şükela:  tümü | bugün
  • asıl adı john francis anthony pastorius iii olan jaco, gerçekten zorlu biridir. basit bir ailenin çocuğu olarak doğan ve “dünyanın en iyi basçısı” ünvanını alan biridir o. çılgın denemeleri boyunca, egzantrik dehasıyla elektrik basta geliştirdiği tekniklerle, jazz bass duyumunda devrim yaratmakla kalmamış; fusion, rock ve r&b’nin de tanımlarını değiştirmiştir. öyle ki, günümüzde bas çalan kişi yalnızca ritmi taşımakla kalmaz; armoniyi ve hatta melodiyi de üstlenir. jaco 16’lık funk notalarına imzasını atmış ve anarmoniklerin bas gitarda kullanımlarına öncülük etmiştir. ayrıca bas gitarının perdelerini çıkarmış, elekrik bas bu sayede çok daha hızlı ve harika bir tınıya sahip olmuştur. stanley clarke’ın öngördüğü gibi, “jaco kesinlikle tarihe adını kazıyacaktır.”

    jaco 1 aralık 1951’de fort lauderdale’de mali gücü çok zayıf bir caz davulcusunun oğlu olarak doğdu. dolayısıyla daha çok küçükken, babasını izleyerek müzikle tanıştı. babasından etkilenen jaco da davul çalmaya başladı ancak defalarca elinin bileğini futbol oynarken incitmesi bunu bir süre sonra imkansız kılmaya başladı. jaco, her yaptığı işin en iyisini başarmaya kararlı, kendinden emin bir çocuktu. iyi bir sporcuydu ve spor alanında asla bocalamazdı. bu kişiliği onu hayatının geri kalanında da bir gölge gibi izleyecekti.

    jaco, ilk kez 15 yaşındayken bas çalmaya başladı. davul çaldığı grubun bir bas gitariste ihtiyacı olmuştu ve jaco bir anda yönünü değiştirerek rehinciye gitmiş, harçlığıyla kendine bir bas gitar ve amplifikatör almıştı. o andan itibaren jaco sıkı çalışmalara başladı. televizyonun karşısına oturup durmadan riftlerini çalışıyordu. bu azimli çalışmalar sonucunda yarattığı cümle örneklerini ilerde kendi kompozisyonlarında kullanacaktı.

    jaco, fort lauderdale çevresindeki caz kulüplerini çok seviyordu. bu kulüplerde çalan carlos garcia ve bob bobbing gibi basçıları dinliyor ve onlardan esinlenerek çaldığı cümleleri yeniden düzenliyor, geliştiriyor ve kendi stilinde, tam kelimesiyle, baştan yaratıyordu. sessiz sağ el tekniğini iyice öğrenmişti ve bu da onun funky tarzında ilerlemesine olanak sağlıyordu. anarmonikleri denemiş, bas gitarında daha uzun, daha hızlı, daha parlak ve daha vurucu bir ses yakalamıştı. bas gitarın sesi aslında jaco’nun sesiydi.

    kendini çok hızlı geliştiren jaco, 18 yaşında bazı deneme ve provalara katılmaya başladı; yalınayak ve bas gitarı üzerine bağlı bir şekilde... woodchuck gibi yerel gruplarda bazı işler almıştı ve jaco da ilk kez woodchuck’da sahne aldı. artık insanlar onun hakkında konuşmaya başlamışlardı.

    aynı zaman dilimi içinde jaco, pek çok grupla birlikte sahne aldı. artık müzikle yaşıyor, müzikle nefes alıyor ve müzikle uyuyordu. sürekli jazz, funk ve r&b dinliyordu. bu sıralarda tracy adında çok sevimli bir kızla evlendi. ve ilk çocukları doğduğunda jaco ciddi şekilde kararını vermişti: yola koyulmanın ve ailesini geçindirmesi için para kazanmanın vakti gelmişti!

    jaco yerel gruplarla çalışmaya devam ediyor, ayrıca karayip adaları’na bir deniz yolculuğunda soft jazz çalıyordu. bu yolculuklar sırasında reggae’nin ipuçlarını yakalıyordu. ancak jaco’nun büyük çıkışı wayne cochran ve the c.c. riders’dan gelen iş teklifiyle oldu. the c.c. (chitlin' circuit) riders, georgia ruhuyla müzik yapan, 14 kişilik bir brass band’di. jaco bu teklifi kabul etti. grup gösteri zamanı ardarda gecelerce çaldı. ancak sahne önünde ve arkasında uyuşturucu kullanılıyordu. jaco çok dirençliydi. bunca çalışma boyunca temiz kalmayı başardı, grubun geri kalanı kokainden uçmuş olmasına rağmen. jaco her zaman doğal bir yükseklikte kalması gerektiğini de açıkladı. zaman içinde jaco, charlie brent’in müzikal yönetiminde rhythm section’dan sorumlu oldu. aynı zamanda hem bas, hem de ritm gitar partilerini çalıyordu.

    grup yolculuk yaparken, brett ve jaco bütün gece oturup eski blues ve r&b kayıtlarını dinliyorlardı. bir gece birdenbire jaco gitarının perdelerini sökmeye başladı. brett de ona bir kerpetenle yardım etti. daha sonra sapta oluşan boşlukları da talaşla doldurdu. bunu öğrendikleri zaman bütün grup elemanları jaco’nun delirdiğini düşünmüşlerdi ama jaco, o geceki performansıyla onlara (ve bütün dünyaya) öyle bir şey gösterdi ki, dünya üzerindeki sayısız bas gitarist jaco’nun izinden gitti ve bas gitarlarının perdelerini söktü. kısa zaman içinde jaco’nun anlaşılmaz davranışları, tuhaf yaklaşımları ve cüretkarlığı grup üyelerini çok kızdırmaya başladı. sonuçta the riders’ın en büyük yeteneği konumuna ulaşınca, wayne cochran, aynı sahnede iki yıldız olamayacağının farkına vardı.

    jaco pek çok kayıt için tarihler alıyor ancak çalışmaları hiç beklediği ilgiyi görmüyordu. sonunda bir gün beklediği o ilgi blood, sweat and tears’ın davulcusu bobby colomby’den geldi. colomby, aynı zamanda epic records’un yapımcılarından biriydi. jaco’yu duymuştu ve kesinlikle çıkışını gerçekleştirmek istiyordu. sonunda gerçekleştirilen bu albümde jaco sevdiği her konsepti kullanmıştı. albüm r&b, caz, latin ve senfonik öğelerle bezeliydi. horn section için brecker brothers çalışmıştı ancak albümde herbie hancock ile r&b şarkıcıları sam ve dave de yeralmıştı. "come on, come over", ve charlie parker'ın "donna lee"si gibi bazı parçalarda eşsiz kongo/bas düetleri kullanmıştı. (miles davis, bu parçanın kompozisyonu üzerinde hak iddia etmişti ancak parça zamanında “bird”ün adına alınmıştı.) bu albüm jaco’nun tarzını zamanın ilk bas yeniliği olarak sağlamlaştırmıştı. albüm tam anlamıyla bir devrim yaratmıştı.

    jaco’nun ikinci büyük müzikal adımı jazz fusion grubu weather report’a katılmasıyla gerçekleşti. bununla beraber, yenilikçi tarzı ve imkansız denecek kadar hızlı teknik cümleleriyle tüm dünyanın saygısını kazandı. jaco, weather report ile ardarda katıldığı turnelerde kitleleri peşinden sürükledi. çalışıyla ve sahnedeki varlığıyla başlı başına bir fenomene dönüşmüştü. bazen funky bir tarzda çalarken james brown’vari hareketlerle sahneye bebek pudrası döküp sakinleşiyordu. sololarında ise kahramanları jimi hendrix ve charlie parker’dan örnekler sunarak onları onurlandırıyordu. grupla birlikteyken rock ve jazz arasında pek çok sağlam köprü kuruyordu. bu groove’uyla rock dinleyen hayranları da olmuştu. weather report, jaco’nun bas çaldığı sekiz albüm kaydetti. jaco ayrıca bir stüdyo dehasıydı! zamanlama ateşi ve kompozisyon anlayışıyla birlikte, herhangi başka birisinden çok daha kısa sürede bir albümü bitirebilirdi. mükemmel de bir yapımcı olabilirdi ama hiçbir zaman yetki sahibi yapımcılarla birlikte çalışmadı. müzik endüstrisi bir müzisyen olarak ona saygı duyuyordu ama kayıt şirketleri onu paranın anlamı olarak görüyordu. jaco bu oyunu daha fazla oynamadı ve kişisel sanayi ile çatıştı.

    weather report ile çalışırken jaco bir yandan çok ciddi şekilde içki içmeye başladı. iyle tartıştığı zamanlar (kendisi pekçok zaman turnelerde onunla beraber oluyordu.) şehre inip bir şişe içkiyle kendini teselli ediyordu. bu agresif tutumunu izleyen grup şefi joe zawinul, sık sık jaco ile arada sırada gerçekleşen kazaları gözardı ederek kendi tarzında bunlar hakkında konuşmak zorunda kalıyordu. basçısının sonunda hapse girmesini istemiyordu. jaco, tokyo sokaklarında çığlık çığlığa ve çıplak bir şekilde, bir motorla hız yaparken görüldü. üç gününü normal geçirdikten sonra uyanmış bir şekilde bir kafede bir numara daha yaptı. dışarıya fırladı ve sokağın suyolu üzerinde yapmadığını bırakmadı. bir başka kaza da italya’da başına geldi. arkadaşlarını şakalarıyla delirtmeye çalışırken az daha balkondan düşüyordu, ki yine de kolunu kırdı. jaco çılgın şöhretiyle yaşamak zorunda olduğunu kendi kendine süzüyordu. hayranları pek çok zaman ona coca cola ısmarlarlardı ve o da asla itiraz etmezdi, asla hayranlarını kırmayacağı gibi... weather report her zaman jaco’ya karşı toleranslı davrandı ama zamanı gelip de jaco kendi grubunu kurmak istediğini söyleyince artık ayrılmasının zamanı gelmişti.

    o andan itibaren jaco, kendi grubunu kurma çalışmalarına başladı. bir gece sahne aldı ve ifade edilemez bir kalabalık onu dinlemeye geldi. kulüp müzisyenler ve hayranlarla dolup taşıyordu. performansı ağızdaki kelime gibi (word of mouth) bir anda yayıldı. jaco daha sonra bu ismi bir sonraki orkestrasının ismi olarak kullanacaktı. tercihen kendiliğinden gerçekleşen ve cast’ı sürekli değişen bir big band: word of mouth!

    akabinde kısa bir süre içinde, jaco kokaine iyice kendini kaptırdı ve çoğu zaman kontrolünü kaybetmeye başladı. böyle zamanlarda ya performansı sırasında batırmamak için kendini zorluyordu ya da grupla birlikte her şeyi berbat edip gidiyorlardı. aklındaki büyük kayıt projesi çok farklı bir big band stüdyo kaydıydı. bas partilerini jaco çalmıştı ve geri kalan diğer müzisyenler teker teker jaco’nun çaldıklarını dinleyerek üzerine kendi partilerini çalmalıydılar.

    çoğu zaman jaco new york’tan san francisco’ya giderek, o sırada jaco’nun bas partisyonunu dinleyen herbie hancock’u kayıt için alması gerekiyordu. kontrolünü kaybettiği zamanlar dışında jaco’nun çok parlak anları da oluyordu. otuzuncu doğumgününde bütün muhteşem müzisyen arkadaşlarını toplayıp bir eğlence düzenledi. jaco oyununun zirvesindeydi ve bu doğumgününde çalınan her şey mükemmel bir kayıt olarak sonuç verdi.

    jaco artık her şeyi büyük bir iradeyle kaldırabilirdi ancak en büyük dayanağı olan müzik endüstrisi onunla olan bağlarını bir anda kopardı. böylece başlayan “karanlık yıllar”, jaco’nun new york sokaklarında uyuduğu, bira için dilendiği ve performansını sergilemek için ortalığı karıştırdığı bir zaman dilimi olarak resmedilebilir. müzisyenler ve arkadaşları pek çok zaman jaco’yu ayağa kaldırmayı denediler. ona uyuması için evlerini açtılar, yemek için para verdiler. hatta bir defa bir enstitüde tedavi bile gördü. ancak hiçbir zaman içindeki burukluk geçmedi.

    bir gün, bir caz kulübünde otururken çoğu zaman yaptığı gibi müzisyenlere karışmaya başladı. “o öyle çalınmaz, bunu böyle çalman gerekir...” gibi konuşmaları karşısındakilerin cevaplarıyla birden daha şiddetli bir hal alınca kulübün koruma görevlileri hemen jaco’yu dışarı attılar ve onu öldüresiye dövdüler. jaco hastaneye kaldırıldı ancak durumu çok ağırdı. komaya girdi ancak asla çıkamadı. böylesi trajik bir şekilde hayata veda etti. öldüğünde yalnızca 35 yaşındaydı.

    müzik tarihinin en üzücü düşüncelerinden biri bir sanatçının hayatı boyunca yaptığından çok daha fazlasını yapabileceğini bilmek ama artık bunun imkansızlığıdır. bu, jaco’nun en çok ihtiyaç duyduğu zaman müzik endüstrisinin ona yardım elini uzatmadığının ispatıdır. ancak gördüğü şiddet sonucunda, 21 eylül 1987’de gerçekleşen üzücü ölümüne rağmen, jaco, üzücü yanıyla değil, müzik tarihinde hak ettiği özel yerini çoktan almış bir dahi ve fenomen olarak hatırlanacaktır.

    jaco pastorius, yenilikçi ruhuyla, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi basçısıdır.

    her zaman da öyle kalacaktır...

    çeviren: (bkz: jazzanova)
  • dünyanın en hüzünlü yaşam öykülerinden birine sahip insan. kısa zamanda ünlenen, megaloman, ama megalomanlığının arkasında benzersiz bir deha ve yetenek yatan büyük basçı. musician dergisinde billowski'nin yazdığına göre ölümü şu şekilde olmuştur: jaco, florida'da bulunan daha önce de içkiliyken rezalet çıkardığı için atıldığı, sadece üyeleri kabul eden midnight bottles adlı bir caz kulübüne gider. kör kütük sarhoştur ve içeri alınmayınca kapıyı tekmelemeye başlar. kapıdaki uzak doğulu korumadan feci bir dayak yer. polis olay yerine geldiğinde jaco'yu kendi kanından bir gölcüğün içinde bulunur. suratındaki tüm kemikleri kırılmış, kafatası çatlamış, tek gözü çıkmış vaziyettedir. bir süre komada kaldıktan sonra doktorlar durumunun iyiye gitmeye başladığını, ama vücudunun bir yanının felç olma ihtimali bulunduğunu söylerler. ayak parmağını kıpırdat, elimi tut gibi basit komutlara karşılık verebilen jaco umut vaadetmektedir. doktorlar yakında kendine gelebileceğini söyleseler de, o gece beyninin sol kısmındaki damarlardan biri çatlayan jaco felç olur, tanıma ve anlama yetilerini yitirir. ertesi gün tüm beyin fonksiyonları durur. suni solunum aygıtından çıkarılır, buna rağmen kalbi üç saat kadar atmaya devam eder, babasının kucağında, 35 yaşında ölür. yani, donna lee'sini çalarak ünlü olduğu charlie parker'la aynı yaşta. dünyanın en büyük basçısı bu şekilde hayata veda eder. alkol ve uyuşturucuya kurban verilen müzisyenler kervanına katılır. (bkz: jim morris) (bkz: janis joplin) (bkz: jimi hendrix) (bkz: charlie parker)
  • electic bas ta devrim yaratan, serseri kisilik... muzik dehasi... afferim lan sana
  • elektro bası manevi olarak çatlatmış adamdır. yaşam biçimindeki bazı benzerlikleri gözönüne alırsak, neyzen tevfik'in bas şubesi de diyebiliriz
  • hırs ve yeteneğin muhteşem bileşimidir jaco pastorius. davulcusu olduğu gruptan 15 yaşındayken "yeterince iyi olmadığı" gerekçesiyle atılır, o da kendi kendine bas çalmayı öğrenir. 17 yaşındayken bulunduğu eyaletin en iyi basçısı diye bilinmektedir, 18'inde ise kendi kendini dünyanın en iyi basçısı ilan eder. weather report'la çalışmaları ismini tüm dünyaya duyurmuştur. ilerleyen zamanlarında uyuşturucu ve alkol bağımlılığı yüzünden sokaklarda yatıp kalkmaya başlar. hatta sahip olduğu fender jazz bass'ı kutu ya da kılıfta saklamadığı, çoğu zaman için sapından çekip sokaklarda sürüklediği, merdivenlere vura vura taşıdığı anlatılır. fretless electric bass'ın mucitidir.
  • michael manring'e "orijinal olmaya calismiyorum, yalnizca jaco'ya benzemeye calisiyorum" dedirten adam.
    bkz: http://www.manthing.com/
  • dünyanın gelmiş geçmiş en iyi basçısıdır. böyle olmasının veya sayılmasının sebebi o zamana kadar var olan bütün basçıları birer akarsu olarak kabul edersek kendisinin bu akarsuların sonundaki göl olmasıdır. analiz edildiğinde resmen herkesten bir şeyler almış ve onu özgün bir biçimde uygulamıştır. üstüne üstük mükemmel müzisyenliğinin yanında korkunç piyano çalıyordu. ruhu şad olsun..

    yıllar sonra gelen edit: telif hakları yüzünden koyduğum videolar silinmiş. ne yapıp edin robert trujillo'nun parayı basıp çektirdiği filmi izleyin, enfes bir iş! alkol problemlerini olduğu gibi göstermesine rağmen müzisyenliğini ön planda tutarak anısına hiç bir saygısızlık yapılmamış. **
  • live under the sky '84 konserinde artık işi maymunluga dokup ,o canım jazz bass ı parmagının üzerinde tutugunu, havaya atıp 4 takla attırdıgını gorunce dumur oldugum, gelmiş geçmiş en iyi bass virtuozu
  • 1976 yilinda kendi adiyla cikardigi albumunu, speak like a child ve come on come over isimli parcasini defalarca dinlemekten bikmadigim ve bikmayacagim kisi
  • günde 15 saate yakın bass çalan ve gece uykuya yattığı vakit aklına gelen besteleri yanındakileri uyardırıp onlara çalabilecek oranda bobinleri yakmış amca.. *