şükela:  tümü | bugün
9422 entry daha
  • "çocukluk, bütün tuttuğu ellerin, gidip geldiği yolların, tâbi olduklarının peşinde ilk görmenin, belki tek görmenin, ışıkların ve gölgelerin farkına varmadan en çıplak, parlak ve göz alıcı hallerin dönüp durması sonrasında, hep lekeli, paslı ve küflü bulunan bir yermiş."

    şule gürbüz
  • ''bazen anlımda bir dikkat kırılabilir iareti yapışık olarak ortalıkta dolaşmak istiyorum.
    bazen insanlara, kuralsız bir dünyada, yasaları olmayan bir hayat yaşasam da, bunun ertesi sabah üzülmeyeceğim anlamına gelmediğini anlatmanın bir yolu olsun istiyorum.
    bazen, insanların canları istediği zaman gelip gidebileceğini, gerçek zorunlulukların artık olmadığını söyleyen bu dünyanın suıratına fırlatıp atabileceğim tek anlamlı protestonun bu olduğunu düşündüğüm için depresyona gömülmek zorunda kaldığıma inanıyorum.
    duygusal ve siyasal ilişkilerde aldatma ve ihanet tabii ki yeni bir
    şey değil ama bir zamanlar birini incitmek kötü ve acımasız
    sayılırdı. şimdi işlerin normal seyri, büyümenin bir parçası oldu.
    artık hiçbir şey şaşırtıcı değil.''

    elizabeth wurtzel, prozac toplumu
  • yıldızlar ayağımıza dolanıyordu çetin.
    (bkz: bizim büyük çaresizliğimiz)
  • ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.

    montaigne. denemeler.
  • "ne çok şey beni bırakıp gitti, ne çok şey kaybettim ama nedense başka birçok şey unutulsa da o küçük kulübe her zaman gelip beni buldu, benimle kaldı. herhangi bir yerde bütün hayatım boyu o karton evi yapıp içine girmek istedim. sanırım benimle birlikte olan, bana dokunan, gerçekten sevdiğimi hissettiğim insanları da oraya, o kimsenin gelmeyeceği, kimsenin yıkmak istemeyeceği kulübeye sokmak, orada gizlemek istedim. bunun mümkün olmadığını biliyorum, belki de mümkün olan şeylerle dolu dünya yaşamaya değecek kadar güzel değildir. belki de bana nedenini hiç anlamadığım biçimde hep hüzün veren bu hayatı yeniden kurmanın bir yolu vardır."

    (bkz: aşkı bulmanın ve korumanın yolları)
  • “... çok güzel kızlar varmış ve kant'ı da su gibi okuyorlarmış diye söylentiler çıkarıyorlar, doğru mu acaba? onları ne yazık ki karşıdan karşıya geçerken ve vapurda bacak bacak üstüne atarken ve piyasa caddelerinde gözlerini ilerde bir noktaya dikmiş yürürken göremiyoruz, nerede saklanıyorlar dersin, bak ben ortadayım, onlarda kim bilir ne isterler? kant'ın kendisini isterler, hem de güzel bir kant isterler, kirli çamaşırlarını bile kimselere koklatmazlarmış öyle mi?

    beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım, bizim bir arkadaş vardı, kadınlara kendini acındıracaksın diye öğüt veriyordu bana, çok üzülüyorum – ne yapacağımı bilmiyorum – yalnız kaldığım için intihar etmeyi düşünüyorum diye dert yandı mı bütün kadınlar ağına düşüyormuş, sonra bir yanlışlık oldu: bu arkadaş -başımız sağ olsun- intihar etti, benim de korktuğum anlar oluyor, insan bu güven olmaz, pencere bu kadar yakınken ve iki adım daha atınca denize düşmek ihtimali varken, korkmayın canım şey, sizi elde etmek için yalan söyledim, ben ölür müyüm? ha- ha, vicdan azabı rolünde yaşamak niyetindeyim, kendimden bahsettiğime bakmayın, asıl mesele sizsiniz, ben yaşlanıyorum, siz hep genç kalıyorsunuz, yıllardır vapura binerim, yıllardır geniş caddelerde karşıdan karşıya geçerim, yıllardır yollarda yürürüm, gördüğüm kadarıyla siz hep gençsiniz, hep güzelsiniz, yirmi yaşında kalıyorsunuz her zaman, bir bayrak yarışında olduğu gibi gençliği birbirinize devrederek ilerliyorsunuz, ben benzetme için özür dilerim, sizi yerinizden oynatacak kadar heyecanlı bir benzetme yapmayı ne kadar isterdim, bizi iyi yetiştirmediler, hep ukalalık öğrettiler, öğretenleri bir elime geçirebilsem, sizin yanınızdaki delikanlılar da yaşlanmıyor, ne garip ne karışık bir düzen bu, bazen yanınızda yaşlıları da görüyorum, sakın paraya kıymet vermeyin olur mu? sizi onlarla gördükçe daha çok üzülüyorum, beni kırmayın olmaz mı?”
    (bkz: oğuz atay-tehlikeli oyunlar)