şükela:  tümü | bugün
  • şu şekilde de yapılabilecek eylem:

    keşke orhan velinin ince hissiyatını paylaşabilmiş olsaydım da, güzel bir havada istifa etseydim şirketteki memuriyetimden. ama hem ekinoks hem nevruz olan 21 mart müsade etmedi buna.

    zaten başından nemrut bir gün olduğu belliydi. tepede haince parlayan güneşin gramı ıstmıyordu içimi, taksici yine bozuk çalmıştı sabah. ben yine şirketin patekleme bölümünde acaiyip görevlerimden birni icra ederken, müdüre hanımlardan birinin beni yana yakıla yanına çağırttığını duydum. pek de önem vermedim aslında, bu yaşlıca müdüre hanımın bölümüne terfim söz konusuydu. konu geçen hafta içinde tarafımca onaylanmıştı. işimi bititp, müdüre hanımın odasına vardım.

    oda ağızına kadar güneşle doluydu ama müdüre hanım pek de aydınlık bakmıyordu yüzüme. gösterdiği koltuğa iliştim. müdüre hanım lafa şöyle başladı:

    duyduğuma göre işte, gazete okuyup yazı yazmak istiyormuşsun. buna müsade edemem.

    konuyu anlamam, birkaç saniyemi aldı. hay sıçıyım diye geçirdim içimden. geçen hafta , terfim onaylandıktan sonra, yanına taşınacağım bayanın -ki kendisine hikayemizin geri kalanında sütaş diye hitap edeceğiz- yanına gitmiş, dostça "işiniz çok yoğun oluyor mu? misal sabah gazete okuyacak vaktiniz kalıyor mu?" diye sormak gafletinde bulunmuştum. sonra da safça eklemiştim: "umarım gün içinde bişeyler karalayacak vaktim kalır."

    benim sorularıma, "tabi canım, olmaz mı" gibi makul cevaplar veren sütaş hanım, demek tez elden konuyu müdüre hanıma aktarmakta beis görmemişti. ki biz bunu aramızda, goygoyculuk, ispiyon ve müdür yalakalığı diye adlar kullanarak tanımlıyoruz. işte şimdi müdüre hanım da yaşını başını aşan bir hezeyan ve ilkokul çocuğu azarlar bir tonda bana yazı yazıp yazmadığımı soruyordu.

    "yazı yazmanın suç olduğunu sanmıyorum" dedim. ama sesim berbat çıkıyordu. o arada ayağa fırladığımı ve ofisin 7. kat canımdan kendimi mi, yoksa şirket içi ispiyonla iş yürüten müdüre hanımı mı camdan atsam diye düşündüğümü hatırlıyorum. konuşmanın geri kalanı aşağı yukarı şöyle geçti:

    -sen ne yazıyorsun bakayım?
    -işte öykü, deneme, evde bi de romanım var.
    -onları burda yazamazsın.
    -yazacağımı idda etmedim zaten. ki bu nasıl bir tavırdır? demek burda işlerinizi böyle yürütüyorsunuz. ben böyle bir bölümde çalışamam.
    -haksızlık ediyorsun ama sütaş hanıma.
    -ona ne kızıcam yahu! ona bu yüzü verenler utansın.

    çat kapı.

    el ayak, titrer vaziyette, plazadan attım kendimi, sözde güneşli 21 mart gününe çıktım. çok yüksek binaların gölgelediği, çirkin fulya asfaltında bir süre, hırkamla yürüdüm, düşündüm, yürüdüm ve ağladım.

    bana yapacak pek fazla bir şey bırakmamışlardı. plazaya döndüğümde, müdürümü aradım, toplantı talep ettim. yukarı çıkarken, az önce karşılıklı bağırıştığımız müdüre hanım gözlerinden atşeler saçarak aşağı iniyordu. yüzüme bakıp, adtea tükürerek
    "sen unut terfi işini, ben de düşünmicem" dedi. yan yan gülerek, tek elimi böğrüme hafiçe vurup, kafamı da yandan eğip, bir "eyvallah" patlattım. merdivenleri çıkmaya devam ettim.

    yalan olmasın, bir buçuk yıldır müdür bazlığımı yapan hanım mümkün mertebe kibardı bana karşı, toplantıda biraz ağladım. konunun manyakça saçmalığını ve insan olarak yaşamanın bedelinin bu kadar ağır olmaması gerektiğini anlattım. patron bişey diyemedi, ya da demek istemedi. ama bana öyle geldi ki, o da bir buçuk yıldır, şirketin delisi seçip, bolca tuhaf kaşıladığı ben yaratığının plazaya uygun olmadığını anlamış, kaçınılmaz son karşısında içi bu yüzden rahattır. sanki yerimin burası olmadığını bilmekte ve beni içten içe anlamaktadır.

    sakinledim. aşağı inip, şirketteki arkadaşlarıma durumu anlattım, benle beraber dertlenmelerini, küfürler edip, hiddetlenmelerini izledim. destek bulmak ne de güzeldi.

    sonra akşam alacasında, kulak kesen bir soğukta, plazadan çıktım. 21 mart günü, kapanmakta olan bir kama ağzı gibi ağır ağır karanlığa çekildi. çarşı ışıklarını yaktı, evin yolu aydınlandı.

    yürürken, parsızlık, ailevi sorunlar, işsizlik gibi olası dertlerimi düşünmemeye çalıştım. ahlaklı bir iş yaptın, dedim kendi kendime. sen birilerini sürekli ispiyonlayarak, yaşı geçkin hırs budalası kadınların kıçlarını yalayarak çalışamazdın. aferim. küçük şirket kurmaca düzenin dışında kalan dünyaya ait olduğum için bi sevinç geldi üstüme. yorgundum ama yenik hissetmedim kendimi. beşiktaş çarşıya güçlü bastım ayaklarımı. gülümsedim.

    işte böyle istifa ettim, 21 mart günü memuriyetimden.
  • ben tam 20 sene okudum. 16-17 yaşımdan itibaren de hem okuyup hem çalıştım. hem okulda hem de iş hayatında hep sevilen, çalışkan, başarılı bir insan oldum. hiçbir zaman hırsla örülmüş rekabetin içine girmedim, çalışma arkadaşlarıma da her zaman saygı gösterdim. evlenip iki çocuğum olduktan sonra ara verdiğim üniversiteyi bitirdim, yüksek lisansa başladım, bursla yurtdışına gittim. alanımda iyi olduğum için en bilinen kurumlarda çalıştım. son işime başlamadan önce birleşmiş milletler nüfus fonunda bir proje yaptım. özgeçmişim çok parlak, falan filan... en son eylül ayında türkiye'nin en önemli kulüplerinden birinde bir takımda -futbol değil- çalışmaya başladım. çok başarılı bir sezon geçirdik, herkes tarafından takdir gördüm. maruz kaldığım mobbinge ve bir türlü verilmeyen pozisyon&maaş düzenlemesine artık katlanamayacak durumdayken herkesin gözü önünde gerçekleşen bir hakarete katlanamadığım için kapıdan çıkıp gittim ve bir daha da dönmedim.

    bir arkadaşım dedi ki: "onurlu insan istifa eder, onursuz olan müdür olur." bu düşünceye katılmıyorum. taviz vermek onursuzluk değildir ama ben taviz verebilen biri değilim.

    o kapıdan çıkıp giderken ödemek zorunda olduğum bir mortgage, bir ton fatura, bakmam gereken iki çocuk vardı. ama yaptığım şeyden hiç pişman değilim.

    bir karar verdim: bundan sonra bilgimi ve deneyimlerimi birilerinin sömürmesine izin vermeyeceğim. hak ettiğim maaş ve pozisyonu vermeyen hiçbir kurum ve şahıs namına çalışmayacağım. tabii ki bu sırada bir şekilde yaşantımı idame ettirmem gerekiyor. dolayısıyla bilgi ve deneyim yerine kas gücümü kullanmaya karar verdim. bundan sonra evlere temizliğe gideceğim. her duyan tepki gösterse de bence ayda 2500 tl'ye kişisel egolarını benim üzerimde tatmin etmeye çalışan idarecilerin ağız kokusunu çekmektense, günlük 100 tl'ye birilerinin tuvaletini temizlemek çok daha haysiyetli, çok daha temiz...

    iyi derecede ingilizce bilen, organizasyon becerileri yüksek, yemek ve ütü yapan ve fakat yükseklik korkusu olan gündelikçi vardır, bilginize...
  • 2 kere yaptım.

    1.si askere gitmek içindi. yani yapmak zorundasınız. o yüzden öyle çok enteresan duygulara gark etmedi. tek seçeneğiniz bu olunca en ufak bir önemi olmuyor.

    2.si yurtdışında oldu. bi sabah işe gittim ve ben gidiyorum dedim. supervisor'ım ve götveren müdürüm beni seviyordu. aman yapma 2 haftalık ihbar süreni doldur öyle çık yoksa siksen bir daha burada çalışamazsın dediler. yok dedim ben gidiyorum. 9 ay sonra geri girdim/aldılar. şimdi onlar mı tükürdüğünü yaladı, ben mi yaladım, yoksa hep beraber mi yaladık hala tartışıp duruyoruz. ortada bir tükürük olduğu konusunda ise hemfikiriz. müdür de hala götveren.
  • bugün gerçekleştirdiğim ve içim en ufak bi pişmanlık hissettmediğim eylem. yeni bir iş mi buldum? hayır.... ihbar süresi sonunda beni idare edecek birikimim var mı? hayır... bir yanım rahat mı? evet... iki yanımında huzursuz olmasındansa bir yanım rahat olur dedim... elbette sonuclanmasını beklediğim bazı süreçler var ama... bakalım... iyi dileklerini/dualarını gönder be sözlük.. inanırsak olur...

    edit: inandık oldu sayın sözlükçüler... iyi dileklerini esirgemeyen herkese teşekkürler.
  • 9 aydır, geçirdiğim hemen hemen her dakikaya nefret ettiğim işte çalışmaktan dolayı yapmak istediğim, ama mühim nedenlerden dolayı - (bkz: askerlik) (bkz: parasızlık) (bkz: tecrübesizlik) vs vs - hiç bir şekilde cesaret edemediğim olay. o kadar sıkılmış bir haldeyim ki parmaklarımı kaldıracak enerjim bile yok şu anda. çalıştığım şirkette alt sözleşmeden geldiğimden dolayı zaten üvey evlat gibiyim, bir de benim çalıştığım pozisyona yeni aldıkları kadrolu elemanların oryantasyon ve eğitimlerini bana yaptırmaya çalışıyor olmaları gerçekten bardağı taşırmaya çok yaklaştırdı.

    iş bulmadan işten ayrılmak çok mantıklı olmasa da, biraz daha böyle devam edersem bileklerimi kesecekmişim gibi geliyor.

    ne yapacağım konusunda hiç bir fikrim yok...

    össye yeni girecek gençlere de bir tavsiye: okulu bölümü siktir edin - okul yine bir nebze önemli tabi, doğru düzgün yerleri kazanacak kadar çalıştığınızı farz ediyorum - ne olmak istediğinize karar verin ve onu olun. mühendis olunca çok para kazanılıyormuş ben mühendis olcam demeyin. ülke hata affetmiyor, sevmediğiniz bir bölümden mezun olursanız hayatınız zindana çevrilebiliyor.

    dip not olarak: mühendislikte yarraaamı çok para var...
  • orta 1'in (şimdi bu ortalar falan kalmadı galiba) yaz tatiliydi sanırım. okul birinciliğine oynayan biri olmama rağmen babam içimdeki itliği mi fark etti ne olduysa, o yaz çalışmamı istedi. 2-3 hafta da olsa git çalış, para nasıl kazanılır gör dedi. ben de gittim doğalgaz tesisatı işi yapan bir tanıdığın yanına yuvarladım kapağı.

    ilk günler süper geçiyor tabi. bir dükkanın sahibi, bir de ustası var. onlar habire bir yerlere gidiyorlar, ben de mal gibi dükkanda takılıyorum. içimden de diyorum lan ne güzel işmiş bu, okullar açılana kadar takılırım. para böyle kazanılıyorsa okulunun bile amına koymuşum. o derece rahatım. 2 hafta boyunca, sadece daha önce tesisatı döşenmiş ama ufak bir sorunu olan bir eve gidiyorum. orada da getir götür işlerinden başka bir şey yapmıyorum zaten.

    sonra bir gün usta geliyor, kandilli'ye gidiyoruz atla arabaya diyor. kandilli'yi tam bilmiyorum ama karşıda olduğunu biliyorum. boğaz köprüsünden falan geçeceğiz, denize bakacağım köprüden diye baya seviniyorum. gidiyoruz eve. kandilli sırtlarında, aşağı biraz yürüyünce denizi görebildiğiniz, bahçeli, müstakil bir ev. bizim evler eşya deposu gibi olduğundan az eşyalı ev görünce biraz şaşırıyorum. koskoca salonda 7-8 parça eşya falan. az eşyanın zenginlik olduğunu henüz bilmiyorum. ilk gün keşif yapılıyor sadece.

    2 gün sonra tesisatı döşemek için dönüyoruz ve gerçeklerle yüzleşmeye başlıyorum. koca evin duvarlarına matkapla delik açma işi bende. birkaç delikten sonra elim de alışıyor, neyse yaparız diyorum ama tek sorun bu değil. kadın tam bir kâbus. ona dikkat et, buna sakın dokunma, dikkatli çalışın biraz, sehpa çok pahalı dikkatli ol telkinleri ile inanılmaz bir şekilde kafa sikiyor. bir de evin kızı var. ben yaşlarda ya da benden birkaç yaş büyük. her taraf toz duman olmuş, elimde matkap bir sağa bir sola kan ter içinde koşturuyorum, evin amına koyulmuş, kız hala elinde bir portakal suyu ile evin içinde piremses gibi dolanıyor. ''ya bacım bir kaçıl da işimizi yapak'' diyecek bir usta olmadığım için bir şey de diyemiyorum.

    bizim eve gelen ustalara su, yemek, çay falan verirdik biz. böyle gördüğümüz için, orada da herhalde verirler diyordum ben ama bırak yemeği, su isteyince bile ''market var biraz ilerde'' diyor kadın. su lan su. tanımadığım adam kapıma gelse damacanayla veririm. su bile vermiyor kadın. ben tabi kendimi kuruyorum iyice. agresif hareketlere ve konuşmalara başlıyorum.

    sonra, şu an ne olduğunu hatırlayamadığım pahalı eşyalardan birine çarpınca, kadın, ''dikkat etsene be, ne kadar pahalı o biliyor musun'' diye çıkışıyor. ben de elimdeki matkabı sakince yere bırakıyor ve ''evinin de amına koyayım, eşyanın da amına koyayım'' diyor ve siktir olup gidiyorum evden. usta arkamdan koşup döndürmeye çalışıyor ama yok, ergen inadı dünyanın en tehlikeli şeylerinden biri. bari para vereyim diyor ama orada da devreye gururu incinmiş bir ergenin inadı giriyor. istifa ettim ben diye bağırıyorum. evet, hayatımda ilk kez ve henüz o zamanlar bilmesem de son kez istifa ediyorum.

    ediyorum etmesine ama ben neredeyim, eve nasıl gidebilirim ve daha önemlisi, cebimde bir lira para yok. uzun bir yürüyüşten sonra sahile iniyorum. önceliğim karşıya geçmek. çünkü karşıyı biliyorum az çok. denizleri aşabilirsem, gerisini halledebilirim diyorum. motorculara kendimi acındırmak üzere kafamda bir şeyler kuruyorum ama ''bugün motorlar çalışmıyor'' cevabı ile birlikte tüm planlarım alt üst oluyor. tam bir çaresizlik hali. üstüm başım da leş gibi üstelik. iş kıyafetleri ile peş parasız bir halde, evimden uzakta öylece denizi izliyorum. ama bu kadar çaresiz bir durumda bile beni mutsuz eden o işe ve o eve dönmeyi aklımın ucundan bile geçirmiyorum. sanırım istifa etmenin en iyi yanı da bu. parasızlık ve çaresizliğe rağmen deniz hala mavi ve muhteşem. çünkü mutsuz değilim.

    bir karakola gitmek aklıma geliyor. polislere anlatırım, onlar da beni ekip otosuyla evime bırakır diyorum. sorup soruşturup buluyorum karakolu. daha içeri girmeden kapıda iki nöbetçi polis durduruyor. anlatıyorum durumu. kimlik soruyorlar ama yok. kimliğim, üstüm başım. bakın diyorum, bu halde çıktım işten. hikayeme kanıt oluyor iş kıyafetlerim. sağolsunlar beni otobüs durağına kadar götürüp cebime de para koyuyorlar. mecidiyeköy otobüsü geçiyormuş oradan. mecidiyeköy benim için yeterli. oradan eve çok bir şey yok zaten.

    otobüse biniyorum. üstüm başım kirli diye oturmuyorum. yol ne kadar uzun, o yorgunlukla ayakta gidebilir miyim, umrumda bile değil. hatta daha da enerjik hissediyorum kendimi. köprüden geçerken yine dalıp gidiyorum denize. güneşli, muhteşem bir hava. okullar tatil. üstelik artık iş de yok. sorumluluk yok. ve etrafımda pahalı sehpalar da yok. çünkü bizim evdeki sehpaların ayağı kırılınca tutkalla yapıştırıyoruz.

    daha mutlu olamam.
  • bugün yaptığım eylem. nasıl rahatlatıyor anlatamam.

    hani şu cem yılmaz'ın ölümle dalga geçtiği bir yer vardı. "kredi kartı borcu mu ? oooh öldüm ki ben", heh tam o moddayım şu anda. reklam entegrasyonları mı ooh istifa ettim ki ben, player güncellemeleri mi oooh istifa ettim ki ben, yeni versiyon mu çıkarılacak ooh banane istifa ettim ki ben. istifa ettim lan !

    bir dakika bir dakika şu an tam hunharca gülmem lazım.

    nihahahahaahahhaah !!!!
  • bazen bir tavırdır. mesela benimkisi öyle oldu. 12 güne 6 nöbet 1 icap yazıp kendilerine 1 nöbeti kerhen yazan uzman doktorlara gereken dersi verdim. şimdi onlar düşünsün, bu yaz tatile zor çıkarlar. puha!

    not: aynı doktorlar istifamdan sonra, doktor bey nöbet sayınızı 15 günde 3'e indirdik, icap nöbetinizi de kaldırdık dediler. ben de keşke bunu baştan yapsaydınız, umarım bu bir daha ki sefere çömeze,pratisyene eşek muamelesi yapmanıza engel olur dedim ve teşekkür ederek kapattım. böylece sadece 3 saat doktorluk yaparak istifa ettim. oh olsun onlara.
  • (yıl:2002 ecevit'li zamanlar)
    hem istifa ediyor, hem içinizi boşaltıyorsanız ve birde o işe artık ihtiyacınız yok ise yeminle ondan sonra birkaç gün kendinizi kuş gibi hissedersiniz. ama sonra yavaş yavaş geçer.

    bob ailevi ve maddi problemlerden dolayı çalışmaktadır.
    birkaç iş değiştirmiştir. en son çalıştığı yer kasa - terazi ikilisini database bağlayan bir tür market alt sistemi kurmaktır.
    il il köpek gibi dolaşmaktadır. maaş iyidir, ancak öğrendikten sonra kaçmasın diye birazda yavşaklıktan birkaç maaş içeride tutmaktadır, patron.

    zaten patron yavşağın tekidir. sınavlara gitme konusunda ve eli sıkılıkta feci bir adamdır. her hafta tartışılmaktadır. ancak bob'un paraya ihtiyacı vardır.

    birgün baba ile konuşulur maddi problemler çözülmüştür. kira ve haftalık bir para göndereceğini söyler baba maaş'a göre azdır ama bob'un artık işe ihtiyacı kalmamıştır.

    ama maaş iyi diye çalışmak ister. 1 hafta sonra patronun cimriliğinden servise götürmediği emektar araba yolda kalır. çorlu - istanbul arası bir yerde 3 saat beklenir. bu ara patron amcam yardım göndermek yerine şöföre telefondan arabanın orasına bak burasına bak demektedir.

    bob dayanamaz yanına çırak sayılacak elektrikçiyi alıp otobüsle şirkete döner. (bkz: bostancı)

    --- dialog ---
    bob: lan şerefini siktiğimin herifi niye araba göndermiyon.
    patron: doğru konuş lan büyğüm ben senden.
    bob: geberdik lan soğuktan
    patron: ordan bahçelievlerdeki markete gitmemek için ayak yapıyorsunuz.(bundan yaklaşık 2 saat önce telefon tartışması konusu bahçelievlerdeki marketede gidin. öldük 16 saattir çalışıyoruz ) o kadar bozulmaz o araba (ne kadar bozulur yavşak diyemedim ama dilimin ucuna geldi.)
    bob: lan senin adamlığını gelmişini geçmişini ayrılıyorum lan ben.
    patron: nah ayrılırsın. vermem içerideki 3 maaşını (bu ara içeride 4 maaş var. o ayı saymıyor adi insan)
    bob: (artık gına gelmiş ve zincirlerinden kurtulmuş biri gibi hayırarak... belkide böğürerek) götüne sok.

    --- dialog ---
  • bi de caktirmadan istifa etmek var soyle: bi sabah i$e gitmiyor ve aramiyorsunuz sonra ertesi sabah da ertesi sabah da, tabi ayip oluyor ...