şükela:  tümü | bugün
  • çoğunlukla yokailerin konu edildiği sözlü edebiyat ürünleridir.

    karakter, tema ve olay örgülerini genel olarak eğlenceli bulmakla beraber bu masalların sonları bana hep hayal kırıklığı yaşatmıştır. çin masallarından (doğal olarak) fazlasıyla etkilenmiştir.
  • (bkz: yukar)
  • güzel bir örneği "maymunların buda'sı" olan masallardır.

    bir zamanlar bir büyükbaba ile bir büyükanne varmış. kuşlar olmasaymış, yaşamlarından memnun yaşayabilirlermiş. büyükbaba küçük tarlasında sevgiyle çalışıp bütün ayrık otlarını özenle temizlese de doymak bilmeyen kuşlar gelip bütün filizleri yermiş. büyükbaba hiçbir zaman umduğu ürünü alamazmış. geceleri bile yatağında bir o yana, bir bu yana döner dururmuş. düşünde dev gibi kuşların tarlasına üşüştüğünü, bütün ekinleri son tanesine kadar yediklerini görürmüş. sabah terden sırılsıklam ve yorgun uyanırmış.

    "böyle sürdüremeyiz. bana yiyecek bir şeyler hazırla. sende vardır, renkli birkaç çaput bul. korkuluk gibi giyineceğim. bakalım, kuşları korkutabilecek miyim!" demiş büyükbaba yine uykusuz geçen bir geceden sonra.

    büyükanne darı köfteleri pişirmiş. çaputlar bulmak için sandıklarının kıyısını, köşesini karıştırmış. büyükbaba giyinmiş. öyle güzel bir korkuluk olmuş ki görecekmişsiniz! bir sürü ponponlu yeşil bir başlık, beyaz, siyah, mavi bez parçalarından yapılmış ve koca koca çiçekli bir ceketle bir tünik, kemer olarak da kırmızı bir eşarp. bu gülünç giysisiyle büyükbaba tarlasının ortasında durmuş ve kollarını sallayarak çaputlara tam anlamıyla vals yaptırmış. bir o, bir bu ayağı üstünde sekiyormuş. gerçekten, tek kuş bile tarlanın üstünde uçmaya, en minik taneyi yemeye cesaret edememiş.
    "size kim olduğumu göstereceğim. sizi gidi pis boğazlar! bundan böyle tohumlarımı zıkkımlanamayacaksınız."

    buluşu büyükbabanın pek hoşuna gitmiş.

    güneş gökyüzünde ağır ağır yükseliyormuş. büyükbaba kollarını gittikçe daha gevşek bir biçimde sallıyormuş. bir o ayağı, bir bu ayağı üstünde giderek daha ağır bir şekilde sallanıyormuş.

    "epey kovaladım kuşları. güç toplamak için artık biraz oturabilirim", demiş sonunda.
    bağdaş kurup oturmuş, çıkınından bir köfte almış, yer yemez kollan dizlerine, başı göğsüne düşmüş. başlamış derin bir şekilde uyumaya.

    sıcak bir yaz günüymüş, güneş pırıl pırıl parlıyormuş, çevrede çıt yokmuş. kuşlar gölgeye sığınmış. büyükbaba derin derin uyuyormuş.

    birden bir maymun sürüsü çığlıklar kopararak ormandan çıkmış. önce merakla çevrelerine bakınmışlar. maymunlardan biri diğerlerinden daha çok şamata koparıyormuş. rengârenk çaputlar giyinmiş, tarlasının kıyısında duran büyükbabayı farketmiş, arkadaşlarını çağırmış. garip yaşlının çevresini sarmışlar. gitgide yaklaşıyorlarmış. o rengârenk şey kımıldayacak olsa, kaçıp gideceklermiş. ama büyükbaba derin bir uykudaymış, olanların bilincinde değilmiş. o öyle kımıldamadan durunca maymunlara cesaret gelmiş. içlerinden biri çıkınını kapmış ve köfteleri çıkarmış. bir anda yutmuşlar köfteleri.

    sonra yaşlıca bir maymun büyükbabaya iyice yaklaşmış ve onu dikkatle inceledikten sonra: "bu ne biliyor musunuz?" demiş ötekilere. "bu buda'nın yeni bir heykeli olmalı, köfteler de adak olarak getirilmiştir."

    "haklısın, buda'nın yeni bir heykeli olmalı. ne kadar güzel, hiç böyle bir buda görmedim", demiş bir başka maymun rengârenk çaputlara hayranlıkla hafifçe dokunarak.

    maymunların artık hiç korkusu kalmamış. çığlıklar koparıyor, gürültü kıyamet bağrışıyor, çaput ve ponponları çekiştirip duruyorlarmış.

    sonunda en yaşlıları bir öneride bulunmuş: "bu buda'yı tapınağımıza götürelim. bu kadar olağanüstü bir budamız olduğunu görünce öteki hayvanlar bizi kıskanacak."
    maymunlar bu öneriye bayılmış. bazıları elele tutuşarak bir sedye oluşturmuş, ötekiler de buda'yı dikkatle sedyenin üstüne yerleştirmiş. eh, en sonunda büyükbaba gürültüye uyanmış. maymunların kendisiyle ilgili söylediklerini hep işitmiş. iyice meraklanmış. maymunların kendisini nereye götüreceklerini bilmek istiyormuş. "sanki tahtadanmışım gibi öylece duracağım", demiş kendi

    kendine. "onlara hiçbir şey belli etmeyeceğim. bu çılgın macerayı anlatınca büyükanne kim bilir ne kadar şaşıracak!"

    budayı taşıyan maymunlar sakınarak yürüyormuş. ırmağın kıyısına varınca bir süre bir yavlan aramışlar. muhteşem budalarının ıslanmasını istemiyorlarmış. sonunda bir yavlan bulmuşlar ve usulca suya girmişler. bu kadar güzel budalan olduğu için şarkı söylemeye başlamışlar. şarkıyı her maymun kendi kafasına göre söylüyormuş. ama şarkı doğrusu pek hoşlarına gidiyormuş.

    "adımlara dikkat aman buda ıslanmasın. hey hey, adımlara dikkat."
    maymunlardan biri şarkısını kesip bağırmış: "buda'yı iyice yukarı kaldırın. sizin kuyruğunuz ıslansa da önemli değil, yeter ki buda'nın kuyruğu ıslanmasın."
    bir yandan da ıslanmasın diye kendi kuyruğunu havada tutuyormuş.

    büyükbaba kahkahalarla gülmemek için kendisini zor tutuyormuş. maymunların rahat etmesi için bu kadar telaşlanmasını görmek çok garipmiş!

    sonunda ırmağı geçip kızılca kıyametler kopararak kıyıya çıkmışlar ve büyükbabayı dağın ta tepesindeki tapınaklarına götürmüşler. doğrusunu söylemek gerekirse, burası bir tapınak değil, daha çok derin bir mağaraymış. sunak olarak maymunların kuşkusuz yıkık bir tapınaktan aldıkları ağaçtan eski bir parça varmış.

    maymunlar muhteşem budalarını yerleştirmiş. ona bir yakından bakıyor, bir mağaranın girişinde durup bağrışıyorlarmış: "işte budaların en muhteşemi! dünyada eşi benzeri yok!"

    sonunda, buda'nın oradan hoşnut kalmasını sağlamak için adaklar sunmaları gerektiğini düşünmüşler. anında, her biri bir yana dağılmış buda'ya yaraşır bir armağan bulmak için. aradan birkaç saat geçmiş; maymunlar bir bir mağaraya dönmüş. herkes ne bulduysa, tahta parçasının üstüne bırakmış. adaklarını sunarken yere kapanıyor ve titrek bir sesle şarkı söylüyorlarmış: "ey ulu buda, şu zavallı maymunun armağanını kabul buyur."

    kimi bir avuç ceviz, kimi özsu dolu bir kök bırakıyormuş. hatta maymunun biri kuşkusuz bir tüccardan ya da dalgın bir hacıdan aşırdığı bir altını getirmiş. kimi kırılmış bir yelpaze ya da renkli cam kırıkları, kısaca her biri kendisince sahip olduğu en değerli şeyi buda'ya getirmiş. kuyruğun ardı arkası gelmiyor, sunakta gittikçe adaklar yığılmaya başlıyormuş. kımıldamadan durmaktan zavallı büyükbabanın her yanı ağrıyormuş. ama kendini ele vermek istemiyormuş. o zaman başına neler geleceği hiç belli olmazmış. bütün bunların nasıl biteceğini görmek için, sabırla bekliyormuş. maymunlar bir süre daha mağarada kalmış, sonra yeni buda ile ilgilenmemeye başlamış. yeniden bir başka eğlence bulmak için ormana gitmişler. ormanda çığlıklarının arkası kesilince her yanı tutulmuş olan büyükbaba sunaktan inmiş "biraz daha dursaydım, gerçekten tahtadan bir buda haline gelecektim hani!" demiş.

    işine yarayacak bütün armağanları, özellikle de altın parayı toplamış. hiç bu kadar iri altın para görmemiş. olabildiğince çabuk terketmiş mağarayı; çünkü maymunlarla bir daha karşılaşmak istemiyormuş. şehre varınca altını bozdurmuş. kendisine ve büyükanneye bir kışlık, bir yazlık kimono almış. kocaman bir kutu şekerleme satın almış.

    güzel bir ziyafet çekmişler. büyükanneye maymunların kendisini ırmaktan nasıl geçirdiklerini, ıslanmasından nasıl korktuklarını anlatınca büyükanne gülmekten katılmış. büyükbaba durmadan maymunların şarkısını tekrarlamak, ulu budanın önünde nasıl yere kapandıklarını göstermek zorunda kalıyormuş.
    kahkahaları kıskanç komşu kadının dikkatini çekmiş. kadın kapılarına gelmiş ve:
    "yalnız mısınız?" diye sormuş.

    "buyurun", diyerek büyükbaba ve büyükanne onu davet etmişler. şehirden getirdiği şekerlemelerden ikram etmişler. kıskançlıktan solmuş yüzünde sahte bir gülümsemeyle "neyi kutluyorsunuz?" diye sormuş kadın.

    büyükbaba macerasını anlatmış ve ona yeni kimonolarını göstermiş.
    bütün bunları öğrenince komşu kadın hemen evine koşmuş. sabırsızlıkla kocasının eve dönmesini beklemiş. adam daha sandaletlerini çıkarmadan "beni iyi dinle", demiş, "yarın sabah olur olmaz bir korkuluk giysisiyle tarlaya gideceksin. bak, komşumuz ne kadar şanslı. oysa hımbılın teki! ama sen daha fazlasını getirebilirsin."
    bir susmamış ki kocası bütün olayı baştan sona dinleyebilsin! kimonoluk canım kumaşı almış ve parça parça yırtmış. ertesi gün kocasını bunlarla korkuluk gibi giydirmiş. "hah, şimdi tarlaya git ve maymunları bekle."

    komşu gitmiş ama bir gün önce büyükbabanın yaptığı gibi tarlanın ortasında durup kuşları kovalamak için kollarını sallamak zorunda değilmiş. hemen tarlanın

    kenarına bağdaş kurup yerleşmiş. ellerini dizlerine koymuş ve derin bir düşünceye dalmış gibi başını eğmiş. başlamış maymunları beklemeye. uzun zaman beklemek zorunda kalmış. tam uykuya dalacakken birden ormanının dışına fırlayan maymunların çığlıklarını işitmiş.

    "işte, bakın, buda geri dönmüş. bugün dünkü gibi şatafatlı giyinmemiş. ama önemi yok! onu yine de tapınağımıza götüreceğiz."

    bir kez daha elleriyle sedye oluşturmuşlar, komşuyu sedyenin üstüne yerleştirmiş ve özenle götürmüşler. yaşlı adamcağız kendisini pek rahat hissetmiyormuş. doğrusu maymunların çığlıklarına zor katlanıyormuş. ama zengin olmak için her şeye razıymış.

    ırmağın kıyısına varınca maymunlar bir yavlan aramaya koyulmuş ve şarkılarına başlamış: "adımlara dikkat aman buda ıslanmasın. hey hey, adımlara dikkat."
    "çığlıkları şarkı sanıyorlar", demiş komşu içinden. kahkahalarla gülmemek için kendisini zor tutuyormuş. ama ırmağın ortasına gelince, "sizin kuyruğunuz ıslanırsa ıslansın, yeter ki buda'nın kuyruğu ıslanmasın", diye bağırmışlar. işte o zaman yaşlı artık kendisini tutamamış, başlamış kahkahalarla gülmeye.

    "bu bir buda değil, bir insan, bir düzenbaz", diye bağırmış maymunlar. öfkelenip komşuyu suya atmışlar. çığlıklar atarak ormanda kaybolmuşlar. akıntı adamı sürüklüyormuş. son saatinin geldiğini sanmış. ama suya sarkan bir söğüt ağacının dallarına tutunmayı ve kıyıya çıkmayı başarmış. iliklerine kadar ıslanmış; bez parçalan vücudundan sarkıyor, bacaklarına dolanıyor, yürümesini engelliyormuş. bu gülünç giysiyle köyde rezil olurmuş! çalılıklara saklanmış ve akmamın olmasını beklemiş. akşam geç saatte evine doğru yola çıkmış. "bari komşu ile karşılaşmasam, çok utanırım!" demiş köy görününce. köye daha çabuk varmak için koşmaya başlamış.

    karısı çitin yanında durmuş, saatlerdir yolunu gözlüyormuş. koşa koşa geldiğini görünce sevinerek "o ötekinden daha fazla almıştır", demiş kendi kendine. "bunu söylemek için acele ediyor. kendimize neler neler satın alacağız." daha kocası ulaşmadan üstündeki giysileri çekip çıkarmış ve kocasınınkilerle birlikte ateşe atmış. "bu eski püskü şeyleri gözüm görmesin. kendimize göz kamaştırıcı giysiler alacağız."
    eee, neden olmasın! göz kamaştırıcı giysilermiş! komşuları acıyıp eski kimonolarını vermeseymiş, neredeyse çırılçıplak dolaşacaklarmış.

    bu çeviriyi doruk yayınlarının japon masalları kitabından aldım. benzeri bir çok güzel masal için kitabı alabilirsiniz. çocuklarına içeriğinde sürekli prensesler ve dramatik aşk hikayeleri olmayan kitaplar arayanlar için ideal. en azından beyin sulandırmıyorlar.