şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • yere baktığınızda üstünde wasser, eau, agqua yazılı kapaklar, göğe baktığınızda aynı maviliği görebilirsiniz burada. ne de olsa gökyüzü herkesindir veya ben gittiğimde yazdı. alplerinde dolaştım bu ülkenin, saatlerce, kilometrelerce; karşılaştıklarıma guten tag dedim bonjour dediler, bonjour dedim, buon giorno dediler, selamın aleyküm dedim, bi’şey demediler sonra.

    ölsem bir hafta sonra bulurlar dediğim bir dağın eteğinde benim gibi sap sap gezinen dünyalar güzeli mini etekli bir kızla selamlaştım. ölseydim bir hafta sonra bulunacağım yerin üç sigara içimi aşağısındaki çiftlikte mola verip birayla serinlerken çiftliğe inen, altına inek bağlanmış bir helikopter yukarı yaylada bitap düşen hasta bir ineği ahırına bırakıp gitti. ben bir yudum daha aldım türkiye’den daha ucuza satılan biramdan.

    zürich’te yüzmeye gittiydik sonra, mühendisi, doktoru, profesörü, ilticacısı, işsizi, güçsüzü limmat kenarında yan yana oturarak alkol oranı yüksek nevalelerini açıp mayolarını giyerek "kızlı erkekli" yüzdüler, dans ettiler, eğlendiler. giderken herkes son kırıntısına kadar çöpünü de götürdü. çöpçüler sadece kırık bir kalpten dökülenleri süpürürmüş burada.

    zürih gölünün karşısında tiranın kesik başını elinde tutan kahramanın heykeline baktım uzunca bir süre, ardından dünyadaki en barışsever halk diye bilinen isviçrelilerin bireysel silahlanmada abd ile başa baş gittiğini öğrendim. anlam veremedim önce. ne kavga gördüm, ne de gürültü duydum iki hafta boyunca. sonra herkesin silahını evinde sakladığı isviçre ordusu aklıma geldi. anlam verdim.

    köyün birinde kaese, aber kaese, doch kaese tabelalarına dayanamayıp durup peynir aldık sonra. frau müller kendi elcağızıyla yaptığı peynir tekerlerinden tek tek keserek ve her birini nasıl imal ettiğini uzun uzun anlatarak "buyur yiğidim yi" dedi. beğendiğimizi istediği fiyattan aldık, pazarlık etmedik. pazarlık teklif etmek bu diyarda yapılmaması gereken on kusurlu hareketten biriydi çünkü.

    pahalı bi'yer ama bak, 2,5 franga kadar zorlar bu deli gönül, ama bir kilo elmaya 5 frank veremem, bunu benden isteme sevdiceğim (slow), 58.000 franklık saat satılmasa alırdım, ama sadece 29.000 franklık saat almak yakışmaz yiğitlere bizim ellerde, hey şirin ellerde (halay), bir paket sigaraya 8,5 frank bayıldım seher vakti sevdicekten habersiz (potpori). fakat burada asgari ücretle çalışan birinin maaşıyla ayda 2 ton benzin alabilmesi, oh bebek...

    dağlarda gezerken içinden geçtiğim çiftliklerde yeri geldi ineklerin ahırlarından geçtim, yeri geldi çiftliğin bahçesindeki masada soluklandım, o da yetmedi çiftçinin kızına schwitzerdütsch ile "ba'hele bacım, çoh uzun yoldan geldim, dilim damağım gurudu, getircen mi bağa bir bardah pils" dedim, önüme kondu. kimse çifteyle kovalamadı. zaten sig 550 var adamlarda, kovalamalarına gerek de yok, 300 metreyi kaç saniyede koşacaksın?

    dağlarında avukatın ne olduğunu bilmeyen köylüsüyle, şehirlerinde türev piyasasının karekökünü alan borsacısıyla karşılaştım. ve bu insanlar bir arada, çoğu zaman birbirlerini(n dilini dahi) anlamadan, ancak birbirlerine karşılıklı saygı göstererek ve doğayı her şeyden üstün tutarak, ama birbirlerine üstünlük taslamadan çorak toprakların nasıl yeşertilebileceğini, dağın, taşın üzerinde saklı bir cennetin nasıl kurulabileceğini anlattılar bana sayısız enstantaneyle. havada uçuşan ineklerin, hiç erimeyen karların, susmak bilmeyen inek çanlarının, sokaklara bırakılan bedava kitapların, neredeyse baştan sona ormanla kaplı olması yetmezmiş gibi, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamaya en çok yaklaşanların ülkesi, belki de o iyi insanların o güzel atlara binip çekip gittiğinde vardığı, semiz ineklerini ıtır kokulu çiçeklerle bezeli rengarenk alplere yaydığı ülke. büyüksün isviçre. du bisch grossartig schwitz!
  • dün türkiye büyükelçileri, bir muhabirin sorduğu "isviçre a.b'ye girmeyi düşünüyor mu?" sorusuna aynen
    şöyle cevap vermiştir:

    "avrupa birliği bizim standartlarımızı yakalarsa olabilir".
  • dün isten eve döndükten sonra cüzdanimi bulamadim. dedim herhalde yine kaybedecek kadar mal degilimdir, is yerinde masada falan unuttum galiba. bisikletle gelip gittigim icin cüzdanda bilet tarzi bir seye ihtiyacim yok zaten. neyse sabah evden cikarken posta kutusunu kontrol ediyordum, üzerine acil notu konmus bir tane mektup gelmis. size ait asagidaki itemler bulunmustur: 1 adet cuzdan, gelin alin yaziyor. adamlar ben daha cüzdani kaybettigimi farketmeden bana ulastilar. kendime küfrede küfrede gittim kayip bürosuna 2 dakika sira bekleyip aldim cüzdanimi. icindeki paranin tek kurusuna da dokunulmamisti. yani diyecegim odur ki isvicre böyle bir ülkedir.

    ayni sekilde bir gün bisikletimin üzerine biri cüzdan koymus. cüzdani iyice inceledim adres-tel bulamayinca yakindaki bir polis merkezine verdim. ertesi gün sabah telefona tanimadigim bir numaradan tesekkür mesaji geldi, cüzdanin sahibiymis.

    türkiye'de iki kez cuzdanimi düsürdüm. evet bu konuda sabikam siskin ve acayip mal ve dalgin biriyim, farkindayim. birisinde 1 ay sonra cüzdan ortaya cikti. icindeki butun kartlari ve kimligimi iptal edip yeniden cikartmistim. haftalarca ogrenci islerinde bekliyormus, her yere sormama ragmen bana hic ulasmadilar. ikincide ise 2 hafta sonra elime gecti ve yine herseyi iptal edip tekrar cikarmistim, kimlik dahil. bu sefer de yurt kantininde para kasasinin icinde duruyormus. yine 2 hafta boyunca her yere sorup sorusturdum. mesela ikinci örnekte 2 hafta boyunca 5 metre yandaki yurt müdürünün odasina götürmeyi akil edememis adamlar. gerci oraya gitse ordan bana ne zaman haber ulasir o da belli degil.

    birisinde sehrin ortasinda cüzdani dusurmusum, ertesi gün elime ulastiriyorlar. digerinde okulun kampüsünde kaybetmeme ragmen haftalarca elime ulasmiyor soktugumun cuzdani.

    yani burdan cikarilacak sonuc, ne kadar mal bir insan oldugum ama yine de kiyaslama acisindan 3 örnegi de verdim. bi tarafta kani bozuk gavurlar, bir tarafta müslüman insanimiz. 2 hafta kasasinda tuttugu cüzdani elime uzatirken icindeki 15 liraya dokunmadigi icin gururla gülümseyen yurdum insani. bir ogrenci banka kartsiz, kimliksiz, ailesinden uzakta haftalarca ne bok yer, bunu akil edemeyecek kadar beyinsiz fakat bir o kadar temiz kalpli soktugumun yurdum insani.
  • yaygın kanının aksine, isviçre tarihi boyunca tarafsız ve barışsever bir ülke olmamıştır.

    cheja hanımın da belirttiği gibi, 1648 yılındaki westphalia anlaşması ile tarafsız bir devlet olarak tanınmıştır. fakat buna rağmen, 18. yüzyılda isviçre birçok savaşa katılmaktan geri kalmamış, o kadar ki, nüfusunun 3'te 1'ini, yetişkin erkek nüfusunun ise yarısından fazlasını bu savaşlarda kaybetmiştir. tabii bu askerlerin hepsi isviçre için şehit olmadılar, bir kısmı başka devletlerin ve prensliklerin ordularında paralı asker olarak savaşıyorlardı - eh, ekmek ineğin ağzındaymış o zamanlar tabii (isviçre'de aslan yoktur). yani anlayacağınız, isviçre'nın tarafsızlık geleneğinin altında genetik barışseverlikleri falan değil, o kadar savaşçı bir millet olarak varlıklarını devam ettiremeyeceklerini anlamaları, yani bildiğiniz "türünü devam ettirme içgüdüsü" yatar. ama bu tarafsızlıklarının ve (günümüzdeki) pasifist tutumlarının takdire şayan olduğu gerçeğini değiştirmez elbet.

    isviçre hakkında bir başka genel (ve yanlış) inanç işe, "dünyanın kasası" oldukları için savaşlarda tarafsız kalabildikleridir. bildiğiniz gibi para dediğimiz kavram sosyal bir konvansiyondur, ve savaş gibi force majeure durumlarda bu tür konvansiyona dayalı sosyal kurumlar anlamlarını - tamamen olmasa da - büyük ölçüde kaybettiklerinden (mesela 2. dünya savaşı süresince savaşa katılan ülkelerin izledikleri borçlanma ve para basma politikalarını hatırlayın), "dünyanın kasası" olmak isviçre dahil hıçbir ülkenin güvenliğini sağlamak için yeterli bir özellik değildir (ama mesela, tarafsız ve güvenli kalmak isteyen bir ülke için dünyanın en önemli doğal gaz veya petrol üreticisi olmak - zaman zaman ters de tepebilmesine rağmen - büyük bir kozdur, çünkü o tür doğal kaynakların değeri para gibi sosyal konvansiyonlara baglı değildir, bir takas ekonomisinde de değerlerini korurlar. başlıktan fazla sapmamak için, bu bağlamda ırak konusuna değinmeyeceğim.) neyse efendim, bu konuda ilginç bir örneğim, tarihsel bir anekdotum var aslında, ben onu anlatmak istemiştim:

    isviçre'nin 2. dünya savaşında, avrupa'nın ortasında olmasına rağmen, tarafsız kalabilmesi, takdir edersiniz ki oldukça tuhaf bir durumdur. eh, isviçre'deki bankaların dünyanın kasası görevini görmeleri de yeterli bir açıklama değilse, nedir bu işin sırrı o zaman? şudur: 2. dünya savaşı'ndan bir hayli zaman önce çıkmış (tam yılını bulamadım) kanunlara göre - ki bu kanunlar hala yürürlüktedir - her yetişkin (ve bedensen özürsüz) erkek vatandaşın evinde bir keskin nişancı tüfeği bulundurması, ve belli bir kalibre mermi ile yılda en az 100 kadar atış yapması mecburidir. bunun yanısıra, keskin nişancılık zaten isviçrelilerin ata sporu olup, 2. dünya savaşı'ndan önceki yıllarda erkeklerin çoğu bölgesel ve ulusal müsabakalarda mücadele ediyorlardı. yani, o zamanki orduların çoğunda sınırlı sayıda keskin nişancı varken isviçre'de neredeyse bütün halk keskin nişancılardan oluşuyordu. takdir edersiniz ki bu keskin nişancılar normal askerlere oranla çok daha fazla düşman askeri öldürürlerdi, ve bu sebeple de en çok korkulan, en çok saygı duyulan, ve - düşmanları tarafından en çok nefret edilen askerlerdi. o arada, çanakkale savaşında 200'e yakın türk askerini şehit eden efsanevi avustralyalı keskin nişancının hikayesi ilginizi çekerse (bkz: william edward sing). üstüne üstlük, yine 2. dünya savaşı'ndan önce cıkan kanunlara göre, her çiftçinin - ihtiyacı olmasa bile - belli bir sayıda at yetiştirmesi gerekiyordu.

    2. dünya savaşı patlak verdiğinde, işte bu tecrübeli nişancılar askere çağrıldılar, ve de çiftçilerden toplanan atlarla beraber, anında doğaçlama bir şekilde atlı süvari birlikleri oluşturuldu (hayır, atlı suvari terimi bir anlatım bozukluğu içermemektedir, zira atsız süvari diye bir kavram da vardır). almanlara karşı sınırlarda veya şehirlerde savaşmaya kalkarlarsa hezimete uğrayacaklarını bildiklerinden (bkz: polonya), şöyle dahiyane bir plan yaptılar: naziler saldırırsa zurih ve bern dahil tüm şehirlerden çekiliyoruz, ve de dağlara çıkıp keskin nişançılardan oluşan birlikler şeklinde savaşmaya devam ediyoruz. işviçre işgal edilirse, dağlara çekilip yazın at sırtında, kışın kayakların üstünde (dalga geçmiyorum) geziyoruz, ve de savaşı bir gerilla savaşına çeviriyoruz. böylece almanlar'ın teknolojik üstünlüklerini, blitzkrieglerini, mekanize motorize piyade birliklerini etkisiz hale getiriyoruz. geldikleri gibi giderler netekim." (son cümleyi ben ekledim, ama eminim isviçreliler araşında böyle düşünenler olmuştur.)

    yukarıda saydığım sebeplere savaşta savunan taraf olmanın avantajını, işviçrelilerin nişancılık konusunda kültürlerinden gelen doğal ustalıklarını, ve de ülkenin büyük bir kısmına ördükleri surları da eklerseniz, almanya'nın niçin isviçre'yi işgal etmediğini takdir edersiniz. belki tüm bu etkenlere rağmen isviçre yine de ele geçirilebilirdi, fakat o işgalin getireceği kazanç, öyle bir operasyonun maliyetini (1'e 20 oranlarında asker kaybetmek gibi) asla karşılamayacaktı. isviçre'nin 2. dünya savaşı'nın dışında kalabilen tek avrupa ülkesi olabilmesinin temel sebebi de, işte budur.

    tabii, tarafsız kalmayı başarabilmeleri tarafsız kalmalarının doğru olduğunu göstermediği gibi, nazilerle işbirliği yapmalarının, diğer ülkelerden kaçıp isviçre'ye sıgınan yahudileri (mallarına el koyduktan sonra) nazilere teslim etmelerinin ayıbını, ayıbı geçtim, bu insanlık suçunun üstünü asla kapatmamaktadır, günahı boyunlarınadır.
  • gecen gun bu ulkenin neresinin gelismis oldugu ile ilgili populer bir baslik vardi. o zamanlar yazacaktim ama vakit olmadi. troll basligina da kimsenin donup bakmayacagini bildigim icin buraya yazayim dursun.

    ekonomi, sanayi, teknoloji bilim hakkinda ülkenin gelismisligine girmeyeceğim hiç zaten herkes açıklamış biraz. benim için gelişmişlik refah seviyesidir. yani kuzey kore şu şekliyle ister ki dünyanın en güçlü devleti olsun sikerler onun gelilmişliğini. isviçre'de insanlar mutlu aga. kimse birbirine köpek gibi davranmıyor. fast food dükkanında kasiyerden azar işitmiyorsun. ama şuraya azar işittim bozuk yemek verdiler bir daha gitmeyeceğim diye yazsam bir mekan için 10 lira vermiş konuşuyorsun, ne bekliyorsun diyecekler. diyen gerzekler de oldu.

    bak kardeşim ben de onu diyorum. bir ülkede amınakodugumun restoranında müşteriye köpek gibi davranılıyorsa, millet bunu çalışanın maaşı az napsın doğal diyorsa o ülke hiç gelişmemiştir. amına kodugumun memleketinde kimse mutlu değil lan? işe gidenlere işten dönenlere bak, esnafa bak. herkes anlayışsız herkes patlamaya hazır bomba gibi. suratlar zaten bok gibi. bir gün 3-5 saat bir gezintiye çıksam başımdan en az bir ikitane can sıkıcı olay geçer. ya magazada biriyle tartısırım ya da jandarmanın biri kiz arkadaşıma sarıldım diye laf eder. insanın sokağa çıkası gelmiyor.

    öte yandan neredeyse 4 aydır şu gavur memleketinde başıma hiç ters bi olay gelmedi. sinir stres olmadan yaşamaya alışmaya calisiyorum. ara sira rte nin gundem degistiren aciklamalari olmasa zerre canim sikilmayacak.

    ne diyorduk, burada insanlar mutlu. adamlar her hafta sonu ya kayaga ya daglara ya da yüzmeye falan gidiyorlar. hani bizde olur ya, millet anca mal gibi barlara restoranlara gidip yedigi yemegin, ictigi kokteylin fotografini koyar. cunku adamlarin yapabildigi tek aktivite bu. burada yok oglum oyle bir sey. burada bi bok varmis gibi sik sik disarida yemek yesen adama deli muamelesi yaparlar. zaten batarsin. oyle iste, herkes yaptigi isin hakkini aliyor, herkesin tatili var, gerektiginde stres atabilecegi tatilleri, planlari var.
    insan haklari var lan, can guvenligi var. burada acilan bir cukura birinin dusmesi icin 10 metre tepeden nokta atisi yapmasi lazim. isyerleri desen, insan gibi calisiyor herkes. mobbing sifira yakin. kimse seni istemedigin ise zorlayamaz, kimseye köpek muamelesi yapilmaz. herkes haklarini, yerini bilir.

    özetle adamlar mutlu. mutluluk da benim icin gelismisliktir. yani bir kere geldigimiz su dunyada hergun suratimizi asip, kendimize lanet edeceksek gotümüzden roket atsak neye yarar lan?
  • almanyanin en guzel sehrinden kopup gittim isvicreye.. 4 ayligina.. 5 ay oldu sonra.. simdi hayirlisiyla, bi omur olacak.. giderken sinir nefret ve adaletsizlikten cildiracak gibiydim.. hinc almak, odetmek istiyodum.. bavulu odama koydugum anda, odamdan gorulen o zuri daglari emmeye basladi sinirimi.. zollikonun etrafindaki o enfes evler.. butun bi sehrin, bebek semti gibi oldugunu dusunun, evlerin adalardaki villalar gibi oldugunu.. girislerinde latince yazilar yazilan tarih kokan evler.. numasini soyleyine, su su yasamisti denen evler.. sokaklarinda yurudum, gece gunduz yagan yagmuruyla islandim.. hayatimda yedigim en guzel cikolatayi, somonu burda yedim.. almanyanin haribolari bana uzak artik, kinder überraschunga ihanet ettim..

    gunler gecmeye basladi.. yeni tanisilan gruplar, isten arkadaslar derken; son yillarda kendime cektirdigim eziyeti farkettim.. yalnizligima bi gram care olamayan, ustumden gecinen, beni kotu gostererek kendini parlatma derdinde olan basitlerin uzaklastiklarini, nasi bi beladan kurtuldugumu tuylerim urpererek gordum.. uzaklasinda, turkiye bi koy gibi geliyo insana.. isvicreden bakinca, turkiye calisma izni bile alamayacak dandirik bi ulke.. ne almanyadaki kadar sozu geciyo turklerin, ne de paraniz disinda bi degeriniz var..

    almancalarina alisana kadar, bi kac gun gecti.. dedim ya her iste bi hayir var.. yalnizliktan korkmaya oyle bi alismisim ki, tamam lan deidm bu ulke guzel, yalniz geziecem ben.. bi gruba girdim.. basladik gezmeye..

    aylik 10.ooo chf ve ustu maas alan adamlarin, hayatimda gormedigim kadar cok ozel dikim takim elbise dukkani olanlarin ulkesi burasi.. enfes alplerinde, akil oynattirici guzellikte saraplarin oldugu, her yerinden daglarla gollerin goruldugu bi ulke..

    davosu gordum once.. sonra almanyadan asina oldugum basele ugradim.. st. gallen, glarus, lozan, cenevre derken oberengadin ile kelimenin tam manasiyla huzuru buldum.. yollarda, ruhum temizlendi.. icime ucusan korkulardan, adam olsun diye gotumu yirttiklarimdan, kendi basit ve yuzeselliklerinde kaybolmus insanlardan uzaklastigim her adimda, turkiyeye ve kulturune lanet ettim.. cebimdeki pasaportu, bu ulkede kalmam icin beni bu kadar zorlamalarina sebep veren o lanet turk vatandasligina tukurdum..

    gemileri yakip, baska vatandasliga basvurdum.. islemler bi sene surecekmis , ama her gecen gun daha da rahatliyorum.. isvicre, bana haydilin veremedigi tek seyi verdi.. almanlarin, gitgide batan finans durumlari yuzunden mesrulastirmaya calistiklari "capulcu"luga alternatif sundu.. dandik ayakkabilari, beyaz coraplari, eski pusku evleri ile almanya bana, bi algi yanilsamasi olarak; guzel isler yapan, saglam yapan ama estetikten uzak bi ekol gibi gelirdi.. bunu dogal karsilardim.. estetik ve guzel is, hem guzel hem akilli hem iyi huylu kaidin kadar uzakti bana.. oysa isvicrede gordum.. enfes kadinlar var bu ulkede.. bakimli ama eleganlar.. ustlerine gece elbisesi nadir giyiyolar, ucusan kabarik ama asiri siklar.. tek bi takilari ev degerinde oluyo bazen..
    enfes adamlar var sonra.. karakterli, onurlu, ayaklari vuran kadini kucagina alip tasiyacak kadar kompleksten uzak, dunyani gormus, kayaga gitmeyi statu gostergesi degil, gunluk hayatin parcasi sanan, elinde sarap ve peynirlerle is cikisina gelip surprz yapan.. ulkede konusulan resmi dil belki almanca, italyanca ( bildigimiz degil) ve fransizca belki ama, konusulan lehce agizlarla her bolgede baska kelimeler ogreniyosunuz.. almanlarin almanliklarini korumak istemedikleri ve bilakis kendilerine sekil duzen verip, begendirmeye calistiklari yeganeulke burasi.. yunanistandaki, kibristaki, turkiyedeki alman artizligi yok burda.. goremezsiniz.. cunku bu ulkede, almanalr kaba ve odun..

    bankalar, bankacilar, sigortacilar ulkesi..dandik taksimde, zara gomlegiyle cirit atip eller havaya yapan ortalama bankaci degil ama.. milyon frankarla oynayan, dunyanin en tasakli zenginleriyle ugrasan bankacilarin.. gol kenarinda dans eden, daglarina bakip yasama sevicinden aglatan, adi duyulmus her sirketin mutlaka bi burosunun (genelde head office olarak), maaslarin oha amina koyyim dedirttigi, arkasindan ama hayart da pahalnin geldigi, o pahali olan hayatin yemekten icmekten gezmekten giyinmekten seyahet etmekten ve kisaca kaliteden oturu esasinda ucuz bi hayata saniyede tercih edilecegi ulke..

    genf e adim attiginizda, luks ile gorgunun; burjuva ile aristokrasinin turkiyedeki o bayagilikla belli olan farkinin yavasca kalktigini hissediyosunuz.. dilenciler yok sehirde, illa goze carpan pis sehir semtleri yok.. her yer isil isil, herkes isil isil.. cimlerin ustune yaiylan ogrenciler bile, zenginiz ama hazmettik diye bagiriyolar..

    alman tarihine asinaysaniz, soyadlarindan ne kadar tasakli olduklarini cikaracaginiz insanlarin ulkesi.. almanyanin, avusturyanin ve bi cok ulkenin en zengin kesiminin soluk aldigi ya da yasadigi ulke..

    haydilin romantikmis gibi gozuken, ama icleri eski ve baimsiz olan evleri.. hayatimla paralel olarak, uzaktan -mis gibi yapip, icerden nasi yilan nasi adi olduklarini goremediklerimin temsili.. yok luks olmasin diyen cocuksulugumun bitisinin belgesi, zurih golune her seferinde suslenip indigim o zamanlar.. elime cooptan her farkli peynir alip, bi tane de adina bakmadan kaptigim sefer; gecmisimdeki imkansizliklariyla beni somurenlerin artik nah bi daha hayatima gireceklerinin kaniti.. kafami kaldirip, calistigim yere her bakisim beni vatandasliktan oturu reddeden, diger onca hastaneye orta parmak gosterme sebebi..

    almanyanin hantal burokrasisinde kaybolup giden zamanim.. paranin iyice suyunu cekmekte oldugunun kaniti olan gri sosyal hayatin ortasinda, icine girdigim depresyonlarim.. birazcik sicaklik icin, beni hayatim boyunca utanacagim durumlara sokmama sebep veren, alman soguklugu.. insanliktan uzak makinelerin arasinda buz tutan ve birisi dokunsa kirilacak hale gelen alman ruhsuzlugu.. inancimi guvenimi, ugraslarimi bi kalemde silenler; soyunda aldatma oldugu icin, artik kendilerine de kizamadigim aldatanlar; onunde cok mutlu bi hayat oldugunu sanip, yastiga basini koyunca eskiden kendisine verilmeyen degerin, siklenmeyen mevcudiyetinin sadece uc kurus parasiyla degerlendgini gorup depresif takilmaya devam edenler; baskalarinin laflariyla hareket edecek kadar onaya muhtac birakilmis karaktersizler; yedigi kaba pisleyen nice hain serefsiz gibi en ufak firsatta, el isiran kopekler..

    hepsine mutesekkirim.. her sey bi bedelle gelir.. isvicredeki o kaliteli hayat, o ucuk maaslar, o guzelim manzalar , o saraplar cikolatalar icin de odemem gereken bedeller buymus demek ki..

    hayat sanki bi puzzlemis ve ben alplerin ortasindaki yesillikle, asla ordan uzaklardan inmeyen karlara baktikca, bi parcasi tamamlanmis gibi hissediyorum.. bellevueden opera binasini gecip, golun kenarindaki banklara ne zaman baksam; icimdeki bitmez, tarifi olmaz , deva olsunlar diye yalvardigim dalgalarin, korkularin, endiselerin akip gittigini , midemden sicacik seylerin aktigini hissediyorum..

    mutluluk degil, huzur.. isvicre benim icin oduldur.. hayatta her sey olur, her sey yeniden yikilabilir, yeniden icine kendi ellerimle girdigim cukurlara girebilirim.. kim bilir, yeniden insanlarin gercek yuzlerini goremeyip, birazcik sevgi icin normalde sokakta selam vermeyecegim kisilere kendimi begendirmeye calisabilirim.. ama ne zaman gozlerimi kapatsam, aklimda isvicrenin alpleri olacak.. excuse diyen kibar insanlar, adieu diye vedalasilan aksamlar, 2 goz bana adaleti yeniden hatirlatan..

    o yuzden almanya ile turkiye arasinda bolunen yasamima elveda.. pembe taslarina vuruldugum, yollarinda agladigim, olumu dusundugum heidelberg elveda.. parasizligin tatli geldigi o hippilik donemleri elveda.. hayat, bi cok ulke gormek, bi cok kultur tanimak, cok sevismek, cok kisiyle tanismak, cok guzel yemek, cok guzel icmekmis.. hayat bazen, butun o hayatin agirligini, gene lanet olasi huznuyle gelen eylulu ve benden aldiklarini isvicre ile tedavi edebilmekmis..

    baskalarinin yargilarina tutsak yasadigimiz su hayati, umarim bi gun herkes davostan bakarak tepelere dusunur.. umarim bi gun herkes, luzernden pilatusa cikarken, o daglarin ihtisaminda, dunyadaki en sivri trenin icinde, yeniden mana bulabilir varligina.. umarim bi gun herkes, en aci gunlerini, hasta hallerini, nasi bi insan haline dondugunu ve butun bunlarin sorumlularini yuzunde candan ercetin misali yamuk bi gulumsemeyle, gercek hayat arkadasina anlatarak zurih golu kiyisinda, ruhunu arindirabilir..

    isvicre, bunda subjektiflikle belki guzelligi geri planda kaldi entrymde.. o yuzden objektikf bi link veriyorum.. ve de bu entryimi burda bitiriyorum..

    http://www.myswitzerland.com/en-ch/home.html
  • haftasonu milano'dan ucuz tren bulup (merak edenler icin soyleyeyim 25 euro) baskenti zurih'e gittim. ( *baskenti bern'mis. zurih degilmis. ben baska ulkeye gitmisim. benim cahilligim. neyse bizim kafa hala mesaj ile uyarmak yerine, laf sokup digerlerini eglendirmek bazli calistigi icin durum normal. gerisini okumadan da alt entry'lere devam edebilirsiniz. ) cumartesi gecesi kalmali, pazar da dondum.

    zurih oldukca guzel bir sehir. avrupa baskentlerine kiyasla cok oyle gezilecek yeri olmasa da o dunya cesit luks saat dukkanlarinin bulundugu cadde, nehir ve gol kenarinda iki tur ile guzel zaman gecirilebiliyor. 2 gun hatta 1 gun bile yeterli.

    neyse konumuz zurih degil. simdi efem bu isvicreliler'in vay vize vay pasaport konusunda titiz olduklarini duymustum. normalde kara yoluyla avrupa'da schengen ulkesi nereye gitsen hop nereye gidiyon birader demezler. ama bunlar oyle degilmis.

    yaklasik 5 senedir ıtalya'da yasiyorum. oturma iznim zaten bana schengen ulkelerinde gezme hakkini veriyor. ısvicre ab uyesi olmasa bile schengen ulkesi oldugu icin bu oturma izni ile giris cikis sikinti degil. ama ben bunlarin paranoyakligini duydugum icin ne olur ne olmaz diye yanimda pasaportumu da goturdum.

    zurih'e gidisimde herhangi bir kontrol olmadi fakat donus yolunda trende 3 tane mavi uniformali, uzerlerinde sinir polisi yazan elemanlar trende kontrole basladi. kontrol de tamamen secmece tiplere. yani arap, afrikali, cinli bir de temel'e.

    3-4 koltuk onumde oturan afrikali arkadasin cantasindaki ayakkabisina kadar baktilar. butun kimlikler falan filan. sonra birsey bulamadilar, ki adam tamamen legal yollarla gelmis, baskalarina sardilar. bu sefer hedefteki 4 cinlinin olusturdugu uzak dogu grubuydu. onlar da butun evraklari gosterdiler ve hic bir sorun cikmadi.

    benim koltuga yaklasirken diger yolculara soyle tepeden bi baktilar ve es gectiler ( cunku onlar avrupali aileler ve suc isleme olasiklari yok) ve sakalli esmer beni gorunce elbette dokumanlar dedi. ben de ilk olarak oturma iznimi, ikinci olarak da dunya ulkesi, asyanin parlayan yildizi, ak-saray'i ile yeri gogu titreten turkiyemin pasaportunu verdim eline.

    turk pasaportunu gordugu an polisin gozleri acildi, sayfalar arasinda gezinirken diger ikisi de aninda cantami istedi. o ikisi bir yandan cantami ararken pasaporta bakan polis bana dondu ve "nifis" dedi. dedim efendim? "nifis" dedi pasaportu gosterip bir yandan da eliyle kucuk kare isareti yapiyordu. o an anladim ki istedigi "nufus cuzdaniymis". dedim "nufus cuzdani buralarda gecmiyor diye yanima almadim".

    lan amk 5 italya ve 1 fransa olmak uzere 6 senedir avrupa'dayim. bunun yanisira sayisiz kez turkiye'ye girdim ciktim. turkiye'de dahil bi allahin kulu benden nufus cuzdani istemedi geldi elin isvicre polisi istedi. allah'tan olmamasini cok problem yapmadi ve tamam dedi ve bir sikinti olmadan yoluma devam ettim. ama isvicre polisinin nufuz cuzdani istemesi de... insan gercekten hayret ediyor.

    bizim pasaportun degersizligine uzulmemek elde degil. ekranlara cikip vay milli geliri arttirdik, dunya ulkesi olduk, o benden ozur diledi, yok havalaalani yapiyoruz diye bizi cekemiyorlar diye halki kandiran cakma dunya liderine inanlar, olur da isvicre'ye gidecek olursaniz nufus cuzdanlarinizi da getirin. isler tv'nin gostedigi gibi degil...
  • (bkz: the third man) harry lime'in* donmedolapta martins'e* soyledigi:

    "borjialar doneminde italya'da otuz yil boyunca kan govdeyi goturdu, ama mikelanj ve leonardo da vinci cikabildi, ronesans! buna mukabil, insanlarin birbirini sevip saydigi isvicre'de bes yuz yillik demokrasi, baris ve huzur ortaminin uretebildigi nedir? guguklu saat."*
  • pahalı ama huzurlu, sakin, insancıl, doğa ile iç içe ve kafanızı çevirdiğiniz her açının bir tablo özelliği taşıdığı bir ülke. ayrıca pahalı tamam da, turiste pahalı. mesleği küçümsediğimden değil ancak örnek verecek olursak, belediye temizlik işçisi ya da pizza dağıtıcısı bir kimsenin bile 4.000 chf maaş aldığı bir şehirde, pahalılık çok büyük bir sorun teşkil etmiyor. yaşaması çok çok daha ucuz ülkelerde çok daha fazla evsiz ve fakir ile karşılaştım diyebilirim rahatlıkla. kaldı ki, istanbulda yaşayan pek çok avukatın, doktorun ya da mühendisin işviçrede yaşayan en alt düzey bir meslek işçiden çok daha zor koşullarda yaşam mücadelesi ile karşı karşıya olduğuna bizzat şahitlik ediyorum.

    bunun farkında olacaklar ki, kolay kolay kimseye vatandaşlık vermiyorlar. örneğin evlilik yoluyla isviçre vatandaşı olabilmeniz için 12 yıl evli olmanız şart koşuluyor. 12 yıl! seviyorsanız ne ala tabii de, kağıt üstü naylon vatandaşlık evliliği yapmanız ya da bir kaç yıl katlanırım ne olacak düşüncelerine kapılmanız üzgünüm ama imkansız.

    suç oranı çok çok düşük. bununla birlikte uyuşturucu ticareti de diğer ülkelere kıyasen en minimum düzeyde. sebebi ise muhteşem özgür bırak denetim altına al politikası. bundan bir süre önce, isviçre, uyuşturucu bağımlılarına ücretsiz uyuşturucu dağıtan merkezler kurmuş. bağımlılar alacakları raporu göstermek kaydıyla hiç bir ücret ödemeden ve yasal olarak başları belaya girmeden uyuşturucu temin edebilmiş. bu esnada merkezler tedavi olanakları da sunmuş, ancak işi yine bağımlının tercihine bırakmış, bir zorlama olmamış. böyle böyle uyuşturucu tacirlerine gerek kalmadığından iş yapamaz duruma düşmüşler ve bağımlıların büyük bir oranı tedavi edilmiş. proje başarıya ulaşmış ve bu da isviçreyi uyuşturucu derdinden kurtarmış. yasaklama politikasının tam zıddı ve gerçek başarı sağlayan müthiş bir uygulama.

    son olarak, doğrudan demokrasi sisteminin sonucu olarak tüm vatandaşların merdivenlerin rengine varana kadar tüm kararlarda söz hakkı olduğunu ve dolayısıyla her üç-dört ayda bir oy kullandıklarını eklemekte fayda var.

    özet: bu ülkede doğmuş büyümüş heidi al al yanaklı mutlu bir kız çocuğu olmasın da kim olsun...
  • yer darlığından mutfağı gömme dolaptan yapan insanların ülkesi.
    eve girip mutfağı bulamadığımda, ev sahibinin dolap kapağını açması sureti ile mutfağın gömme dolap yerinde olduğunu gördüm. bir ufacık lavabo, ocak ve miniminnacık buzdolabından oluşan bir girinti mutfak dediğim. tuvaletin yerini sorunca halının altından bir kapak açacak ve "aha da buraya sıçılacak aman sağa sola sıçratma temizlemek zor monşer..." der diye korktum ama neyse ki bildiğimiz tuvalet alafranga cinsinden varmış.