şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: j. g. ballard)
  • "vahşet sergisinden":
    kıyamet:
    hastaların bizzat davet edilmediği bu yılki serginin rahatsız edici yönlerinden biri de, resimlerin belirgin bir şekilde büyük bir dünya felaketi izleğine takılmış olmasıydı; uzun süredir kapalı tutulan hastalar doktor ve hemşirelerin zihinlerinde sismik bir kabarma sezmişti sanki. catherine austin, sergi salonuna dönüştürülmüş spor salonunda dolaşırken, eniwetok'u luna park'la, freud'u elizabeth taylor'la iç içe geçiren bu acayip imgeler, travis'in ofisine astığı spinal seviye slaytlarını anımsattı kadına. içinden çıkılmaz rüyaların şifreleri, kadının gün geçtikçe daha da gönüllü ve hesaplı bir rol oynadığı bir kabusun kılavuzları gibi asılmışlardı sırlı duvarlara. dr. nathan altın ağızlıklı sigarasını burun deliklerinden birine tutarak yaklaşırken, kadın abartılı bir ciddiyetle beyaz önlüğünün düğümlerini ilikledi: "ah, doktor austin...ne diyorsunuz bütün bunlara? gördüğüm kadarıyla cehennem'de savaş var"

    vahşet sergisi küçük paragraflardan oluşuyor. sonra da her paragrafa dair yazar'ın açıklaması var, işte "kıyamet"le ilgili açıklaması:
    kıyamet: "eniwetok ve luna park" biraz tuhaf bir eşleşme gibi durabilir, biri marshall adalarındaki hidrojen bombası deneme alanı, ötekisyse paris sürrealistlerinin bayıldığı eğlence park'ı. yine de 60'larda televizyonda gördüğümüz, nükleer patlamarı konu alan sonu gelmez filmlerinde, ki psikozlu imgeleme yönelik güçlü bir tahrikti bunlar, her şeye izin vardı, gerçekten de bir karnaval havası esiyordu. stanley kubrick'in "dr. strangelove"'ın finalinde harikulade bir şekilde yakaladığı bir medya olgusu bu. warholvari çabalarıyla freud ve liz taylor'ı bir araya getiren akıl hastalarımı düşünüyorum, doktorlarında gördükleri sinir krizine dair ilk işaretlerle şaşmaz bir kesinlikle hedefe yöneliyorlar. "vahşet sergisi" delilere ithaf edilmeliydi esasında. her şeyi onlara borçluyum.
  • vahşet sergisinden:

    ruhsal bir çöküşe dair notlar. travis'in ofisinin altındaki konferans salonundan, "madde kullanımına bağlı psikoz" filmlerinin sesleri yükseliyordu. masasının arkasındaki pencereye sırtını vererek aylardır bin bir çabayla topladığı son belgeleri düzenledi: 1)güneş'in spektro-heliogramı; 2) londra'daki hilton otel'in balkon bloklarının cephe elevasyonu; 3) kambriyen dönem öncesi bir trilobitten enine bir kesit; 4) e.j marey'den "kronogramlar"; 5)öğle vakti çekilmiş kum fotoğrafları, 7 ağustos 1945, kuattanara çöküntüsü, mısır; 6) max ernst'in "uçak yutan bahçeler"inin röprodüksiyonu; 7) hiroşima ve nagasaki'ye atılan atom bombaları "little boy" ve "fat boy" dan iç içe geçen sekanslar. travis işini bitirdikten sonra pencereye döndü. beyaz pontiac, her zamanki gibi, o kalabalık park yerinde travis'in ofisinin tam aşağısında yer bulmaya başlamıştı. içindeki iki kişi arabanın renkli ön camından travis'i izliyordu.

    "ruhsal bir çöküşe dair notlar" üzerine yazarın yorumu:

    vahşet sergisi'ndeki listelerin çoğu serbest çağrışımla üretildi, ki bu da tekrarları açıklamakla birlikte, umuyorum, onları daha anlamlı kılıyor.
    "uçak yutan bahçeler." "tuzağa düşen uçakların enkazından filizlenen bitki örtüsünün sırası gelince silip süpürdüğü doymak bilmez bahçeler." max ernst, informal life (gayrı resmi hayat.) uçuş izni olmayan bir pilotun kabusu.
    peki neden beyaz pontiac? 60'ların ingiliz pop yıldızlarından dickie valentine kızını her gün beyaz bir pontiac'la benim çocuklarımın da gittiği, shepperton'ın film stüdyolarının yanındaki okula bırakırdı. arabanın bütün o amerikan filmlerinden çıkıp sakin televizyon banliyölerine yayılan güçlü bir ikonik bir havası vardı. valentine çok geçmeden bir araba kazasında öldü. tesadüf, 1969 yılında londra'da new arts laboratory'de açılan, kaza yapan arabaları topladığım sergimin yıldızlarından biri de kaza sonucu akordeyona dönen bir pontiac'tı.
  • vahşet sergisi'nden:

    blastulanın kayıp simetrisi. "kendi bilincinin gerçeğini kabullenmedeki gönülsüzlüğü" diye yazdı dr.nathan, "zaman ve uzamın dolaysız bağlamına dair belli konumsal sıkıntıları yansıtıyor olabilir. bir merdiven boşluğunun dik açılı spirali ona biyoloji aleminin kimyasındaki benzer eğimleri anımsatabilir. bu ileri raddelere taşınabilir; örneğin hilton oteli'in çıkıntılı balkonları travis'in zihninde ölmek üzere olan film yıldızı elizabeth taylor'ın kayıp solungaç yarıklarıyla özdeşleşmiş durumda. travis'in düşüncelerinin çoğu 'blastula'nın kayıp simetrisi' diye ifade ettiği şeyle, yani bütün düzlemlerdeki kusursuz simetriyi koruyabilecek son yapı olan ceninin ilk habercisiyle ilgili. kendi bedenlerimizin yalnızca dikey eksene değil, yatay eksene ilişkin de simetrik rudimentler gizlediği fikri geldi travis'in aklına. goethe'nin, kafatasının değişikliğe uğramış omurlardan oluştuğunu ileri süren görüşünü anımsatıyor bu; benzer şekilde leğenkemiği de kayıp bir sakral kafatasının kalıntılarından ibaret olabilir. akciğer ve böbrek histolojileri arasındaki benzerlik uzun zamandır dikkat çekmekte. solunum ve urino-genital işlevlerdeki diğer benzerlikler de akla geliyor, hem popüler mitolojide (burnun ve penisin boyutları arasındaki varsayılan denklik) hem de psikanalitik simgecilikte ('gözlerin', testis anlamındaki yaygın kullanımı) özel bir yeri var bunun. neticede, görünüşe göre travis'in etrafındaki dünya'nın hacimlerine ve geometrisine karşı aşırı hassasiyeti ve bunların dolaysız bir biçimde psikolojik ilişkilere çevrilmesi, blastula'nın kusursuz simetrisini ve 'amniyotik dönüşün mitolojisi'nin kabulünü tekrar yaşatacak simetrik bir dünya'ya dönmeye yönelik gecikmiş bir çabayı yansıtıyor olabilir. ona göre üçüncü dünya savaşı nihai özyıkımı ve asimetrik dünya'nın dengesizliğini temsil ediyor. ınsan organizmasıysa gönülsüzce izlediği bir vahşet sergisi..."

    yazarın bu metinle ile ilgili notları:

    elizabeth taylor, kleopatra'nın çekimleri boyunca hilton'da kalmış, bu sırada zatürreeye yakalanmış ve kendisine traekotomi yapılmıştır. hilton'un balkonları travis'e film yıldızı'nın kayıp solungaç yarıklarını hatırlatıyor (ve cenin halindeyken hepimizde peydahlanıyor bu yarıklar, biyolojik geçmişimizi kısaca yinelediğimiz dönemde)
  • devasa yüz: dr nathan koruganın eğimli duvarlarına çizilmiş kocaman bir koyu renkli saçlı kadın resmini dikkatle inceleyerek kanalizasyon borusu boyunca topallıyordu. resim devasa ölçülerde büyütülmüştü. sağında kalan, tenis kortu büyüklüğündeki duvar sağ göz ve elmacık kemiğinden biraz fazlasını kapsıyordu. hastanenin çevresinde gördüğü panolardan tanıdı kadını: sinema oyuncusu elizabeth taylor. yine de bu resimlerde devasa replikalardan fazlası vardı. film yıldızı'nın kimliğiyle onun uzak yansımaları olan seyircileri arasındaki ilişkiyi somutlaştıran denklemlerdi bunlar. yaşamlarının düzlemleri eğri açılarda birbirine bağlanıyordu, kişisel mitlerin ticari kozmolojilerle birleşen parçaları. yaşamlarını yönlendiren tanrıça rolüyle film yıldızı, bilinçlerine açılan geçitlerde kullanacakları formülleri sunmuştu. margaret travis'in rolüyse muğlaktı. travis bir şekilde ilişkilendirmeye girişecekti karısının o tanıdık geometrili bedeniyle film yıldızınınkini, kimliklerini zaman'ın ve mekanın öğelerine karıştığı noktaya dek niceleyecekti. dr. nathan açıktaki bir geçidi açıp sonraki ambara vardı. koyu renkli dekolteye yaslandı, projektörler koruganların arasında ışımaya başlayınca ayakkabılarını giydi. "hayır..."patlama akşamı aydınlattığında dr nathan havaalanı'na doğru yürüyordu aksayarak.

    j g ballard'ın "devasa yüz" üzerine notları:
    eski usül hollywood aktrislerinin sonuncusu olan elizabeth taylor, bu metnin yazılmasını takip eden yirmi yıl boyunca popüler imgelemdeki yerini korumayı başardı. bu kitapta adı geçen meşhurların hemen hepsiyle paylaştığı bir özellik bu (bunda hiç bir katkımın olmadığını belirtmeliyim): marilyn monroe, reagan, jackie kennedy ve diğerleri. 1960'larda kişisel ve kamusal fantezi birbiriyle çarpıştı; bu, daha önce benzerine rastlanmamış ve, eğer bir daha gerçekleşecekse bile, yıllarca beklememiz gerektirecek bir durumdu. halkın hollywood rüyasıyla 60'ların hiper-uyarılmış televizyon izleyicisinin özel imgelemi birbirine karışmıştı ilk kez. ınsanlar zaman zaman "vahşet sergisi"ne devam kitabı yazmamı öneriyor ama artık ünlülere bakışımız değişti; meryl streep ya da prenses di hakkında yazdığımı düşünemiyorum bile. margaret thatcher'ın su götürmez gizemiyse kendi inşası olan personasındaki tasarım hatalarını yansıtıyor sanki. ınsan ister istemez bu üçünün etrafına cinsel fanteziler örmeye başlıyor ama imgelem çok geçmeden soluyor. taylor'un aksine, ışık saçmıyor onlar.
    yaşanan bir tür "meşhur banalleşmesi": besleyiciliği hazır çorbalarınkini geçmeyen, kullanıma hazır, şipşak şöhretler sunuluyor artık bize. warhol'un ekran çıktıları bu süreci iş başında gözler önüne seriyor. yaptığı marilyn monroe ve jackie kennedy portreleri, bu umutsuz kadınların hayatlarındaki trajediyi kuruturken, day-glo paleti onları boyama kitaplarının masum dünyasına geri döndürüyor.
  • "oto-erotik" ve "müstehcen manken" (j g ballard'ın vahşet sergisi adlı kitabının ikinci bölümü "ölüm üniversitesi"nden.)

    oto-erotik: talbot, catherine austen'in yatak odasında dinlenirken havaalanından otoban boyunca uçan helikopterleri dinledi. bir makine kıyametinin simgeleriydi bunlar, dairenin mobilyalarındaki bilinmeyen anıların çekirdeklerini tohumluyorlardı, konuşulmayan bağlılıkların işaretlerini. bakışlarını pencereden indirdi. catherine austin yatağa, talbot'un yanına oturdu. çıplak bedeni acayip bir sergi eşyası gibi öne eğikti; anatomisi steril yarıkla pörsük tümseğin birleşmesi. kadının sol meme ucunda çamur rengi areolasına dayadı avucunu. alt ve üst geçitlerin beton manzarası daha gerçek bir mevcudiyete vesile oluyordu, bir sinir aralığının geometrisine, kendi kas sisteminin örtük kimliğine.
    müstehcen manken: "yanına uzanayım mı?" sorusunu duymazdan gelerek kadının geniş kalçalarını inceledi talbot, artık dokunuş ve histen yoksun hatlarını. kadın, dışarıdan görülebilen menfezlerle donatılmış kauçuk bir mankenin, müstehcen bir mastürbasyon aletinin dokusuna sahipti şimdiden. talbot ayağa kalktığında kadının el çantasındaki diyaframı gördü, işe yaramaz 'cache-sexe'. helikopterleri dinledi. zihninin sınırları arasındaki görünmez bir iniş bölgesi'ne konmuşlardı sanki. geçen ay bin bir zahmetle yaptığı heykel yükseliyordu garajın çatısında; camdan yüzlerini güneşe tutan metal telsiz antenleri, laboratuvardan aldığı hastalıklı spinal seviye slaylatları. kuasarların zaman-müzikleri eşliğinde gökyüzünü izledi bütün gece.

    j g ballard'ın "müstehcen manken" hakkındaki notları:
    kuasarların zaman müzikleri. bu gezegene uzaydan devasa miktarda radyo dalgası geliyor, evrenin öbür ucundan çıkıp muazzam mesafeler katederek. bu mesajların bir anlamı olmadığını kabullenmek zor; ama muhtemelen durum bu; yıldızların nükleer süreçlerinin zahiri işaretlerinden fazlası değiller. yine de solmuyor umutlar: bir gün bu mesajların şifreleri çözülecek ve bulacağımız, galaksiler arası faks hizmetleri değil, kendiliğinden oluşan bir koro müziği, naif bir elektromanyetik mimari, felsefi bir dizgenin iptidai söz dizimi olacak, dalgaların kumsallara çizdiği desenler kadar anlamsız ama onlar kadar güven verici.
    zihninde eşyaları montajlayarak basit bir anten inşa etti talbot, artık geceleri zamanın şarkısını mırıldanan gökyüzünü, kainatın görünmez güçlerinin seslerini duyabiliyor.
  • çarpışma adlı kitabını bilinçli olarak yarım bıraktığım yazar. 211 sayfalık kitabı 140. sayfasında bırakmak zorunda kaldım. yanık motor kokan kitabın yağlı sayfalarında mekanik ile erotizmi birleştirmiş. detaylı anlatımı gayet de çarpıcı, sahneler gözümde canlandığında belleğimde kalan imaj beni trafikte yoruyordu. ister sürücü olayım ister yaya. kitabı bırakmamdaki en büyük etken budur.

    bu noktadan bakıldığında ballard benim zihnimdeki amacına ulaşmış bulunmakta. üslubu ve detayları gösterme başarısıyla büyülemesine gerçek hayatta daha fazla katlanamadım diyebilirim.