şükela:  tümü | bugün
  • bir yazar. aramıza hoş geleceği aşikar.
  • bu entry'nin öncesinde yazılan tamamen hayal ürünü ama gerçekti. artık yok. olsa da olurdu ama olmaması da bi şey ifade etmeyecekti.

    14 ağustos 2017.
    yollar yollaar... yolda olmak; nereye göre veya kime göre hiç önemsiz -hiçlerin en güzeli. bunu yazarken çok da bi duygu paylaşma kısmından oldukça uzağım. o kadar uzağım ki, kendime bile uzağım. küçük bi kara parçasına ayak basmak gibi ama değil gibi de. önemli kısım ise "birazdan". "az sonra" gibi ama şaka değil; önemli kısım hep "o an" ... keşke hayatlarımız farklı olsaydı. olmasa da olurdu ama olsaydı biraz.

    şehir hayatının bana kattığı en gizemli şey nasıl uykumun gelmediğini bi türlü anlamamaktır. biraz uzaklaşmak istedim şehirden... teknolojiden değil de; insanlardan. bencilliğin dibine vura vura. sanki bi sahibim olmalıymış gibi tasmamı takmaktan yoruldum. boynum acıdı artık, kalbim acıdı. bileklerimdeki pranga artık demirden değil. bi tek onun farkındayım. fakat şu an yine kelepçeler içerisindeyim ama daha özeller. tüylü olanlar gibi... amacı var gibi gözüküyo. kendimin esiri gibiyim şu an; ya aklımı sonsuz boşluğa bırakıyorum ya da sonunda çok büyük bi çarpma etkisi yaşayacağım karanlık bi kuyuya itiyorum. zor azizim... zor. hayattaki en korkunç şey yalnızlık. yalnızlık dediysem öyle melankoli gibi değil. daha çok böyle farkında olmak gibi bi his. hiçbi şeyi fark edemediğiniz bi an düşünün... bunu 156 işe çarpın. karşınıza çıkan sonuç sizin yalnızlığınızın bi kısmını oluşturur. sonra biraz tecrübe ve bilinç katın denkleme, sonucu küçültmek adına... fakat ortadaki denklemin uzunluğu işte yalnızlık. yalnız olmak o kadar zordur ki kimse beceremez eminim... beceren o güzel insanların hayatlarındaki eksikliğin ne olduğunu dahi bilmeden yalnızlık hissetmeleri bana çok kolay geliyo artık. bunu sikko bi kibir olarak görmeyin sakın. yalnızım diyorum... bunları yazabilmek için, internet bulmak için 3 gün boyunca yürüdüğünüzü düşünün bi de. ilk gün aklıma gelen şeyi yazamam artık çünkü değişmişim. an'ı yaşamak adına yalnız kalmak; bu gerçek bi erdemdir. mutlu değilim... olabilir miyim onu da bilmiyorum. kendimi aramaya çıktığım bi yol bu. uzun bi yol ama kısa gibi de. hani keyifli gibi ama üzücü de.

    sorumluluklarımın arttığı bi hayata adım atıyorum. hoyratça paralar harcayamayacağım bi hayat bu. çünkü bi param yok. biraz var bi şeyler ama bu geçiş döneminde bana çok yardım edeceğine gönülden inanıyorum.

    yola çıkma fikri kolay da; peki ya yolda olmak? sizce bu nasıl bi şey. bencesi kısmını paylaşmak istedim nedense; dedim ya konuşacak bi kendim varım şu an. bi de internet bulmuşken hazır, bi şeyler kaydedeyim bulut'a. kimsenin başlığımı görmemesi için özellikle kendi başlığıma "özenli" bi entry girip sonrasında onu komple silip yerine sadece editleyeceğim bu şeyi yapıyorum. bilinmek mi istemiyorum artık, yoksa bilecek varsa iliklerime kadar öğrensin mi istiyorum; henüz karar vermedim. veremediğim bi şey yani. gözden uzak olmak ama gönüllerde olmak mı amacım? benim cevabım pek değil gibi. derdim aslında geriye dönüp bi bakabilmek geçmişe. öleceğim an sadece aklımda birisine ulaşmak gibi. yaşıyoken çok da siklenmek önemli değil artık benim için. zaten milyonlarca insan içindeyken yaptıklarınıza bile biçilen süre bikaç dakika. bikaç dakikanızı ayırınca her şeye sahip olduğunumuz düşünüp; dünyanın en büyük aldatmacası için en ön sırada bilet satanlardan oluyoruz. bazılarımız da bu biletler için parasını heba ediyo. kimseyi yargılamak değil amacım. ey okuyan. niye yargılayayım? faydası ne bana? şu an bunları o kadar hızlı bi şekilde yazıyorum ki; çadırımı kurduğum alan rüzgar alan bi nokta ve endişeliyim. dün gece (13 ağustos) inanılmaz bi rüzgar eşliğinde uyumaya çalıştım. tabii öncesinde tepe taklak olmuş çadırı sadece telefon ışığıyla toplamaya çalıştım. uyumak için resmen dua ettim. her kim duyduysa beni uykuya dalmamı sağladı. ona buradan sevgilerimi yolluyorum. ciddiyim.

    yol.
    yolda olacaksanız iki şeyi hiç unutmayın... sırası değişebilir önemli değil ama unutulmaması gereken şeyler listesi yapıyosanız, birinci maddeye a ve b ekleyin. önceliğiniz kendinizsiniz. aklınızı kullanın.

    bu unutulmaması gereken şeylerden biri gündüzü diğeri de geceyi temsil eder. gündüz sıcaktır. sakın hu(!) hafife almayın. gece de soğuk demektir. hele bunu hiç hafife almayın. dünya'nın iklim anlamında en sığ bölgesine gidiyor olabilirsiniz ama güneş veya sıcağı göz ardı etmeyin. gece çöktüğünde de size dünyadaki her şey bi hiç olarak gözükecektir. o yüzden uyumak ve dinlenmek kısmı için gerekli olan tek şeyin sizi sıcak tutacak bi şeyi yanınıza almanız gerek.

    dünya dönen bi küre. dönüyo da dönüyo... durmayacak gibi gözüküyo. yani yarın yokmuş gibi yaşabilirsiniz ama gece yokmuş gibi yaşamayın. ben bu dediklerimle yola çıktım. size bi tavsiye vermiyorum, sadece eğer yolda olacaksanız; yolda olabilin diye. elbette yanımda diş fırçası da var ama günlerdir dişlerimi fırçalamadım. hehe merak etmeyin yediklerim gayet basit şeyler olduğu için diş sağlığımı tölere edebiliyorum. biliyorum ki dişlerimi fırçalayabileceğim bi ana sahip olabileceğim. hala aklım çadırda.

    lütfen size "geride bıraktıklarınız" diye bi şeyin olmadığını söylememe izin verin. bi dairede asla son yoktur. sırtınızın dönük olduğu şeyler aslında sizin önünüzde olacaklardır. eksiklerinize göre yaşamayı bi öğrenebildiniz mi var ya... uff... pranganızdan kurtulduğunuzu hissedeceksiniz. ben henüz bu yolumda hissedemedim daha ama öncesindekileri biraz düşününce ne kadar kolay olduğunu anımsayabiliyorum. bu sefer ki yola çıkma maceram biraz sıkıntılı. bu sefer her şey hayal ettiğimden farklı. adıma "wanted" düzenlenmiş ama "olayların beni bulduğu" bi dünya'ya adım atmış gibiyim.

    içini dökmek isteyebilir herkes. eğer gün olur da; "selam yabancı" dediğiniz birisi isem veya "iyi yolculuklar, ileride bi yol ayrımı var oraya götürseniz beni yeterli" diyen birisi isem; merak etmeyin kötü birisi değilim. yapacaksanız bi yardım yapın. boşuna beni sorgulayarak kendinizin ve benim değerli zamanlarımızı çalmayın.

    24 ağustos 2017 - 21:43

    az önce üzerime bi kız çıkıyodu. son anda uyku tulumumun ayak uçlarını görünce bi irkildi. ben de irkildim. 6-8 metreden yakınlaşırken bana geliyo filan sandım herhalde, ne alakaysa. ben bile kendime gelemiyoken; birisinin -üstelik bi kızın bu kadar kolay gelmesini yadırgadım herhalde.

    değişim, bi türlü lavlarını püskürtemeyen ve patlayamayan bi dağ gibi. şiştikçe şişti, daha da şişerim mişerim diyo. korkuyo muyum yoksa gelmesi için dua edebilecek kadar gözlerim kör mü artık tam kestiremiyorum. kestirmeyin...

    güzel bi akşam bu akşam. dün de öyleydi, kafam dağıldı resmen. aklımın tüm odalarının kapılarını kapatıp biraz oturdum. korkudan kulübesinden çıkamayan bi köpek gibi. dayak yemiş sanki geçmişinden, tasması ağırlaştıkça ağırlaşmış. boynu düşük sürekli; ileriyi göremeyen... neden böyle oldu ki? bi şeylerin habercisi mi? elbette bi şeylerin habercisi, sınavımı bi türlü veremiyorum sadece. iyi bi şeylerin habercisi mi yoksa daha da kötüsüne rüzgar doldurduğum bi yelken gibi mi? şişmiş de şişmiş; denizler gidecek gibi ama yırtılıp paramparça olacak gibi de. bakıcaz. artık neye varacak, bakıcaz.

    simpson... boynunda yalandan bi kemer ama gururla taşıyo sanki. sahibi gördüğü kişiye beslediği ayrı bi sevgisi var. yanlış anlaşılmasın; dünya'nın sevgi temalı hareketlerinin hepsine sahip. yaknızca kendisini sevdiren bi tip değil. burun buruna yattık 1-2 saat, sanıyorum 4 gece önce. şimdi sahile geldiğimde gördüm onu, uzaktan uzaktan bakıştık. sanırım anladı beni, anlamalı belki de. içimde yer etti adeta o canlı. şimdi buralarda olsa çantamın yanına kıvrılsa birbirimize mesafeli ama sevgi dolu -iki farklı canlı olduğumuzu ikimizin de iliklerine kadar bildiği bi durumda yatsak beraber. köpek kokusunu hiç tanımadığım köpeklerden aldığım için hep bana tuhaf gelirdi. biraz olsun kokmak istiyorum belki de onun gibi. çünkü simpson, "899 simpson" gerçek bi köpek. insan gibi yetiştirilmeye çalışılmamış hiç. doğasını ilk günkü gibi koruyabildiği iki sahibi olmuş. belki de yaşamın sembolünü taşıyo... canı istediğinde kalkıp tur atıyo hayvan, bi bakınıyo 500-750metre mesafelere. orada birilerini bulup yanlarında oturuyo. fakat asla kimsenin peşinden gitmiyo, sahibi (arkadaşı) dışında. masalarda, sahilde taşlarda, çardak bozması sedirlerde canı istediği kadar oturuyo. canı istediği kadar uzağa gidip canı istediği zaman dönüyo. dönüş sadece onu sonsuza kadar bekleyeceğine inandığı arkadaşına oluyo. yoksa çağrınca pek yüz vermiyo. simpson tam bir road runner çizgi filmi köpeği. gözleri saçlarından kapalı, 1 metre boyunda, kirli sarı tüyleri ve simsiyah gözüken gözleri var. ayaklarının altı da dahil olmak üzere; tüm gün tuzlu su timsahı gibi ıslak ve gülüyo. özgür aq hayvan. olması gerektiği gibi, en sevdiği arkadaşına olan saygısıyla; bulunduğu tüm ortamlarda kendisine yapacak bi şeyler buluyo. gidiyo geziniyo, insanları kokluyo, tüm ağaçlara selam dururcasına onlara şöyle bi göz deviriyo... anlıyo. anlıyo herkesin özgürlüğünü. kendi türleriyle bi alıp veremediği yok bu hayvanın. bakıtığı göz gezdirdiği yerlerin bi başkasına ait olduğunu bilerek geziyo. küçüklüğünden beri hiç tasması olmamış. hiç bi yere kapatılmamış. hiçbi zaman kontrol etme amaçlı ses yükseltilmemiş. dayak yememiş, sevilmiş. kendi hatalarıyla karşılaşmış hep. kendisi çözmüş sorunlarını her daim. hiçbi zaman işemek için sahibinin gözlerine bakmak zorunda kalmamış. zten sahip arkadaşı da ayrı bi olay adam. tanımadım ben pek ama eminim dünyanın böyle insanlara çok ihtiyacı var.

    simpson. özgür değil(!) olması gerektiği gibi... bizim olmamız gerektiği gibi. şu an sahilde benim yıldızların altında bi uyku tulumunun içinde, sineklerle koalisyon peşinde birisi olmam gibi. tabii şu an gök yüzüne 3-5 dakika bi kafa kaldırıyorum ama değer be! ey simpson... 899 simpson! umarım bi gün senin kadar "olmam gerektiği gibi" özgür olabilirim. bi gün senin gibi bi ağaca bakıp, işemeden yoluma devam edebilirim.

    özgürlük; savunulacak bi yanı olmayan tek gerçek. öz gerçeklik. 6 metre kadar bi çap. sonrasında tüm canlılar kendilerini rahatsız hissederler.

    bu yolculuğun sonunu görebilecek kadar ilerlemedi ruhum eminim. onun da zamana veya belki zamanlara ihtiyacı var. buna da eminim! fakat geçmişten -bu yolculuğa çıkmadan evvel; hatırladığım bikaç bi şey var. ben simpson gibi özgür bi köpeğim olsun diye çok geceler hayallerle boğuştum. saatler sürdü, günler ağartıldı belki de ama olmadı moruk. olamazdı. kendimi düşünemediğim geceler gündüzler yaşarken bi canlıya "olması gerektiği gibi" ona özgürlünü hatırlatan birisi olamazdım. belki de bilmiyorum. uykum var. olimpos.

    29 ağustos -salı 18:28
    yarın zülal'le buluşacağım kabak'ta. olimpos'ta tanıştığım harika insanlar o güzel atlarına binip gittiler. ben de yapacak bi şey yok deyip onlarla birlikte yola çıktım. pazar günü kaş'ta kaldım. nasıl güzel bi yer nasıııl... fakat bi sıkıntı var. çok ciddi bi sıkıntı ama kimsenin siklemediği bi sıkıntı. halk plajı ta ebesinin örekesinde. ulan insan üçlü beşli yerler alırken arada birli ikili plajları da bırakır. tamam bi istihdam sağlanmış ama yatacak yerimiz yok aq. gidip kilometrecelere yol yürüyüp marina'dan sonraki sik kadar sahilde yatacaktım. abartmıyorum, plaj 1,5 metre. yalan yok. hadi 2 metre olsun. lan bi baktım, ay da var gecede... birazcık su yükselse komple ıslanıyorum. göze alamayıp geri gittim, tur teknelerinin olduğu dalgakıran'da bankın üzerinde yattım. rahattı ama ayakkabılarımı çıkarmadan yattığım için milyon kez pişmanlık duyduğum bi durum oluştu. her parmağımın altı su toplamıştı. zaten yolculuklarımda hep ayaklarım bi deformasyona uğrar; alışana kadar. e tabii pamuklu çorapla öğlen güneşi'nde saatlerce yürürsem böyle olur. neyse.

    enteresan bi yerdeyim bugün, patara'da. yalnızlık bulmaya gelip; kalabalıklarda kaybolduğum bi yer haline geldi burası. beklentileri oluşturmamak önemli... nereden bileyim koskoca sahili yürüyemeyecek kadar yorgun düşeceğimi... fakat yine de bir başıma olduğumdan seçimlerim sonuçlarımı direkt gösterebiliyo. çok güzel üç insanla tanıştım. izmir'e geçmeyi düşündüğüm bi ara kendisine ulaşacağım ama numaramı alıp numarasını vermedi. ilginç bi kadın.

    "caretta cafe" diye bi yerdeyim, antik patara'ya 1, sahile 3km uzaklıkta. yoldaki ilk market, ilk gözleme evi, ilk camping. kempink dediysem öyle kimseler yok, şu an tek benim çadırım var. geceleri "b planı" olarak gelen gidenler var bi de o kadar. sanıyorum görüp görebileceğim en güzel yer. insanlar sadece arabalarıyla geçip gidiyo, buraya kadar yürüyen yok. sahilden uzak ya; kimse buralı değil. çok susamış olanlar ve gerçek macera severler geliyo buraya. zaten bilenler sürekli sohbet muhabbet; ayakta içilen çaylar filan gırla. çadır için gecelik 5?. yanlış duymadınız. 5 türk lirası. aşağı yukarı artk 1 yüro. €. gözleme var, güzel. zaten ailecek işletiyolar. çocuk markete bakıyo, anne gözleme fırınının başında, baba da her şeyden "sorumlu". ahahha şaka şaka. asıl işsiz baba ama onun özelliği herkesle konuşabilmesi. sıkıntı etmeden, rahat rahat dakikalarca konuşuyo. saatlerce muhabbet ediyo insanlarla. çekinmeden, her gelen arabayı karşılıyo ve çok özel bi şey yapıyo "hoş geldiniiiz" diyo.

    insanlar çok değişken, belki para için bunu yapıyo belki gerçekten seviye insanları; bilinmez ama gerçek şu ki 5?'ye duş ve tuvalet kullanıyosunuz. elektrik de var. ister çadır tarafında istersen geç içeri bağla telefonunu zımbırtılarını. evet 5?'lık hizmet var burada ama insanlık nice otellerden daha fazla. evet 5?'lık tuvalet var burada ama bi şey sorduğunuzda size 10 adımla cevap olarak koşuyolar.

    sanıyorum buraya bi daha gelmek istiyorum. şöyle 1 hafta kadar... fakat çadırla değil. 1980-1990 arası bi model vw t3 ile. sırtında güneş paneli, içinde yatağın, radyon, yemeğin ve suyun. sonra gel sadece otur burada sedirde. yoldan geçenleri seyret...

    yarın yola çıkabilmek için bugünlük denize girme işleminden vaz geçtim. aslında girseydim çok güzel olurdu ayaklarım için ama yürümemek daha iyi gibi şu an. hem koca koca su baloncuklarını patlattım artık; denizde iyileşir ama sahilden denize gidene kadar enfekte olabilir. göze alamadım.

    evet... yarın zülal'le buluşacağım. nereden çıktığını dahi anlamadım ama birden oluverdi. umarım becerebilirim. ne zaman bi şeyi planlasam; gerçekleştiremiyorum. olmuyo. kısmet mi olmuyo, karmam mı iş başına geçiyo, zeus mu müdehale ediyo anlamadım gitti. allah yallah. hadi oradan be ahaha.

    sevin - sevişin.

    3 eylül 22:30
    kübra. çok tatlı bi kadın. tam iliklerine kadar sevecekken bi anda dünyası başına yıkılan kadının gözlerindeki ateşi hala var olan bi kadın. zamana ihtiyaç çok, biraz verse elindekinden. koklatsa şöyle iki üç hafta... ulan nasıl bi belirsizlik. bi dakika... hello ı am ethan, just a bag of meat floatıng through space on a rock - teşekkürler ethan. evet kabak'tayız. bugün hayatımın en iyi vakitlerinden birini geçirdim. nefreti, vaz geçmeyi yenip; onlarla berabere kalmayı seçmeyi nedense ilk defa düşündüm.

    bu akşam gerçekten o gözlerindeki ateşi gördüğüm kadın sayesinde buradayım. iyi bi müzik var; tam karşımda. yaşamak istediğim şekilleri belirtiyorum ve itiraf ediyorum... önce kendime edemesem de hatalı olduğumu artık kabul edebilecek bi seviyede gibi hissediyorum kendimi. şelale var asııl siz onu bilmiyosunuuz. sanıyorum hayatımda hiç bu kadar adrenalin salgılamamıştım. o kayalardan tırmanmak zaten yordu, bi de şelaleye çıkmadan hemen önceki son kaya tırmanışı ise tam bir seçici b

    5 eylül 05:11
    galiba insanlara her şeyin tersini göstermeye çalışmak; doğru bi karar değil gibi. bilemiyorum. insanlar niye bu kadar hırslı mesela? sürekli konuşma isteği var insanlarda (başta bende) ve konuştuklarının tamamı karşısındaki insana onu anlatması. kendisini zeki sanan grup bu yani. yani... doğum gününü söylersin karşındakine ama o sana "evet başak burcu olduğun için böylesin" der. şöyle der böyle der... deroğlu der amısına koyasın. ya sana bi fırsat veriyorum işte, kendimden bikaç bi şeyden bahsediyorum -özel şeyler yani hani hayat boş abi filan demiyorum da; yolda yürürken ayaklarımı aslında başımın üstünde taşıyorum diyorum. aklımdan hiç çıkmayan bi halde. beynimde hep. e şimdi kalkıp da nasıl ayaklarım benden aşağıda derim ki? düpedüz zihnimde. her şey gibi. alçak ve yüksek kavramları zihne düştüğünde (bir) olur. artık seviye yoktur. vardır ama zihinde alt ve üst yoktur. sen kendinden aşağı seviyede bi şeye tanıklık ettiğinde o şey artık senin onayınla zihnine girmiş ve senin seviyene ulaşmıştır. düşünce su gibidir abi, biraz içmek gerek. neyse en nihayetinde bugün "en çok konuşan kişi, kendisinden sonra"ve karşımdakinin de

    8.ekim.2017 - pazar @istanbul/kadıköy caferağa bahane kültür. kuzey'den kahve. unutma kuzey, kuzey unutmaz! lan güney de evlendi. aklımdan tamamen çıkmış, izmir'de oyalandım bi de sen haberini verdiğinde. neyse.

    istanbul'dayım artık, çilenin derdin içine değil de; güzelliğin yerine -merkezine ulan. barlar sokağı diye bilinen kadife sokak'tayım. iki sene önce tutmak istediğim ev vardı. ev arkadaşım da barmenim olacaktı. onun evindeyim şimdi. sıradan gibi gözükebilir ama her sene belirli dönemlerde gelip gittiğim kadıköy'de tam bi yerleşik hayatı düşünmek bile bana hayal. ancak böyle kıyısından köşesinden yakalayabiliyorum işte. güzel ama seviyorum istanbul'u, burada olmak en azından biraz çağ atlamak gibi hissettiriyo bana. buradayken deniz kum ve güneş üçgeninden bahsedilmez. bahsedilir de nasıldı tatil diye sorularak bahsedilir. kış sezonuna girerken biraz daha hayıflanır insanlar yaz'ın o güzelliğini anarak ama sonra unutulur. o yüzden burada doğadan yani yaşamdan bahsedemezsin. herkesin döngüleri vardır, kimisi yıllarca döner ağır ağır, yıllarca... kimisi anında değiştirir kendisini. güneş'e bakılmaz burada, mevsimine göre güneş'le ilişki yaşanır. yağmura göre biralar içilir. keyif yani. işin en güzeli de burada yaşayan arkadaşların sana 3-5 gün doyasıya yardım ederler. kendini iyi tanıtmış olman lazım ama. burada moda'da binlerce insan yaşıyo ve o binlerce insanların on binlerce "yüzleri" var. sana bile mesafeliler yani. görüyosun hepsini. dolasıyla her hareket bi başkası için bi başka anlam doğururken; senin hareketin bi başkasına ölesiye ters düşer. bu girdaptan kurtulmanın yolu da kadıköy'e iki-üç sene de bir gelmek bana. lise dönemim başladığından beri kadıköy'e gelir giderim. hep bi dönem geçirmişimdir. severim burayı. kızlar yine harikasınız.

    kadıköy'e her geldiğimde farklı bi yaş ve farklı bi zaman aralığımda oluyorum. şu an bunları yazarken fark ediyorum da ulan ne çok anlamlı hareket etmişim he. kadıköy kasmaya başladı mı hep kaçmışım, bilmeden, fark etmeden. o yüzden iki gere gittiğiniz bi bölgenin değişimlerine kulak verin. çok eğlenceli hayaller dönüyor ortalıkta. hı hı. gece ve gündüzün alt yüz olduğu bi yer istanbul. güneş'le hareket edilmez, ay'a sadece göz ucuyla bakılır.

    az önce başlıklar arasında gördüğüm bi şey dikkatimi çekti... ne yazık ki kalıplardan kurtulamadan, yağmuru hissedemeden, güneş'le ısınmadan ve kar'la donmadan hareket ediyoruz. mecaz konuşuyorum. şş. gerçek yalnızlığı yaşadığımız dönemlerin içerisinden geçiyoruz ve yalnızlığımızı kovalıyoruz. yalnız kalmak istediğimiz anların nasıl anlar olacağına karar vermeye çalışıyoruz... boşuna kendimizi yoruyoruz. boşuna bunca derdin kucağında hoppidi hoppidi diye inletiliyoruz. gerçekten ama gerçekten bi şeyleri paylaşın. önce kendinizle paylaşın ama. kendinize bile anlatamadığınız doğrularınızı dökün içinize. sonra yanlış olanları birer birer ayıklayın. atılmaz onlar ama özel bi yer yapın içinizde, güzel bi mekan hazırlayın o yanlışlarınıza ve göreceksiniz ki; sizin hata dedikleriniz, sizin için içinizde oluşturduğunuz krallık tahtları başkaları için klozet kapakları sadece. kaldırmadan işedikleri hem de. bokun temsil edebileceği en pis hali olur. göreceksiniz. sonra paylaşmaya başlayın işte kendinizle, doğrularınız için savaşmaktan vaz geçip, kendinizle barışın öncelikle. sonra paylaşım da başlar kendiliğinden. zaten almaya hazır çok insan var. siz ne kadar özel bi şeyler paylaşabilecek birisini ararsanız arayın; kendinizle bazı şeyleri paylaşmadan kimseye bi şey veremezsiniz. zorla alırlar.

    yanii... tek başına tatil yapan garip ve yalnız tip olursunuz. buna değinmiştim daha önce ama yazmamıştım. şimdi başlık görünce bi gaza geldim.

    tektir işte en nihayetinde.

    başınadır.

    tatildir.

    yapandır.

    gariptir.

    vedir.

    yalnızdır.

    tiptir.

    siz nasıl tanımlarsanız, öyle olurlar. fakat kendileri ne tektir ne de bi başlarına. içlerinde oldukları olay ne bi tatildir ne de bi gezi. yaparlar, hem de her şeyi. sorgulamazlar. düşünürler yani. ne garip ne de yalnızlardır, her şeye "ve" bağlayacak kadar özel ve bol seveni olan tiplerdir.

    kısacası size öyle gelir yani. geriye ne desek boş. hani boş olmasa da ne söylesek "hoş"...

    tek başına yapılan -sizlerin deyimiyle tatil, tatil değildir. insanlığın farkına varmak ve yaşamın uç noktalara kadar gidebileceğin merakını bulmaktır, en azından aramaktır. aramaya inanmaktır. öyle herkese göre uç noktalardan bahsetmiyorum... hani kişinin içinde de bi dünya var ya. asıl dünya. ondan bahsediyorum. herkesin kendi uçlarından. gerçek olan tek yer. kendisini kandıramayacağın ve doğrularınla yanlışlarının ortak bi payda olan senden senin dünyandan bahsediyorum... o dünyalar kadar dünya var evrende desem herkesi kolayca inandırabilirim ama herkes fark edemez. işte bu farkındalığı yakalamaya başladığında ortaya çıkanlar bütünü tek başına tatil yapabilme özgüvenini 'tekrar yerine getiriyo'

    doğdun...

    batacaksın...

    güneş'i kendin kadar canlı kabul ettiğinde seni yakmaz. sana hep ışığını tutar, seni hiç yarı yolda bırakmaz. varsa bi problem çağrır seni ve birlikte çözersiniz. sonra akşama doğru artık senin bi şeyleri fark etmiş olmanı umarak seni yolcu eder. kendi etrafında o kadar çok dönüyosun ki; ne yapacağına karar veremediğin için beni de kaybediyosun der. sonra iç çekişleri eşliğinde güneşten ayırırsın gözünü ama için ısınmıştır. güneş'in ısıtıcı etkisi dünya üzerindedir her daim, ışığı gibi değildir! geç kalır hep ışık. aslolan güneş'i her daim gecikerek görmektir. o yüzden gözünü tam olarak güneş'in göbeğini görmeye çalışarak heba edemezsin. biliyosundur artık çünkü... onu yine görebileceğin saatleri beklemeyi biliyosundur. "güneş doğunca" dersin sonra hep. gerçek saatine kavuşursun artık!

    hüznün ve acının bol olduğu yakıcı güneş sisteminde yüzünü uzayın derinliklerine çevirdiğinde karşına ilk olarak diğer birilerinin güneşleri olan diğer güneşleri -yani yıldızları görürsün. dedik ya işte, biliyosun! ... fark etmeye başlarsın artık, başkalarının da güneşleri var ve onların tek yüzü var ve onlar yıldız olarak görünüyo. oha dersin şöyle ufaktan. eveeet herkes bi yıldız. coşmadan. sonra bi şey olur! kendi içinde ne kadar çoğaldığını hissedersin, uzayın içinde bi yerde mal gibi döndüğünü hissedersin ama birisi çıkagelir sana yardıma... taa içinden. en içinden. senin derinliklerinden; sana bi yol göstermek için. gideceğin yolu göstermek için değil de; sana koşulsuz sevgi gösteren ve göstermek istediğinde de bunu ciddi şekilde fark ettirecek olan büyük annesinin izlediği yolu sana gösterir. sana yalvararak adeta... der ki; "ihtiyacın varsa eğer ışığa, buyur buradan yak"

    gecelerin bitmek bilmeyen güneşleri ve senin güneş'ini sana her daim gösterebilecek olan ay'ı kucakla. sana kendi güneşinin ışığını da gösterir; başka ışıklara dalarak kendi yolundan vaz geçmeni de engeller biraz. unutma diye bağrınır ama duyulur ama duyulmaz...

    annesinden (mother earth) koparılmanın açlığını her gece sessizlik içinde tuttuğu yası dinlersin. gözlerinde bile hüzün dolu dolu. fışkırırcasına... fakat öyle yalnız ki ay; halini düşünmezsin bile. ay'ın yalnızlığı kimsede yoktur he... fakat işte o da düşer bu açmaza. kaptırır kendisini yıllaaaar yıllaaaaar evvel koparıldığı annesinin yörüngesine. dünyaya.

    uzaklaşır da biraz ama... ay'ın yalnızlığı orada biter. gözlerini dikip de güneş'in yansıyan ışığını görünce ay'ın karanlık yüzlerinde, biraz şey hissetmeye başlarsın. şey... biraz yalnız olmadığını hissedersin. kendi toprağından koparılmış en büyük kardeşini görürsün çünkü. yalnızlığın köklerini.

    sonra dersin ki ulan ben de yalnız mıyım be.

    sonuç olarak sevgiye dönüştürülmeyen hiçbi şeyi kabul etmiyo bu toprak, haberiniz olsun. ay'ın bile annesine olan çığlığını duyarken siz; dünya'nın neresinde olursanız olun yalnız olmadığınızı bilerek -belki fark edemeyebilirsiniz ama ısıyı yani sevgiyi hissedeceksiniz. sonra bu dünya'nın anlamı asıl o zaman kalmayacak falan filan işte. o zaman daha da gidecek zihniniz, uzay'da henüz daha hayal bile edilmemiş uzaklıktan daha uzağa. kimsenin gidemeceği yere!!!

    ...kendine!

    dım dım dıı dım dım. dım dım dıı dım dım. bir ben miyim periişaaaan gecenin karanlığıııındaa yosun tutmuş gözleriiiim. yalnızlar rıhtımındaaa...

    2kasımperşembesıfırsekizsıfıraltımerve-

    ... 1.12.17 cuma- ev. hasanpaşa 19:08

    insanlar böyle işte. klasik. bir gün olur da birisi "noldu aq sana?" diye sorarsa o günü bayram kabul edeceğim. oluyo böyle ya, nasılsa siktir olup gideceğim şu an bulunduğum yerden... yapacak daha önemli işlerim var. kimsenin daha ne götünü toplarım ne de bi yardım ederim. böyle işte insanlık. böylesiniz işte. bi siz yaşıyosunuz di mi aq? bi sen yaşıyosun di mi, bu hayatta bi tek sen varsın di mi... alırsın önce başını. ne bi sevgi var, ne bi saygı, mütemadiyen odun ve geri zekalı gelir beni bulur. bendeki de işte seçilmenin verdiği gazla takılıyorum.

    git de bi aynaya bak. şu tipine bi bak. hayat böyle daha güzel di mi? daha komik. daha çok gül ya tabhiii yhaaa... aq.

    kahpelik tanımlandı.

    15 aralık cuma 7:54.

    nasa
    saat
    -özür dilerim-
    yol
    uzak yollar
    görme
    bilme
    tam bilmeme ama fark etme
    duyma
    görme
    işitme
    hmm
    yazıyı hatırlamam lazım.

    kendime bi çeki düzen verebileceğim en güzel andayım. nasaya mektup -15 aralık 2017 7:58.
  • şaka herhalde.

    neyse.

    öncelikle üstteki yazıyı tamamlamadığım için senden çok özür dilerim.

    bi de asıl özür dilemek istediğim biri daha var. alâra...
    -abi nasıl bi hatunsun sen ya... yanımda olduğu her an ona bakmak istiyorum. kendimi zor gizliyorum bi de fark edecek diye. saçma sapan şeylere girişiyorum filan. saçları var böyle iki renk... allahım o çene, o bakışlar. gözlerinin en içine bakıyodum ya. fark ettirmemek adına ama sonu yok. kendi oyunumdayım yani, kendimi yıllarca ona madara edeceğim belki. onun hiç anlamamış olduğunu düşünerek ben direkt alayına kadar alâra diye hönkürücem. belki de en başından beri benim ona hala çaktırmadığımı düşündüğüm hayranlığımı hiç gizleyememiş de olabilirim. olabilir.

    alâra, can var... bizim can. sen ben can oturuyuz bi yerde. seni ayartmışım çoktan ben, canı da almışız yanımıza. uff, şehir şehir geziniyoruz. he bu arada, ben bu kış kadıköy'e vw t3 denilen bi minibos(!) almaya karar vererek geldim. bu sabahı saymaaa... olmadı. heh. pazartesi saat 23:30 civarları geldim. gezime buradan devam edebileceğimden de büyük bi şehir istanbul. çok hayranım. kadıköy'ü ayrı severim. neyse bu sefer ki gelişimde vw t3 almaya karar verdim işte. yola onunla devam edeceğim. şehir hayatı bana göre değil. yapamıyorum! çalışmaktan hiç kaçmam! iş gücünü her an çıkarırım işin adını dahi sormam. bilenler bilir. yaparım ama arkadaş... bu nasıl iştir ya, herkes sadece bir anlığına rahatlamak için sürekli çalışıyo. döngü hiç durmadan. lan napıyosunuz demeden. artık kafa gidiyo abi yani bende. kaçasım geliyo ya. çocukken ailem beni tiyatroya götürmedi diye evden kaçmışım. var yani bi "hınzırlık" ... neyse yapamıyorum yani o sürekli iş kavramını ama gerçekten bilenler bilir çalışırım yani. ama işe geç kalıyorum. işe geldiğim an kafam sadece işte olur bak. öyle, sapıtmam yani mal gibi kendimi hırpalamaya çalışıyorum ayağına. bilenler görenler var. lütfen! <3 ben kadıköy'e para biriktirmeye geldim yani. buradayım ve seni aradım göz uzucuyla ha gördüm ha görücem diye. gitmeden son kez sana gönderdiğim "mektubumdaki" gibi değil, yüzüne söylemek istiyorum... "alâra seni aldattığım için özür dilerim. nolur soru sorma. taa ki gerçekten cevabı bilmek istediğin güne kadar. kaybettim seni çünkü. fakat bulmak istiyorum ama önce kendimi bulmam gerektiğini yeni anlıyorum. bunda da sana ihtiyacım var. ateşin içine sok elini ve al beni buradan. kurtar beni o azaptan. seni göreyim tekrar. içine düştüğüm ateşin sonsuzluğundan yüzünü görerek çıkayım yine. yine avcuma o sigaranı koy. paylaş benimle. ama önce o azaptan kurtar beni o koluna kadar ateşin gazabın içine gir. bul beni ve çek çıkar. korkma ateşten. onun bile içinde ben varım, sana o bile vız gelir.

    alâra alıcam seni kız. o karavan'da aylarımız geçecek! sen ve ben. hiçbi şey yok. kimsenin gerçekten olmadığı ıssız bi dağ yamacında ateş yakıp çırıl çıplak soyunup, ısıtıp kendimi sonra yanına gelip sırtından sarılarak yatacağım seninle.

    -şey arada böyle oluyo. ben de anlamıyorum.

    neyse can, ben ve sen, böyle deniz kenarında az bilinen ve çok gideni olmayan bi koydayız...

    can yanımızda oturuyo benim sağımda, ateş var ve ben senin yüzünü sağından görüyorum arada dönüp bana bakıyosun. ateş sıcaklığı ve ışığı var üzerimizde. sen ateşe daha temkinlisin, yakınsın ama yanmaktan korktuğun için değil; yanacağını bildiğin için ve ateşin gücünü kavramış (kardeşim tirad) bi duruşun olduğu için temkinlisin. bense klasik ateşle uzaktan uzaktan oynaşıyorum. hani hatırlıyo musun, can hafif geride duruyodu. karanlıklar prensi uyku modu yapmaya çalışıyodu.

    -can, kanka ...eğer beni duyuyosan gel. o kadar yazdım whatsapp'tan aq. bi merak et de gel ya. hzhzhzhz yazmış adam ya. lol. okumadım bile meşazını can.

    can, sağımda ateşten uzak sırtı pek punkboi. uyku yolu yapıyo kendine, sense uyuma diyosun. neden diyo can, uyuma kalk bi şey konuşuyoruz ya diyosun. sonra da "bi şey sordun onu konuşuyoruz uyuma" diyosun. can konuya gelemedi abi. uyudu.

    -ateş ben ve alâra kaldık. (evet kopi peyst yaptım ismi. telefonda işkence bu ya. bilgisayarda güzel de)

    -sen ateşin biraz gerisine kaydın ve dedin ki aras sen niye sormamı istemedin?

    ben de dedim ki alâra... (kopi peyst değil)

    ben seni aldattım. sorma.

    kiminle mi diye bi soru kalıbına sığmayacak bi şekilde hem de.

    seni seninle aldattım. ama bi şeyi fark ettim ki; aldatmak fiilinin en büyük kocaman karanlık yüzü "seni bi başkasıyla aldatmışım gibi bi olay yaşamak değil; seni seninle olmayarak kendimi aldatmışım" diyeymiş tüm bunlar.

    o harika gök yüzü ve ateşin ışığıyla "gerçekleştirilen" canlılık. ateş ya. her şeyin yok olduğu yer. oradayım işte artık. her şeyin yok olduğu ama etrafında her şeyin yeniden toplandığı o ateş. sonsuzluk. işte gözlerinde bunu gördüm - daha ilk gün. can'la geldiğiniz o bizim mekanı (:p) kapatmak üzere olduğumuz akşam. kahve istemiştin. bizim çocuklar da şey diyo onu yazdırma ya adisyona filan diyolar. can'ı tanıyoruz ya bi de. torpil yapıyoruz ayağına getiriyolar. götlerim. konu o değil aq. kahve ya dedin bana. çok basit bi şeymiş gibi. sana öyleydi. basitti kahve ama bana değildi... çünkü servis kapanmak üzere, mekanda bi senle can varsınız ve sıcak servis de kapalı çoktan. o senin için, o harika muhabbetimizden sonra gelen sıcak bi "kahve ya. evet teşekkür ederim. "

    ben sana kahve yapmalıydım o akşam. yine öyle desen yine kahve yaparım. sorgulamadan. bana baktığın o ilk an yani. yalnız kahve miydi tam emin de değilim. göte gelmeyeceksek itirafımdır. affet, sana bakıyodum sadece. seni görebilmek için en uygun açıya doğru bakıyodum. yani tam sana. ta gözlerine... ateş gibi alâra. sonsuzluğa ulaştıran... ama sadece sonsuzluğa ulaştıran değil. önce her şeye sahip olan ateş. her şey onun yanında. o bizim yanımızda olamasa da her daim. ateş hep yakınımızda. yüzü tek ve korkunç... ölüm var içinde. canlı yok. o ateş gözlerin yani.

    ateşten korkmana da gerek yok. ona yaklaşmana hiç gerek yok. ben de yanarım. ben de o yok oluşa sokarım kendimi...

    ama korkma be alâra. seni senin için seviyorum. ve taaa ki bana bu en sonunda gerçekten cevabı duymak istediğinde sorduğun soruya kadar. sen hiç korkma alâra. ben yanındayım. omzunda değilim. tam karşındayım. seni görebilmek için hep. görmem lazım. ben hep seninleyim! yeter ki bana bak. bak da çıkabileyim ateşten. kurtulayım bu acıdan. gözlerinle del ateşi ya da. kör olmak gibi ışıktan. güneşe bakmak gibi. peki içerisinden beni çıkarabilecek kadar temkinli misin?

    "aras bana neyi söyleyeceksin?"

    04 ekim 2017 - çarşamba. kadıköy @eddie's -