaj çok erken saatlerde dolmaya başlıyor etrafında çok fazla otel var. yol kenarında incik boncuk satanlar, dövme yapanlar. sonraki günlerde gittiğimiz (bkz: ipanema beach) ve (bkz: barra de tijuce beach) te çok güzel. ipanema da sert dalgalar var, rüzgar sörfü yaptık başka bir gün tekrar gittiğimizde kırmızı bayrak günü imiş dalgalar tehlikeli olabileceğinden plajı kapatıyorlarmış.
    ama benim gibi tembel adamın en keyif aldığı ise barra de tijuce oldu. bu plajın etrafındaki bahçelerde maymun besleyebiliyorsunuz. daha modern görünümlü. mavi sandalyeler ve şemsiye kiralıyorsunuz etraftaki satıcıların sayısı o kadar çok ki aç kalmanıza imkan yok ve bir şey almak istemiyorsanız hiç rahatsız edici, ısrarcı değiller. soğuk bira alabildiğiniz gibi buz kovası da kiralayabiliyor, bu keyfin süresini uzatabiliyorsunuz. hepsi için geçerli olan da çok sağlam kap-kaç, hırsızlık olayları olması.

    3 gün daha girişleri beni tanıdığına ve otelin müşterisi olduğuma kendiliğinden ikna olmuş resepsiyonistin shiftine denk getirip otelde bedava kaldım. daha sonra maryse ile şehrin gezmediğimiz kuzey batı yakasına yakın bir yerde başka bir otele yerleştik. toplamda rio'ya geleli 8 gün olmuştu. maryse ile yollarımızı ayırma vakti gelmişti, o sao paulo'ya devam etti ben de yavaştan bolivya sınırına doğru yol alacaktım.

    brezilya dünyanın en uzun kara sınırlarına sahip ülkelerinden biri. güneyden başlarsak, (bkz: uruguay) (bkz: paraguay) (bkz: arjantin) (bkz: bolivya) (bkz: peru) (bkz: kolombiya) (bkz: venezuela) (bkz: guyana) (bkz: surinam) ve (bkz: fransız guyanası) na sınırı var. bu da toplam 15 bin km sınır boyu demek.

    zamanım daraldığı için ve o kadar yolu araba kiralayıp gitmeye açıkçası gözüm yemediği için önce rotamı yeni bir ara durak olan başkent (bkz: brezilya) ya çevirdim. ucak biletleri biraz pahalı gibi gelmişti. yaklaşık 900 km lik yolu 3 te 1 fiyatına otobüsle gittim. aslında yolu yarılamış bile olmuyordum çünkü başkentten bolivya sınırına yine 1700 km yolum olacaktı.

    brezilya 1950'li yılların ortalarında inşasına başlanmış ve 3-4 yıl gibi kısa sürede tamamlanmış, haliyle çok fazla tarihi bir olayı olmayan bir şehir. rakımı yüksek ama düzlükte konumlanmış. (bkz: plato)
    şehir merkezi 48 km2 lik dev bir gölün etrafında (bkz: lago paranoa) bu da yaklaşık 70-80 km lik bir sahil şeridi demek.
    güney amerika gezim boyunca gördüğüm en düzenli en avrupai şehir burası diyebilirim. devasa yollar ve parklar var. görmeye alıştığım o sıkış tepiş kalabalık görüntü burada yok. bu anlamda çok beni içine çeken bir yer olmadı.
    şehrin girişinden otobüsün terminale kadar aldığı mesafede gördüklerim bunu anlamama yetmişti. bu şehirde araba olmadan gezmemem diye düşündüm ve ilk baştaki niyetime geri dönerek iner inmez ilk işim araç kiralamak oldu.
    bu kez ekonomi sınıf bir araç değil günlük 3-5 dolar daha fazla verip gerektiğinde içinde uyuyabileceğim bir araç olmasını istedim. çok fazla seçeneğim yoktu ve 2014 model bir (bkz: jeep renegade) kiraladım. sıkıntı şuydu beni bolivya sınırına kadar götürecek diye düşünürken sınırdaki ufak kent (bkz: corumba) da aracı bırakabileceğim bir teslimat noktası olmadığından bunu yapamayacaktım. 2 gün kadar başkenti gezdim gerçekten o kadar ruhsuz bir yer gibi geldi ki anlatamam. brezilya'ya ayak bastığımdan beri yalnız takıldığım ilk yerdi burası. belki de bununla alakalıdır. 2 gece de şehir merkezinde ama etrafında kimselerin olmadığı bir katolik kilisesinin park alanında araba içinde uyudum. koltukları yatırıp uyku tulumunu serdiğinizde konfor pek fena olmuyor.

    3. güne gözlerimi açtığımda hiç vakit kaybetmeden yola çıktım. aracı bırakacağım nokta olan (bkz: cuiaba) ya 1100 km kadar yolum vardı. sonrasında sınır kenti corumba'ya yine otobüs yolculuğu görünüyordu. uzun kıvrımlı yolları olan, yeşillikler içinde hatta kimi zaman bitki örtüsünün korkutucu olacak kadar yoğun (özellikle geceleri) olduğu yollardan ilerledim. bir benzinlikten aldığım haritadan yoluma bakarak ilerlediğim bir yolculuktu. bazen acaba ne göreceğim diye merakımdan özellikle tali yollara girip çıktığım oldu.

    600 km kadar yolu bu şekilde yaklaşık 8 saatte almıştım. bir nehir kenarında dalgıç pompa ile bir havuza su aktarmaya çalışırken, plastik boruların bağlantısını yapmakta zorlandığı çok belli olan birine yardım etmek için durdum.
    kendisinin ismini hatırlamıyorum, ingilizce bilmediği için muhabbet etme şansımız da olmadı.
    yardım etmeye çalışırken epeyce ıslanmıştım. ortamı da müsait görünce bir kamp ateşi yaktım, üstümü değiştirdim. ateşi yaktıktan sonra, yardım ettiğim şahıs gözden kayboldu ve bir filenin içinde hala çırpınmakta olan 2 balıkla geri döndü. meğer su aktardığımız havuz bir çeşit canlı balık havuzuymuş.
    balıkları temizledikten sonra uzunca çubuklara takıp, çapraz bir şekilde ateşin üzerine yerleştirip pişirdik. afiyetle de yedik tabi. çiftlik çok büyük değil tahmini 2 dönüm kadardır, eski tek katlı iki odalı bir ev. evin yanından arka tarafındaki sac sundurmanın altına giden etrafı çitle çevrili içinde küçükbaş 8-10 hayvanın bulunduğu bir bahçe. diğer tarafta da havuz, içi mavi muşamba gibi bir örtüyle kaplı, oldukça da ilkel görünüyor.. 5 kg lik yem paketlerinden bir kaç tanesini açıp balıkları beslemek için havuza boşalttık, beyaz, pasaklı tüylerinden gözleri görünmeyen evin köpeği ile biraz oynadık. geceyi de çiftlik sahibinin izni ile girişte park halinde olan arabamın içinde geçirdim.

    sabah uyandığımda kendimi iyi dinlenmiş hissediyordum. araçtan inip bir kaç aerobik hareketi yaptım. çiftlik sahibine bir selam çakıp gitmek istiyordum fakat evde ve etrafta göremedim. sırt çantamda bulunan bisküvi ve cipsleri yedikten sonra aracıma tekrar binip yoluma devam ettim. yol şartları elverdiğince hız yaparak. cuiaba için kalan 500 km yolumu hiç mola vermeden 4.5 saatte tamamladım.

    cuiaba güney amerika kıtasının tam orta noktası. yaklaşık 500 bin nüfuslu zamanında portekizliler tarafından kurulmuş orta halli bir şehir. erken kalkmış olmam ve gün bitmeden ulaşmış olmam şehri keşif için bana zaman tanımış oldu. 2 gündür arabada yatıp kalktığım ve artık duş almak istediğim için geceyi arabada geçirmek istemedim. orta halli bir pansiyon bulana kadar bir yandan da şehri turlamış oldum. bulduğum pansiyonda çamaşır yıkama hizmeti olduğu için çok mutlu olmuştum. hatta bir çalışan bütün kıyafetlerimi 20 brezilya reali karşılığında ütüledi de. (bkz: swh)
    geceyi (bkz: garage) adında bir klupte geçirdim.

    ertesi gün yine şehirde aylak aylak dolandım. bolivya sınırındaki kent corumba'ya nasıl gideceğim konusunda araştırma yaptım. bir sonraki gün için otobüs bileti aldım. ve gece güzel bir parkın yakınlarında yine arabada konakladım.

    gecesinde biri polis tarafından olmak üzere iki kez uyandırıldığım arabada konaklama macerası artık son bulacaktı. polis uyandırıp pasaport kontrolü yaptı. araç yerini değiştirme gereği duymamıştım. polislerden 1 saat sonra da evsiz biri tarafından tekrar uyandırıldım. evsiz abimizle yiyecek paylaştım o da bana kullanılmış deri bir bileklik hediye etti. gün ağardığında kiralık aracımı teslim edip corumba'ya gidecek otobüsteki yerimi aldım. aracı teslim ederken sol arka taraftaki bir çizik için benden ekstra para almaya çalıştılar. ben aracı alırken bu çiziği farketmedim fakat teslim alırken çektiğim fotoğraf hasarın benden kaynaklı olmadığını ıspatlamış oldu.

    corumba'ya giden otobüs en az 20 yıllıktı.kendine pek hayrı olmasa da en azından kliması var diye avuttum kendimi. arkalarda bir yerde oturuyordum ve gidene kadar motor sesinden kafam kazan gibi oldu. oldukça konforsuz bu yolculuğun sonunda gece 03.00 gibi 110 bin nufuslu ufak bir şehir olan corumba'ya ulaştım.artık bolivya sadece bir kaç km ötedeydi.

    bolivya sınırında, iki ülkeyi incecik bir nehir ayırıyor. nehrin bir tarafı ormanları koruma kanunu sayesinde yemyeşilken, diğer yanda karşınıza boş bir toprak parçası üzerinde binalar çıkıyor. orman olan taraf bolivya.

    otobüs yolculuğu sırasında tanıştığım birisi bolivya'ya geçmek için işlem yaptığında seni çok bekletecekler. bunu hızlandırmak için ordaki görevlilerden seni ilk karşılayacak olana rüşvet vermelisin dedi. bunu daha önce de bir kaç kişiden duymuştum zaten ama böyle bir şey teklif etmek falan pek yapabileceğim şeyler değil. alacağım tepkiyi kestiremediğimde daha da zorlanırım diye düşünüyordum.
    sen kafanı yorma zaten standart tarife 20 dolar vereceksin dedi.
    sınırdan bolivya'ya geçecek bir otobüs bulamadım. hatta sınıra kadar giden bir toplu taşıma da yok. yaklaşabildiğim kadar otostopla yaklaşıp son 10-15 km yi taksiyle gittim. sonunda (bkz: fronteira boliva) tabelasını görmüştüm.

    bazı kara sınırlarında olduğu gibi ortak bir alan yoktu önce brezilyadan çıkarken işlem yaptırıp daha sonra bolivya kısmına geçip orada işlem yaptırıyorsunuz. brezilya kısmı sorunsuzdu. bolivya'lı memurların pasaport kontrolü sırasında bir sürü soru yağmuruna tutuldum. sırt çantamı ve valizimi açıp baktılar, köpeklere koklattılar. sürekli nerede kalacaksın, açık adres vermelisin. ülkeden ne zaman ayrılacaksın. rezervasyon ve bilet bilgileri yok vs gibi sorunlar, 20 doları verince anında çözüldü. bu kez de sınırı yürüyerek geçemeyeceğimi söylediler.
    2 saatlik bekleyişimin ardından bir bolivyalı tır şöförünün aracına binip sınırı geçtim.

    bolivya ve diğer ülkeler için ayrı entryler ile yine bu başlıkta buluşmak üzere.

    1. kısım gezi öncesi için #114701043

    2. kısım brezilya part-1 için #114775008
  • para nerde aq istifa etmek kolay dedirten baslik