şükela:  tümü | bugün
  • bundan nasıl bahsederim bilmiyorum. amacım ötekileştirmek veya yaftalamak değil. yine de istediğinizi düşünmekte özgürsünüz. bu zamana kadar adını koyamadığım ama mütemadiyen yaşadığım durumdur bu.

    toplum bir renk yelpazesi gibi geliyor; sarı, mavi, kırmızı vs... bir defasında arkadaşım türkü bar gibi bir yere götürmüştü beni. bu arada ne türkü seven, dinleyen bir ailede büyüdüm; ne de türkülerle aram iyi oldu. bu müziğe yabancıyım ama konu bu değil. arkadaşımın orada, sevdiği saydığı büyükleri de vardı. bu ortam benim yetiştiğim kültüre epey uzaktı. bir takım toplumsal durumları kendi iyi niyetleri veya kendi algılayışları tarzında değerlendiriyorlardı. ama farklıydı yaklaşımları, bana çok acayip geldi. dillerinde, sözcüklerinde başka bir dilin öğeleri vardı sanki. bu başka bir dünyaydı. tv'de o zaman kadar gördüğüm karikatürize edilmiş türkü seven insanların dünyası böyle değildi.

    es verip şunu söyleyeyim. her ne kadar öyle olduğunu sandığım bazı şeyler zamanla beni yanıltmış olsa da, yine de insanların kalbinden geçen pek çok şeyin bende de, hatta bunu okuyan sizde de olduğunu düşünüyorum. amacımın yaftalamak olmadığını söylerken bu konuda ısrar etmem gerekiyor. ben sadece zırvayı sevmediğim için aslında hiç de öyle olmayan düşünceleri, hümanist gibi olmak kaygısıyla belirli seryotiplere oturtmam. dediğim gibi karşılaştığım ortam ve o ortamdaki insanlar ne süper iyi ne de süper kötüydü. benim kadar, herkes kadar normallerdi. ama onların, benim yetiştiğim kültürün anlayışıyla kesişmeyen jargonları olduğunu (tersi de geçerli) kabul edemezsek ahmaklık yapmış oluruz. yani kısaca, eleştirilecek, saldırılacak bir kesim betimleme niyetinde değilim hiç.

    oradan çıktıktan sonra yaşadığım şey bu bulantıydı. hemen fark ettim ki, belirli bir topluluğu ve onun görüşlerini, hem de hiç öyle zannetmeyişime rağmen aslında düpedüz savunuyordum. yani arkadaşını ortamına davet eden ben olsaydım, o da muhtemelen böyle düşünecekti. herkes garipser böyle şeyleri bence. bu durumu en iyi şekilde anlamak için esenler otogarı'na bayram gidiş dönüşü zamanlarında uğramak gerek. insanların ağızlarından çıkan sözcükler, aynı trafik çilesine dert yanmalarına rağmen farklıdır.

    ve bu şekilde uzayan bir yöresellik ve yerellik durumu beni bunalıma sokmuştu. hiçbir zaman kendi çevremin düzenli bir figürü olamayan ama buna rağmen, belirli bir kültürel yapıyı temsil etmekten çok da uzaklaşamayan vasat biriydim besbelli. işte anahtar nokta bu. kendi çevresinden çok da uzaklaşamayan ama özellikle batı kültürünün ilerici düşüncelerine heyecan duyan kimseler... ben de onlardan biriydim. ne dışındaydım çemberin, ne de içinde yer alıyordum.

    bu yüzden basit bir eve gittiğimde, dantelli bir fiskos ve bunun üzerinde duran soluk mavi* plastik bir sürahiden, klordan üst kısımları beyazlaşmış bardağa su doldurup içerken; akşama doğru güneş batarken ev sahibinin, perdenin arkasındaki güneşliği, çekyata ters oturup uzanarak çekişini seyrederken; tv'deki dolandırıclık haberlerine o klasik vah vah'lar, yazık yahu'lar, bunları var ya bunları'lar söylenirken bunlara katıldığım; yerde dizlerinin üzerinde oynayan çocuğun bunaltıcı derecede geniş hayal dünyasına şahit olurken; odanın içi sıcaktan iyice ısınıp farklı ve marjinal bir şey söylemenin anlamsızlığını keşfederken; kanepede, kıvırdıkları sağ ayaklarının üstüne oturan ev sahiplerinin arasında geçirdiğim o zamanı nasıl sakince ve rahatsız olmadan yaşayabildiğime şaşarım.

    ne düşündüğünüzü biliyorum. kendini bir bok sanmak. açıkçası ben o kadar bile kimlik sahibi değilim. ben bu topluma içinden dışından, hiçbir yerinden adapte olabilmiş değilim. snob'ların bile bir kimliği var neticede.
  • ege'nin küçük, sakin koylarında, "yandaki" koya yüzerek geçip, sahildeki ufak işletmeye denizden çıkıp geldiğinizde, "biz yiyip içmek istiyoruz ama parasını dönüşte versek, ama isterseniz küpelerimi bırakabilirim şimdilik" dediğinizde aldığınız "abla burası istanbul değil, ye iç, kralsın burada" cevabının yaşattığı histir.
  • depresyon değil, güvendir. ayrıca yöresel insan nedir allasen?
  • kişinin hangi toplumsal statüde olduğu fark etmeksizin akşamları tarhana içerek üstesinden gelebileceği durumdur. tarhananın kapsayıcılığı kişinin olmak istediği, olduğunu sandığı ve aslında olduğu arasındaki bağlantıyı koordine eder. aydınlanma yaşar bir anda, tütün kokar eller. ne diyorduk? tarhana için.
  • yöresel insan tabiri kabul edelim ki biraz tuhaf, ancak arkadaşta yabancılaşma semptomları gözlemledim. kişinin kendi toplumuna yabancılaşması. belirtileri aşikar, günde üç doz oğuz atay yazıyorum, bir ölçü yusuf atılgan, sabahları ahmet hamdi tanpınar alınacak....
    şaka bir yana, kardeşim niye özür diler tonda konuşuyorsun, türkiyedeki okumuş insanların ister istemez düştüğü bir kimlik sorunu bu ve doğal. iki asırdır çekiyoruz hastalığı ama bence sorun yok. iki kimlikle yaşayacaksın. bir tür şizofreni ama idare et işite. ayrıca insanlar dünyanın her yerinde sıkıcı ve boktanlar. kabul ediyorum bizim yöreseller bazen fazlasıyla boktan olabiliyor.
    ben şahsen heidegger okuyor, sıkılınca da evlilik ve cinayet programları izliyorum
    sen de parçalan kardeşim. atomu bile parçaladılar sana ne oluyor.
  • bir uzun yol seferinde karadeniz'le iç anadolu'nun kesişimi bi bölgede, yol kenarındaki yöresel dinlenme tesisine daldık. gözleme yapılan bölüme oturduk. adam olağanüstü alaka gösterdi. hal hatır sormalar, şakalar komiklikler. yani komik olmayan şakalar. ama belli adam bizi eğlendirmeye çalışıyor. zoraki gülüyoruz filan. adamın saçlarından hatta burun kıllarından bile samimiyet fışkırıyor. bu samimiyeti özlemişiz ama bu samimiyetin altında yatan mesela az gelişmiş empati yeteneği geriyoruz bizi. ya da empati değil de diğergamlık, susması gereken yeri kestiremeyecek diye geriliyoruz. mesela hijyensizlik aklımıza geldikçe pratik yöntemler düşünüyoruz. ilk aklıma gelen kapalı ayran istemek oldu. adam kapalı ayranı getirdi bu kez de pipeti soymaya başladı. yau dayı, o pipetin o ambalajda olmasının bi sebebi var, niye elliyorsun ki şimdi? daha fazla dayanamayıp " abi, abim, canım abim, açılmamış bi pipet ver ben açayım " dedim. ulan adam bi bozuldu. hay amk dedim arkadaş ya. ver ellerinle içeyim ayranı, bozulma tamam.

    yani ben mesela o ortama yabancı da değilim ama arkadaşın bahsini etmeye çalıştığı şey böyle bi şey sanırım. yöresel insan depresyonu. konuyla alakalı daha detaylı bilgi için albert camus'nün " yabancı " romanı okunabilir. mersault'da kapalı ayranın pipetini açan samimi yöresel insanlardan muzdarip.