şükela:  tümü | bugün
  • "şeküre'nin yüzünün italyan üstatlarının usülleriyle yapılmış bir resmi olsaydı yanımda, demek ki, on iki yıl süren yolculuğumun ortalarında bir yerde geride bıraktığım sevgilimin yüzünü artık hiç mi hiç hatırlayamıyorum diye kendimi yersiz yurtsuz hissetmeyecektim hiç. çünkü içinizde kalbinize nakşeylediğiniz bir sevgilinin yüzü yaşıyorsa eğer, dünya hâlâ sizin evinizdir."
    (bkz: benim adım kırmızı) - (bkz: orhan pamuk)
  • "
    ... madem ben, hem bütün bunlardım hem de kendimdim, neden içimdeki hiçbir şey, acı bile bana ait değil? bin yıllar sürmüşse oluşturulmam, efsanelerden, imgelerden, kavramlardan, dillerden, neden içinde var olabileceğim bir yer, bir sözcük bile bulamadım bugüne dek? gökyüzünün altında söylenecek yeni bir şey yoksa eğer, her cümle, her dize, her öykü defalarca seslendirilmişse, ben hangi çığlığın yankısıyım? hangi suskunluğun? "
  • her düşüşün altında bir başkası vardır. ve herkes kendinin mezarıdır...

    (bkz: ahmet hamdi tanpınar)
  • -hahahhahahahahahahhaha
    +...

    (bkz: batman: the man who laughs)
  • "kötülükten ancak kötülük çıkar. bayağılık insan ruhunu öldürür. elbette, çok gelişmiş milletler, kötülükten de bir şeyler çıkarıp, onu az gelişmiş milletlere ihraç etmek yolunu bilmektedirler..."

    oğuz atay / tutunamayanlar
  • dış varlığımız, tadını ve rengini iç varlığımızdan alır, nasıl ki giysilerimiz bizi kendi sıcaklıklarıyla değil bizim sıcaklığımızla ısıtırlar.

    monteigne-denemeler (son sayfa)
  • istanbul 1968: neden diye sormayın hemen. -onu ben kendi kendime de açıklayabilmiş değilim henüz.

    kişinin ihtiyaç duyunca aramasının binlerce çeşidi olmalı.

    aradığımızın ne olduğunu biliyorsak, arayacağımız yer bellidir. bakınırız ve onun işaretlerini tanımakta güçlük çekmeyiz. az sonra karşımızdadır o, merhamet bile olsa. hemen fiyatını sorar bazılarımız, ama bazılarımızca da hayat pazarlık etmeye değmez. söylenen ücreti her zaman açık duran cüzdanlarından çıkarır, -bütün dikkatleri ellerindeki yeni’nin üzerinde olduğu için-dalgınlıkla karşılarındakilere teslim ederler.

    / kandırılanlar aldanmamaya çalışanlar olmalı. bırakın ihtiyacınız olanı fazla kazanarak karşılasınlar–

    bir kravat alırken sevinin ve deyin ki “aradığımı biliyorum”

    bu ona erişmenizin garantisi değildir ama, sıkıntımızın kaynağını bilmemiz bakımından tahammülümüzü artırır. ama o bir düşünce belirmemişse kötü şekilde kaynağın açığındayız. “sıkıntımın nedenini bilmiyorum” demekteyiz.

    şu anda ne var?

    burada niçin’im.

    sıkıntı kollarımı göğsümde kavuşturmuş. soluk alırken, genişleyip daralan kaburgalarım, zamanın boşuna ve nedensiz geçtiğini biliyor.

    bütün bir hafta nasıl geçmiş farkında değilim. hatırlamaya, hayalimde yeniden yaşamaya değer ne var. unutmayı arzu edecek bulanık, kötü bir saatim olsaydı bari.

    anlamsız geçen bir hafta, ötekilerle birlikte içimde bir hava kabarcığı gibi dolanıyor. ona nasıl hâkim olunacağını bilmiyorum. onu rahatça dışarı atabilmem için herkes gibi benim de sırtımda, iki kürek kemiğinin ortasında bir aralık olmalıydı.

    kardeşim bodler, o kabarcığı bir türlü dışarı atamadığı ve o, bütün vücudunu dolduracak kadar büyüdüğü için öyle olmadı mı?

    çoktandır yabancı bir cismin kalbime sürtünmekte olduğunu biliyorum.

    tecrübesiz olsaydım kalbimi seçmelerindeki düşmanlığı anlayamazdım.

    -ona acımadan söyliyelim: hedeflerinde doğrudurlar. farkında olmadan, kendimizi ordan oraya atarken, aslında kalbimizi kaçırmaya, hedeften çıkarmaya çalışıyoruz.

    buraya niçin geliyorum sanki.

    her seferinde aynı yorgunlukta ayağa kalktığım, ve ana yola giden önemsiz yokuşu denize inen dalgalara karşı koyar gibi çıktığım halde.

    şehre yürümek kolay mı?

    oturuyorum öylece.

    havanın, denizin, denizdeki hareketin, dizlerime sürtünerek koşan çocukların, sessizlikle önüme bırakılan çayın, motor gürültülerinin, ıssızlık içinde korku doğurarak kayan yelkenlilerin, sağ omuzumu ağırlaştırarak ufka inen güneşin, ve gelip giden insanların hayata doğru kımıldatamadıkları bir varlığım şimdi.

    yine de biri çıksa, nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim.

    kederli olduğum da söylenemez zaten. -buna sebep de yok çünkü. ne taze bir ölüye sahibim, ne felaket geçirenlerim var.

    dedim ya oturuyorum öylece. iyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok. ağırlıksız duran bedenimi küçümseyeceklerdi. sonra da birbirlerine dürterek, ya da ilerdeki arkadaşlarına göz işareti vererek beni gösterecekler, “kalbini yok etmişin haline bakın, hınzır pek de pratik, belli etmiyor hiç” diyeceklerdi.

    ama iyi ki yoklar.

    yüzümü saklamayı düşünmeden durabiliyorum.

    fakat hayret önümde bir çocuk düştü.

    dizi kanadı. bunun bir başlangıç olacağını düşünmüyordum.

    bir çokları dönüp baktılar. çocuk düşerken bağırdı galiba. ya da aynı anda bir sandalye devrildi. yan masalardan ufağı kaldırmak için doğrulanlar oldu. ben bile kımıldadım.

    ama uzakta olmasına, dostları ile hararetli hararetli çene yapmasına rağmen anne yetişti ona. hatta denebilir ki sırtı dönüktü, hiçbir şey görmüyordu. ama yine de o yetişti. daha kaldırırken, o ancak bir saniyelik zamanda her noktasını gözden geçirdi. bakışları diz’den geçerken kanı gördü, orayı tespit etti, çabucak başka yerlere atıldı.yüzünü, ellerini, avuçlarını, başını endişeyle sımsıcak dolaştığını onu emniyete aldığını gördük. sonra bir eli ile çenesinin altından tutup acı çekiyor mu diye gözlerine baktı.-çoğu zaman çocuğun yüzünde aceleyle kıpırdayan, acının şiddeti ile hiç orantısı olmayan, daha çok mahiyeti bilinmeyen korkulara dayanan ifadeler ne çabuk, içten gelerek inanırlar. ama o ifadeleri yumuşatmak, gözyaşlarını durdurmak ne kadar da kolaydır onlar için. yaranın üzerine eğilerek, oradaki ızdırabı yukarılara gitmemesi için tehdit ederler.

    karşımdaki anne de sesini çocuğunkine benzeterek, iyice büzüp öne doğru uzattığı dudakları ile
    -uf mu oldu, diye söylendi.

    çocuk, kendi küçük hayatına yaklaşmaya çalışan bu kocaman varlığın aradaki mesafeyi kapayışındaki hünere hayran kaldı ve sustu. -bu kez de o, başını anneninkine yaslayarak yaranın üzerine eğildi, acı kendi dizinde değil, bir oyuncak bebeğin, ya da acı çekmeyen bir eşyanın üzerindeymiş gibi, kayıtsız, anneyi taklit ederek dudaklarını büzdü.

    -uf uf oldu, dedi.

    anne parmağının ucuyla dize yapışıp kalan minik taş parçalarını düşürmekte, tozu silmekteydi. -çocuk anneden, onun parmaklarından, yüzündeki ifadeden emindi. acı bunların arkasında kalmıştı. –fakat bir ara başını çevirdi çocuk, yöresindekilere baktı.

    / böyle durumlarda, herkesin anneyle aynı oyunu oynaması gerekli.

    beceremeyenler başlarını çevirsin.-

    o gözlüklü, siyah mantolu yaşlı kadın, çocuk tam düşerken yüzüne gelen, yaşlılığından ve şefkatinin büyüklüğünden dolayı orada derin izler bırakan korkulu endişeyi silkip atmayı ihmal etmişti. onun için, onu oradan silmek büyük yorgunluğa mâlolabilirdi anlaşılan. -çocuk gördü bu yüzdeki ifadeyi, kandırıldığını sezdi ama şimdilik anneye güveni daha fazlaydı, yine de şüpheyle ikinci bir yüz aradı. yan masadaki amca, o kalbi boşalmış olan, anneyi anlamasına rağmen, ona katılma esnekliğini kaybetmiş, o, kalbi boş amca da kendilerini katı bir yüzle izlemekteydi. sonra o başlarına gelip dikilmiş, biraz önceki oyunlarını ebediyyen unutmuş gibi durup, bakan çocuklar. hele o sarı saçlısı, sert bakışlısı. -evet, evet çocuğun şüphesi yoktu artık, anne onu kandırmaktaydı. -böyle olunca da acı, onu tutmuş olandan kurtuldu, süratle parmağın ucuna geldi ve oradan -toplu iğne başı gibi incelip sivrilerek- çıktı yeniden yaraya girdi. o zaman hızla ağlamaya başladı çocuk. anneyse yarayı temizlerken ihtiyatsizlik ettiğini zannetti.–

    fakat acıyı başıboş bırakacak değildi.

    -bu mu yaptı sana, bu mu diyerek, şimdi de çocuğun düştüğü yeri dövmekteydi anne.

    -oh olsun sen nasıl kanatırsın nonoşumun ayağını, ha! söyle çabuk… çocuk bir süre yere acır gibi baktı, fakat sonra da dizlerini bükmeden, beceriksizce eğilerek, avucunun içiyle toprağa vurmaya çalıştı.

    acı yeniden annenin eline geçmişti. -ve bu kez daha ihtiyatlı davrandı. çocuğu kaldırdı yerden, etrafındakileri görmemesi için avucuyla küçücük yüzü örterek, göğsüne bastırarak götürdü. böyle oldu.
    ve ben,

    bunun bir başlangıç olacağını düşünmüyordum.

    biraz ilerdeki masada, sırtın bana dönük oturuyordun. o gözlüklü mütecessis nine ve orta yaşlı iki bayanla birlikte. çocuk önümde düşmüştü ve herkesle birlikte sen de döndün. henüz farketmemiştim seni. bir çokları gibi herhalde dönmüş sende bakıyordun. olay ikimizin ortasındaydı tam. -çocuk ilk ağlamasını kesip yöresine bakışını kaldırınca, ve galiba yaşlı nineye bakıyordu, ben de onunla baktım ve gördüm. -kadının yüzündeki ifade, çocuğa annesi tarafından kandırılmakta olduğunu, aslında acı’nın devam ettiğini ilham eden ifade sanıyorum tam anlamı ile yeni değildi. eski senelerden kalma başka ifadelerle de karışmıştı.

    hiç beklemiyordum, birden kadın bana çevirdi bakışını. tanrım ne büyük bir merak içindeydi bu bakış. durmadan sormaktaydı. hayattan ne beklediğimi sormaktaydı. beni önce, mutlaka bir şey beklemek gerektiğine zorluyor, sonra da alay ediyordu. -tanrıya inanıp inanmadığığımı sormaktaydı. ölebilmek için her ihtiyacımı tamamlayıp tamamlamadığımı sormaktaydı. / anlaşılan kendisi bu bakımdan bazı hatalar yapmıştı. günü birlik yaşama içinde elde edilebilen sayısız imkanlar kaçırmıştı. ilerlemiş yaşına rağmen kendine iyi gelen bir ölümü sağlayamadığını, göçmekte zorluk çekeceğini anladım.–

    bu durumda ona bakmak zordu. huzursuz kımıldayarak ondan kurtulmaya çalıştım. fakat bakışımı tutmuştu. ondan ayrılamıyordum, tanışmıştık bir kere. -tekrar karşılaştığımız takdirde, sorularını, ikinci kez tekrarladığını bilerek, düşündü mü der gibi, başkalarının öğrenmelerine duyulan güvensizlikle, yine alay ederek tekrarlıyacağını düşünüyordum. -fakat umulmadık bir anda başka, herhangi bir şeyle ilgilenmeye başladı. ne kadar usta, ne kadar biliyor diye düşündüm. birden sahipsiz kalmıştım. bakışım, yere paralel durmak zorunda bulunan, fakat içindeki sertlik süratle yumuşayan bir bakır tel gibi eğiliyordu boyuna. durumumun saçmalığını kavrayıncaya kadar bir an bocaladım. -bu belki de devam edecekti ama, seni hissettim. evet bakıyordun, yanılmamıştım. başkaları çocuğa ve anneye bakarken sen artık bendeydin. bunu hissetmemden ne kadar önce başlamıştım bilmiyorum ama, bakışlarımız karşılaşınca kaçtın, önüne döndün. oysa çocuk henüz bitmemişti ve dönmen için zamanın vardı. fakat dönmüştün. –omuzlarından bana dokunup kaldığını anladım.

    görüyordun, beni hissediyordun.

    ve o zaman başladı.

    işte yine bir şey var.

    bakıyordum sana.

    kalkıp gidenler şimdi önemle kalkıp gidiyorlardı. garsona seslenmeleri önemliydi. denizdeki hareket önemliydi. yörem çoktandır aldırmaz olduğu muhtevasını elde ediyor, onu ağır ağır kazanmaya çalışıyordu. bunun sana baktıkça gerçekleşmesi şaşırtıcıydı. oluyordu. -hayatı yeniden elde ediyordum. o anla değişebileceğim şey ne olabilir.

    farkına varmadan “bütün bunların, hatırasız haftaların, kalbimi fark etmelerinden korkmamın sebebi var” diyordum.

    şimdi bir şeysin benim için… varsın.

    fakat bocalıyordum.

    gizlice düşündüğüm, farkedilmesinden korktuğum hakikat sen miydin, yoksa ben, hatırasızlığı, boşluğu, en ucuz şekilde, sırtımdan korkakça, hiç bir teşebbüste bulunmadan birden bire atmak için yine hayal mi kuruyordum.-

    dedim ya işte, bocalıyordum.

    yeniden yaşamaya başlamak kolay mı?

    cahit zarifoğlu - yaşamak
  • ‘bence bu kalbin kendi kendisine karşı müdafasıdır. sevgilide kaybolmamak için nefret sebepleri arar, bulamazsa yaratır. işte böyle, kendi kendini aldattığını anlayınca da utanır ve ona daha çok bağlanır. kendi yalanlarını affetmeyen kalbin kendine verdiği ceza’

    (bkz: peyami safa)

    (bkz: yalnızız)
  • “sevenler birbirlerine yara izlerini gösterirler. ilk önce bunu yaparlar... ‘sana ruhumu açmadan önce bil ki incinebilirim’ demek için.. çünkü en çok sevdiklerin yaralar seni.”

    gizli ajans
  • "toplantıya gideceğim. baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. o anlatıyor ben dinliyorum. tam işyerinin önüne geldik. ankara'da bakanlıklar.

    diyelim ki, taksi parası 9.75 tl tuttu, ben 10 tl uzattım.

    hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya! taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarda, inmemek için debelenirsiniz.

    tam o sahne olacak. şoför, para üstü varmı diye aranmaya başladı.

    "üstü kalsın kardeşim" dedim.

    döndü bana doğru

    "vaktin varmı ağabey?" dedi.

    "evet" dedim (tek ayağım hala dışarda)

    dörtlülere bastı,trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. önde bir büfe var. gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. bana 25 krş uzattı. belli ki para bozdurmuş.

    "birader" dedim, "9.75 değil, 10.50 yazssa istermiydin 50 krş.benden?"

    -ne alacağım ağabey 50 krş.u

    -peki niye gittin 25 krş.için o kadar uğraştın, üstü kalsın demiştim.

    döndü bana, attı kolunu arkaya :

    -vaktin varmı ağabey

    -var

    -çek kapıyı o zaman

    muhabbetçi bir taksici ile karşı karşıyayız.

    5 dk.konuştuk. ingiltere'de profösüründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. o taksicinin 5 dk.da öğrettiklerini, ingiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler.

    ağabey biz keçiören'de 5 kardeşiz. babam rençberdi benim, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden,yüzünden anlardık. durumumuz hiç iyi olmadı. akşam yer sofrasında yemek yerdik. yemek bitince babam bize"durun kalkmayın" derdi.önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.

    "aha" dedim, "bizim meslek", seminerci.

    - ne anlatırdı baban

    - hayattta nasıl başarılı olunur?

    o gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.

    -babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantalonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp "dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın" diye anlatırken, biz de gülerdik. annem kızardı, "babanızla alay etmeyin.o, hem dürüst hem de çalışkandır" derdi. yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı,kumar falan oynatırdı. bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı,hep o ikisinin eskilerini kullandık.o amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık çünkü bize bahşiş verirdi.babam eve gelince ayağa kalkmazdık. çünkü hediye, para falan hak getire. ağabey biz babamı kaybettik. altı ay içinde yandaki baba da öldü, yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartıman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. bizim baba ne bıraktıbiliyormusunuz?

    -ne bıraktı?

    -bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : "evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın..."falan filan. ağabey aradan 15 yıl geçti, diğer 2 kardeş cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. ailesi dağıldı.

    biz 5 kardeş, beşimizin keçiören de taksi durağında birer taksisi var hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var. geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :

    "asıl mirası bizim baba bırakmış."

    hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri,taksimetrenin yazmadığı 10 krş.u evimize sokmadık. her şeyimiz var allah'a şükür.

    çok duygulandım, veda ettim, tam ineceğim:

    -dur ağabey,asıl bomba şimdi.

    -nedir bomban?

    -nerede oturuyoruz biliyormusun? o iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.

    evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar."

    ahmet şerif izgören