şükela:  tümü | bugün
11562 entry daha
  • bazen bir insan "çok mutluyum" diyemeyecek kadar çok acı çekmiş olabilir.

    alexandre dumas - siyah lale

    yanlış hatırlamıyorsam kitap bu cümle ile bitiyordu. yıllardır yeri geldi hafıza problemim yüzünden çok kolay (sefillerin yazarı kimdir? gibi... ) veya çok önemli şeyleri bile (çocukluk arkadaşımın ismini vs.)unuttum. ancak bu cümleyi unutamadım. ve ne zaman bir yerlerde gerçekten mutsuz gözüken bir insan görsem bu cümleyi tekrar ederken buluyorum kendimi.
  • " insan mutsuzken dikkati hep kendine döner. kendini çok ciddiye alır. mutlular, yani kendilerini gerçekten sevenlerse, pek düşünmezler kendilerini. mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında, istemez, karşı çıkar. çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır. mutsuzluk, kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır. "

    (bkz: parfümün dansı)
  • ...her şeyden ayırabilseydim kendimi. her şeyden, burjuva ya da küçük burjuva, allah'ın belası gündelik düzenin üstüme saldığı her şeyden...

    tezer özlü - zaman dışı yaşam
  • en iyi değilim, en kötü de
    en cömert değilim, en cimri de
    en kibirli değilim, en mütevazı da

    hiç kimseyi kandırmamış değilim, herkesi aldatmış da
    kimseyi yarı yolda bırakmamış değilim, herkesi satmış da
    hep iyiliğimden kaybetmiş değilim, kötülük yapa yapa kazanmış da

    çok başarılı olduğum günler de oldu, dibe vurduğum da
    sevgi dolu değilim, nefret dolu da

    biraz barışçıyım, biraz da savaşçı
    biraz güçlüyüm, biraz zayıf
    biraz iyiyim, biraz kötü
    hem iyi, hem kötü
    insanım!

    insan sevmeye başladı mı,
    yaşamaya da başlar!

    william shakespeare
  • "anlamak için, kendimi yok ettim. anlamak, sevmeyi unutmaktır. leonardo da vinci, insan bir şeye ancak anladıktan sonra nefret ya da sevgi duyabilir, demiş. bundan daha yanlış, aynı zamanda da daha manalı bir söz bilmiyorum."

    fernando pessoa / huzursuzluğun kitabı
  • iki kere iki dört formülü, yine de dayanılmaz şey doğrusu. bana kalırsa iki kere iki dört, büyük bir küstahlıktır ve etrafa tükürükler saçan, elleri belinde, yol kesen bir külhanbeyinin ta kendisidir. iki kere ikinin mükemmelliğine inanıyorum; fakat ondan daha üstün olduğuna inandığım şey, iki kere ikinin beş etmesidir.”
  • kibritleri çok seven küçük kız'dan

    "ama her neyse, anlaşılan yeryüzüne cevaplar almaya gelmemişiz."

    "benim akıl yürütmelerim sopa darbeleri gibi vurucudur."

    "kızdığımda ayağımı hep sallarım, bu da beni ayağımı malum kişinin kıçına oturtmaktan alıkoyuyor."

    "şu lanet gezegenin üstündeki her şey gibi, şimdi bütün bunlar da eski hikaye."

    "bu bana, iyiye işaret gibi geldi. ama aynı zamanda da cesaret kırıcı çünkü şu gökkabuğunun altında hiçbir şey mükemmel olmuyor."

    "bu sınır bir kere aşılınca, öteki sınırlardan da kolayca geçiliyormuş."

    "bu köyün kalpleri nereye gitmiş bilmiyorum, insanlar kalpsiz, ben gördüğümü söylüyorum."

    "tabut mu dedim ben? altı adet tahtadan bir şato! şu rezil hayatımda böyle güzel şey görmemiştim, at bile yapmadığını yapıp kişnedi. kişneyen at! fikrimi sorarsanız, bir kutuya böyle ihtimam gösterildiğine göre, içerisinde pek fazla bir şey kalmamış olmalı, diyordum. böylesine gösterişli bir kutu, içine kapattığı boşluk hakkında hiç de iyi şeylerin habercisi değil, diyordum, inanın bana. içinde hiçbir şey barındırmayan tahtadan bir kale, diyordum, daha ne diyeyim. canına yandığımın, düşündüklerimi tam olarak ifade edemiyorum. benim başıma bile geliyor bu. ama bir de bütün bunları kardeş yazsaydı, siz asıl o zaman görürdünüz."

    "anlayacağınız üzere, uzakta durmaya devam ettiğim için dahil olmadığın kuyruğun ucuz daha hareketlenmeye bile başlamadan sürüngenin parlak kafası kilisenin içine dalmış, tek bir kere çalan çanın sesi şakaklarıma vurmaya başlamıştı, doooong... doooong… orada durmuş iki yana sallanıyordum, sabırsızlıktan dişlerimi gıcırdatıyorum, ama kafamın içinde daha hızla, diyordum onlara, daha hızlı. yine de anlaşılması gereken bir şey var, bir cenaze töreninde her şey yavaş olmalı, sonuçta spinoza mantığına ve etik’ine göre uygun olsa da, koşar adım davranmak yakışık almaz, çünkü artık mevcut olmayandan bir an önce kurtulmak istiyormuş gibi görünürsünüz, oysa uygun olan o hiçlik için üzülmüş gibi görünmektir. ne kadar hiçseniz, o kadar manevi değer ihtiyacınız vardır. tahtalı köyü boylayanlar için hassasiyet ve dikkat gösterilmesi gerekmesi bu yüzdendir. çünkü insan ölünce yardıma ihtiyaç duyar, oysa yaşayanlar kendi kendilerine yardım ederler, fikrimi sorarsanız, onları kendi hallerine bırakın gebersinler, çıkarabildiğim kadarıyla, burada olan biten da tam olarak bu. geçenlerde bir lügatten öğrendiğime göre, kaybettiklerimizin gömüldüğü çukurların üstündeki taşlara çiçekler koymalıymış, çünkü bu onlara hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, çukura zevk olsun diye konulmadıklarının ve yakınlarının hala onları düşünüp içlerinden keşke hâlâ hayatta olsalar diye geçirdiklerinin bir kanıtıymış, bildiğim en güzel masallardaki gibi bana asla sunulmayan çiçekleri o kadar seviyorum ki, eğer kardeşim bana o çiçeklerden geçirmeyi akıl edip ne olursa olsun hâlâ yanımda olmamı tercih edeceğini söyleyecek olsa, ben kendiliğimden bir çukura girerdim, düşünebiliyor musunuz? son cenazelerin kiliseye girdiğini görüp de atın çenesinden tutarak meydanın ortasında kalakaldığımda, elbette babanın hâlâ taze olan anısı ile birleştirerek bunları düşünüyordum işte."

    "daha sonra bizi, atla beni, içeri girdiğimiz için suçlayacaklar, peki bizi kutsal mekâna çeken şeyin ne olduğunu hiç düşündüler mi? müzikte bu. içimden, buraya eğlenmeye gelmeyen ölüye böyle bir şey yapmaya nasıl cüret ederler diyordum. müzikten dehşet duyarım. çünkü müzik, sıkı durun, bir iğrençliktir, bizimle beslenen doymak bilmez bir ahtapottur. yüz metrelik bir alanda müzik çalsın bakalım, yüreğim yok olur, içinde barındığı karnımdan dışarı fırlar, gözlerimi kapatsam da, yüreğim çaresiz bakışlarım eşliğinde yerde patlar, bir lastik gibi göğsüme zıplayıp bir kurşun yarası açar, her notada yaşayan ve yeniden nükseden bir yaradır bu, bu yüzden tatlı tatlı ecelimle ölüyordum, o kadar korkunç, o kadar zalim ve tahammülü zor ki, tıpkı hayat gibi. bunun ruhumuzu en korkunç anılarla doldurması bir yana, bu anılar artık sadece anı olduğu için iyi olsa bile korkunç, korkunç anılar iseler daha da korkunç, çünkü o zaman demek oluyor ki, bu anılar bizi ancak mezarımızın eşiğinde rahat bırakacak, orada da bizi neyin beklediğini bilmiyoruz, belki de orası, burası dediğimiz yer kadar kötü değildir, mantığım anlaşılıyor mu bilmiyorum.
    her ne hal ise, daha dün babanın bize kumanda ettiği günlerde evde müzik vardı, ne dediğimi biliyorum ben."

    edit: okumayın psikolojim bozuldu okumayın.
  • egon, seni huzursuz edecek, keyfini kaçıracak bir şey bulamadıysa o gün, eski sevgilini takip ettirir sosyal medyadan, şuradan buradan sana. ne kadar mutlu göründüğüne bakarsın adamın ya da kadının, deli olursun, kendine bakarsın enerjin düşer. işlem tamam.

    uçan tabut,
    pınar eğilmez.
  • bedeni beslemek, onun ihtiyaçlarını gidermek için bir sanat öğrendin; bir işin var, bir mesleğin var. ruhunu beslemek için de din san'atı öğrenmeye çalış !

    san'at ve meslek yüzünden dünyada giyinmiş, kuşanmış ve zengin olmuşsun; öte tarafa ahirete gidince ne yapacaksın ?

    daha bu dünyada iken bir san'at öğren ki, ahirette işine yarasın; sana ilahi marifet kazandırsın.

    öbür dünya da, yani ahiret alemi de pazarlarla, kazançlarla dopdolu, bir şehir gibidir. sen, kazancın yalnız bu dünyada olduğunu sanma !

    mevlana celaleddin rumi - mesnevi
  • ... kendi peşimi bile bıraktım...
    .
    .
    sait faik - lüzumsuz adam
2258 entry daha