şükela:  tümü | bugün sorunsallar (3)
  • çalışkanlıkları yüzünden övülmesi aslında çok acıklı gerçekleri barındıran ülke... az evvel, japonya üzerine epeyce konuştuktan sonra, şu entry'yi yazma ihtiyacı duydum.

    konu, neden japon gençlerinin geleneklerine bağlı olmadığı, hiroshima anıtı gibi yerlerde şakalar yapabilecek kadar milli hislerden uzak olduğundan açıldı (oraya gidip orayı gezmiş birisi bu soruyu yöneltti), ben de, kısaca açıklamaya çalıştım. elbette bahsettiğimiz şeyin sebebi gencime göre değişebilir, insanların duyguları aynı olsa da sebepleri kişiden kişiye değişir. lakin benim gördüklerim içinde, yaş gruplarına göre de sebep değişiyor. şöyle anlatayım, orta yaşlı insanlar zaten kesinlikle gülmüyorlar, ciddi duruyorlar, ama aslında çoğu çok da dikkate almıyorlar, sadece öyle durmaları gerektiğini düşündükleri için öyle ciddi duranları da var...

    bizzat nagasakili bir kız arkadaş, ailesinin ona küçükken hiroshima ve nagasaki bombalamalarını hiç anlatmadıklarını söyledi, onu amerikalılara karşı düşmanca bir hisle yetiştirmek istememişler. "şu anki amerikalıların ne suçu var, bunu yapan onların atalarıydı, biz şimdi amerikalılarla dostça yaşamak istiyoruz, düşmanlıkları körüklemenin alemi yok" diye düşünüyorlarmış. 30 yaş civarına kadar bu düşünceler hakim. (bugün 35 diyelim.)

    lakin sonraki nesil (15-23 arası diyelim kabaca) artık bu olayı birebir yaşayanlar tarafından yetiştirilmediler. bu olayları hatırlayanlar belki büyük anne-babalardı ve çoğu öldü. hatırlamayan neslin çocukları olan gençler, zaten olaya önce nötr başlıyorlar, bir önceki nesil kadar bile duyarlı değiller (en basiti o bombalamalarda ailelerinden kimler öldü bilmiyorlar). lakin sonrasında, okulda olsun, filmlerle olsun, popüler kültür ögeleriyle olsun bu olay onlara anlatılıyor. işte burada bir ters tepme durumu yaşanıyor, bu nesil olayları hiç bilmediği, tamamen güncel, melez bir amerikan-japon kültüründe yetiştiği için (japonların hâlâ bütün kültürel geleneklerine çok bağlı olduğunu düşünenlerin en son 1970'lerde yapılmış araştırmaları okuduklarını düşünüyorum. zira şu an orta yaşlı olanlardan sonraki nesiller için bunu söylemek çok mümkün değil), sonrasında "aman kültürüne uzak kalmasın" deyip iyice abartıyorlar bunları anlatmayı bazen ve sonuçta çocuklarda "ulan amma abarttınız, siz de pearl harbour baskını yapmışsınız ama, yettiniz artık!" dercesine bir tepki gelişiyor. belki anlatılanların abartılı olduğunu düşünüyor, belki de içine doğdukları amerikan kültürüne toz kondurmak istemiyorlar.

    neden? çünkü japon kültürü hayal bile edemeyeceğiniz kadar baskıcıdır, aileler evlatlarını çizginin dışına çıktıkları anda reddeder ve mirastan mahrum ederler. oysa çocuklar amerikan kültürünün çok daha esnek, yumuşak ve "affedici" olduğunu düşünüyor, belki de kendilerini bir taraf tutmak zorunda hissediyorlar. bu hissiyat da kimi zaman "japon değerleriyle dalga geçmek, onlara karşı çıkmak" şeklinde dışarı vuruyor kendini. bazıları gerçekten umursamıyor, o yüzden dalga geçmekte sakınca görmüyor "her şeyle dalga geçilebilir, ne var ki bunda?" diyerek, bazıları az da olsa milliyetçi hisler hissediyorsa bile ekseriyetle bundan utanıyor ve bastırmak için dalga geçiyor. ama genel olarak, gerçekten umursamayanlar çoğunlukta... "düşmanlıkları körüklememek için kötü anıları anlatmamak" bence de çok pozitif, ama insanoğlu matematiğe gelmiyor, "şöyle yaparsam böyle olur" denemiyor. bu sefer de, belki o anıları dinlemedikleri için, bu tarz anılarla karşılaşınca inanmayıp, abartılı bulma eğilimi ortaya çıkabiliyor.

    genel anlamda, çocuklar japon kültüründen sıkılmış ya da utanıyor oluyorlar, haliyle japon kültürüne dair pek çok şeyle dalga geçiyorlar, hiroshima ve nagasaki'de ölenler için yapılan anıtlarla dalga geçmek belki de bunun en uç noktası, ama kıyafetlerden yemeğe, her şeyle dalga geçiyorlar. binlerce japon, her sene göz ameliyatı olarak çekik gözlerinden kurtulmak, "batılı" gibi gözükmek istiyor (buna bayağı üzülüyorum aslında, insanın fiziksel görüntüsünden utanması sırf çekik gözlü diye... insanın aklı zor alıyor...)

    anlayacağınız bunlar bir bütün. japonya'da gençler çok zor bir üniversiteye giriş sınavından geçerler, iyi bir üniversiteye girebilmek için 1200-1500 kanji ezberlemeleri gerekir (lakin girdikten sonra mezun olmak bir o kadar kolaymış diyorlar). üniversiteye giriş sınavından önceki bir kaç yıl ve üniversite yılları, baskı altında olmadıkları belki de tek dönemdir. özellikle iyi bir üniversiteye kapağı attıktan sonra, aileleri 4 yıllığına onlara baskı yapmaktan vazgeçer, saçlarını acayip şekillerde kesen/boyayan, o meşhur metro istasyonlarında karşılaşılan çılgın giyinmiş japon gençleri filan işte o güruhtandır. (harajuku girls konsepti azaldı gerçi, bir ara lolita dedikleri victorian style giyinme modası yükseldi, aşırı derecede solaryuma yanıp sonda panda makyajı yapanlar vardı, onlar da artık çok yok. peluş tulumlar giyip aşırı sevimli görünen ama aslında çeteleşen, kavga eden, dayak atan gençler vardı mesela. peluş tulum ve çete, kırk yıl düşünse insanın aklında yan yana gelmiyor, ama oluyor. bu da bir tür "japon yaratıcılığı" olsa gerek. sonuçta kalıplara karşı çıkma, yerleşik güzellik algısına isyan etme veya onu başka şekilde kurgulama başka başka formlar altında sürekli yeniden beliriyor. öz aynı, biçim farklı: japon toplumunun istek ve beklentilerine "ters" şeyler yapma, isyanını bu şekilde belirtme ihtiyacı...) ancak bu çılgın gençler, 4 senenin sonunda sihirli değnek değmişçesine çok "cici" hanımlara-beylere dönüşüp iş hayatına atılırlar. çünkü eğer bu döngüye uymazlarsa aileleri tarafından reddedilirler, özellikle tokyo böyleleriyle dolu. istediklerini yapmasına izin vermeyen, her bireyden inanılmaz başarılı olmasını bekleyen japon kültürü gençleri ezer. japonya dünyada intihar oranının en yüksek olduğu yerlerden biridir, oysa herkes norveç'i filan bilir.
    (istatistikler değişmiş, güncel olarak kontrol ediniz.) aynı şekilde alkolizm sorunu da japon hükümetinin en çok uğraştığı sorun, ülkede herkes deli gibi çalışıyor, işten çıkınca ise alkole sarılıyor, çünkü insanlar mutsuz...( çok şık takım elbiseleriyle oturup başta gülüşerek içen, sonra naralar atarak veya sızarak geceyi tamamlayan ve bunu neredeyse her gün yapan genç profesyonellerden bahsediyoruz. işe git-iç-uyu, evli ve çocukluysan tek fark hafta içi şehirde hafta sonu evinde kal.)

    japon kültürü, genel manada belki bizim ikiyüzlü ya da ölümüne kibar diyebileceğimiz bir tarza sahip. bu kültür, bizdeki lafın tam aksine "göründüğün gibi olmamalısın ya da olduğun gibi görünmemelisin" düsturu üzerine kuruludur. içinizde berbat biri olabilirsiniz, toplum kurallarına uyduğunuz sürece sorun değildir. ya da harika bir insan olabilirsiniz, şekle uymadığınız sürece beş para etmez. yabancı gözüyle hayran olunan "düzenli, nazik, saygılı insanların ülkesi", o kültürün içine doğanlar için bir cenderedir; şekil, daima içerikten önce gelir. bu durum, onları sanat ve işte başarılı yapar; fakat kişisel hayatta, mutsuz, tatminsiz, sürekli ailesini onurlandırması gerektiğini, şirketini utandırmaması gerektiğini düşünen insanlar yaratır. bizim çok mana veremediğimiz seppuku (popüler adıyla harakiri) uygulaması esasen bunun bir yansımasıdır (zannedildiği gibi her japon yapamaz, sadece imparator tarafından izin verilen askeri soylular yapabilir gerçi ya, neyse o ayrı mesele.) onurunu yitiren, başarısızlığa uğrayan insanların özürü yerine geçer, canını alarak onurunu temizler. (başarısız olan mühendis intihar edince bu yüzden ediyor. o başarısızlığın ona öylesine bir utanç yüklediğini düşünüyor ki bununla yaşayamıyor.)

    lakin artık savaş soyluları olmadığı için, daha güncel ölümler var; mesela kendilerini trenin önüne atan japonlar. (sonrasında meşhur "intihar ormanı" gerçeği de ortaya çıktı.) üstelik, seppuku dışında intihar da gayet başarısız bir durum olarak görüldüğü, intihar edenler aşağılandığı için, tren şirketleri intihar edenler yüzünden seferler aksadı diye intihar edenlerin ailesine tazminat davası açabiliyor! (aynısı türkiye'de olsa sanırım linç ederler...) keza, içinde birinin kendini astığı ev, bir daha asla alıcı/kiracı bulamayabiliyor, çünkü o başarısızlığın yahut başarısızlığı getiren kötü şansın yeni sahiplere bulaşabileceğine inananlar var. (bu evleri kiralarının düşük olmasından ayırt etmek mümkün. tabii durum, bu hurafeye inanmayan yabancılara yarar genelde.)

    kısaca japonya, birbirinden mutsuz, günde 13-14 saat çalışan, sonra kazandığı parayla çocuklarını en iyi okullara gönderip onları da aynı cendereye sokan, dışarıdan bakınca zengin ve müreffeh, kibar insanların yaşadığı, içeriden bakınca ise cehennemin farklı bir boyutunu yaşatan bir ülke...

    ben bir japon olmadığımdan, bunlar bana her halde güzel gelir, garipliği onu daha ilginç yapar. zaten öyle olduğu için bu ülkeyle ilgili çalışmak istemiştim: "japonya balina gibidir: denizde yaşar ama balık değildir; balığa benzer ama memelidir." -umesao tadao

    sonuçta, en baştaki soruya dönelim: japon gençleri niçin bu kadar umursamaz olabiliyor? bence baskıcı çocukluk ve baskıcı iş hayatı arasında kalan dilimde, kendilerince eğlenebildikleri tek vakitte japon kültürüne dair ne varsa onla dalga geçiyorlar. çünkü biliyorlar ki o kültür onları da öğütecek ve karşı koymaya çalışmak direkt toplumsal reddedilişi getiriyor. bence japonların hali bayaa acıklı...

    ekleme: bu entry'yi 2012'de yazmıştım, japonya ile ilgili çalışmaya başladığım zamanlardan sonra. tabii ki benim japonya üzerine okumaya başladığım dönemle şimdiki arasında değişenler oldu, yaşam tarzına tepki gösterme biçimlerinden istatistiklere dek elbette birçok şey değişti. aklıma gelenleri güncelledim de. yalnız bazı "japon fan"larının hoşuna gitmemiş yazdıklarım, eh yapabileceğim bir şey yok, japon kültürü animelerden ibaret değil. japon kültürü hakkında değerlendirme yapmak için her yönden fikir edinmek gerekir, zira japonya'da yaşayan ("tencerenin içinde kaynayan kurbağa") içinde bulunduğu duruma farklı gözlerle bakarken, japonya'nın dışında çıkıp amerika ve avrupa'da yıllarca yaşamış, kendi kültürüyle diğer kültürleri karşılaştırma imkanı bulmuş japon arkadaşım çok farklı şekilde bakabiliyor. keza japonca sınıfında birlikte japonca öğrendiğim çinlilerle, korelilerle, vietnamlılarla sohbet ederken, onların "japon" ve "japonya" hakkında anlattıklarına, algılarına baktığımda bambaşka bir pencereden olayı görüyordum. fakat tabii ki halkımız her konuda, o konuda çalışan insandan bile muhakkak daha bilgili olduğu için bol bol akıl vermekten geri durmaz. kendisinden farklı düşünüyorsam muhakkak ki konu hakkında bilgim eksik, yanlış, çarpıktır, tek kelime japonca bilmiyorumdur, hatta kültürünü eleştirdiğim için kesin japon düşmanıyımdır. bilimsel tarafsızlık mı? o nedir, yenir mi? kendimi gerekli kişilere ve kurumlara ispatlamış olmam bu tarz insanlar için hiçbir şey ifade etmez, çünkü onun gönlünü hoş edememişimdir. japonya'da konferansa mı kabul almışım, olsun, kendisi de japon olan ve çalışma alanı da bu konular olan insanlar çalışmalarımı mı beğenmişler, ona nesi ki... japon dili okuyan bir anda kendisini japon siyaseti, tarihi, sosyolojisi, antropolojisi, felsefesi hakkında da uzman ilan ediyor (mesela türk dili ve edebiyatı mezunlarına soracağım artık türk siyasal hayatıyla ilgili sorularımı. hem türkçeyi iyi biliyor hem de türkiye'de yaşıyorlar ne de olsa <3 -böyle kıyaslayınca ne kadar komik durumda olduklarını fark ederler umarım-) yahut japonya'da vakit geçirdiği için bir mühendis otomatik olarak o toplumu çok iyi analiz edebileceğini düşünüyor. sonuçta her türk'ün türkiye tarihi, kültürü, siyaseti uzmanı olarak ülkeyi her gün "aneliz" ettiği düşünülürse çok haklı, tabii ki japonya'da vakit geçirmek onu -alanı bu olmasa, eğitimi bunun üstüne olmasa da- mükemmel bir uzman kılacaktır, hiç şüphem yok bundan. * kendilerine yürekten başarılar diliyorum. lakin kusura bakmazlarsa eğer, japon olsun veya olmasın, ben alanı bu olan, bunun üstüne çalışan kişilerin görüşlerini dikkate almayı sürdüreceğim. * ha sizin bu alanlarda yayımlanmış çalışmanız varsa tabii haberdar edin, zevkle okurum. siz de sevdiğiniz insanları, ülkeleri, kültürleri eksileri ve artılarıyla bir bütün olarak kabul edebilmeyi öğrenirseniz, hayatınızın tamamı için çok iyi bir şey yapmış olursunuz, aksi halde sürekli bir inkâr edişle yaşamanız gerekiyor.
  • vakti zamanında clutter sorduydu "bu adamlar 1870'lerde batılılaşmaya başladılar. elde avuçta hiçbir şey yok. biz ta 1700'lerde başladık. coğrafi konumumuz, tarım potansiyelimiz, değerli madenlerimiz, stratejik ortaklıklar kurarak tabiri caizse ordumuzu batılı devlere satmamız, teknik gelişmeleri askeri vesilelerle edinegelmemiz gibi enstrümanlarımız vardı. bu adamlar ise 300 yıl boyunca kendilerini batılılara tamamen kapattıktan sonra tak diye açıyorlar ve bizim enstrümanlarımızdan da yoksunken nasıl, yani neyi satarak, neyi feda ederek 1908'de rusya'yı tokatlayacak noktaya geldiler?" diye...

    bildiğim kadarı ile anlatayım. evvela, tokugawa şogunluğunun kapıları yabancılara kapatarak kendi iktidarlarını sağlamlaştırmaya çalıştıkları açıktır. lakin bu demek değildi ki, japonya'da yabancı yoktu. bir miktar ispanyol, bazı cizvit papazları, bilhassa hollanda'dan tüccarlar ve misyonerler boldu esasen japonya'da. çünkü japonya'da, baharat, demir, altın yoksa da, onlardan daha değerli ticaret maddeleri vardı, ipek, porselen, inci. keza misyonerler için de altın madeniydi orası, çünkü insanların çoğu shinto ve budistti, bu iki inanç da başka inançları dışlamıyordu (hatta "dininiz nedir?" sorusuna "shinto, budizm ve hristiyanlık" diye cevap veren epeyce japon vardır, bakınız bozkurt güvenç, japon kültürü, iş bankası yayınları) haliyle, oraya giren yabancılar, beraberinde batı'nın bilgisini de getiriyordu. ian buruma, japonya'nın bu dönemlerde zannedilenden çok daha fazlasını bildiğini söyler. haliyle "bir anda zıpladı" durumu yok. bilgi yavaş yavaş depolanmaya başlamıştı 1600'lerden itibaren.

    sonrasında yabancılar sınır dışı edildi ve yeni yabancı kabulü çok kısıtlandı. fakat hollandalılar hep ayrıcalıklı kaldı, çünkü silah için yardım ediyorlardı. kendilerine ait sınırlı bir yaşama bölgesi vardı, oradan çıkmamaları kaydıyla önce şogunluk, ilerki zamanlarda meiji hükümetiyle yakın temasta oldular. meiji döneminin en önemli isimlerinden, sonradan "japon mucizesi" denen şeyi mümkün kılacak olan eğitim sistemini tasarlayan isimlerden yukichi fukuzawa nasıl ilim aşkıyla dur duraksız felemenkçe çalıştıklarını, özellikle tıp, askeriye ve askeri teknoloji alanlarındaki kitapları japonca'ya çevirdiklerini otobiyografisinde anlatır.

    yani meiji döneminden evvel başlayan bilgi birikimi, meiji restorasyonu ile şogunluğa el konulup, zaten var olan tenno(imparator)'nun askeri gücü de kendi eline alması ile bu bilgi aktif şekilde kullanılmaya başlanmıştı. başlanmıştı da, reform yapmak için paraya ihtiyaç olduğu muhakkak. peki japonya yetersiz kaynakları ile ihtiyacı olan parayı nasıl karşıladı?

    japonya fena halde şanslı bir ülke. yüzyıllar evvel nasıl denizdeki fırtına sayesinde iki kez moğol istilasından kurtulduysa ("kamikaze" "tanrının nefesi" demektir ve vaktiyle ülkeyi kurtarmış bu fırtınalara kamikaze denmiştir. şimdi neden intihar saldırısı yapan pilotlara kamikaze dendiğini daha rahat anlayabilirsiniz) yine şans japonya'ya yardım etmiş. efendim, ipek bildiğiniz üzere çok değerli ve pahalı bir ticaret malzemesi. çin ve japonya aptal değil elbet, ülkeden ipek böceklerinin çıkarılması yasak ("silk" filmini hatırlayın) "böcek bende, ben ondan kumaşı yapayım, gel öyle al" diyor. çünkü işlenmiş ürün her zaman daha kazançlı. fakat vakt-i zamanında, bir rahibin asasına ipek böceği yumurtası saklayarak avrupa'ya kaçırdığı söylenir, hikaye doğru mu bilinmez, ama avrupa'da da bu yıllarda artık ipek üretilebilmekteydi. fakat şans bu ya, 1860'lı yıllarda, osmanlı devleti'ni de etkileyen bir ipek böceği hastalığı baş göstermiş avrupa'da, bütün ipek böcekleri ölünce de, çaresiz tüm ipek tüccarları ipeklerini japonya'dan almak zorunda kalmışlar uzun süre... işte bu patlayan ipek ihracatı, japonya'ya reformlarında kullanmak üzere sıcak para sağlamış. üstelik, avrupa ile kurduğu bu ticaret ilişkisi, tekstil teknolojisindeki gelişmeleri de ülkeye sokmak açısından faydalı olmuş. sanayi devrimi'nden bildiğimiz üzere, ticarette ilk atılım hep tekstilden gelmiştir. ondan gelen para akılcı kullanıldığı takdirde, ingiltere, japonya gibi avantajlı konuma geçmek mümkündür. osmanlı ile kıyaslarsak durumu, osmanlı 1909-11 yılları arasında epi topu -ki tekstil mevcut durum içinde gene en güçlüsü osmanlı için- 17,550 ton el dokuması, 1000 ton sanayi dokuması üretebilmişken, japonya sadece 1913 yılında 56,350 ton kumaş üretmiş. bu alanda osmanlı'ya kıyasla ezici üstünlüğü açık. (rakamlar selçuk esenbel'den, "japonya ve türkiye çağdaşlaşma tarihi", çağdaş japonya'ya türkiye'den bakışlar, simurg yayınları, 1999)

    ha, tabii olay para kazanmakla bitmiyor. japonya'nın "mucize"si, bence parayı etkin kullanması. bunda sosyologlar, kıt kaynaklarla büyüyen, daima kendisini fakir bir ülke olarak gören japonya insanının, hiçbir şeyi çarçur etmeme alışkanlığının bu optimum dağılımı yaratabilmesini sağlayan yegane şey olduğunu söyliyor. oysa osmanlı'da israf en önde gelen şeylerden biriydi. hatta japonya ile ilgili şu örnek verilir "hiçbir ingiliz'in ülkesinden 'bizim küçük, mütevazı ülkemiz' diye bahsettiğini duyamazsınız. orası 'great britain'dır. halbuki ingiltere'den daha büyük bir ülkede yaşasa da, japonlar kendi ülkelerini ufak sayar. çünkü tam karşısında hindistan ve çin vardır. küçüklük kompleksi, japonları büyük olmaya itmiştir." ben de bu açıklamaya epeyce inanıyorum. keza kıt kaynaklar faktörü de önemli. istatistik bilimine en büyük katkıyı japonların yapmasının sebebi, hata payını hesaplamaya çalışmalarındandı, çünkü israf edecek kaynakları yoktu. kısaca japonya, bir şans sayesinde eline geçen paranın kıymetini bilmiş, özellikle eğitim başta olmak üzere, endüstri ve modernleşmeye yatırmıştır parasını... (sonrasında askeri modernleşme sonucu, küçüklük kompleksini parayla harmanlayan japonya'nın yelkeni emperyalizme kırması çok acıdır, fakat o bir başka entry'nin konusudur.)

    bundan sonra birçok başka detay daha var tabii başarıyı etkileyen. örneğin 1800'lerde avrupa'da 35 milyonluk ülke yok. japonya'nın ise 35 milyonluk, veba görmemiş, savaş görmemiş, yani yorgun ve bitkin olmayan bir nüfusu var. son savaş 1600 yılında derebeyleri arasındaki sekigahara savaşı ki, sonrasında tokugawa şogunluğu sayesinde pek çatışma olmamış. yani parasını savaşa yatıran avrupalı devletlerin sorunlarına sahip değil japonya. bu nüfusun kadın kesiminden yararlanmak için de 2. dünya savaşı'nı beklememiş bazı ülkeler gibi, kadınlara hemen ipek böcekçiliğinde çalışma izni çıkarılmış filan. sonra ada coğrafyası olmanın faydaları gereği, komşu çatışması pek yok, üstelik etrafındaki ülkelerden daha zengin ve merkezi, üniter bir yapısı var diğerlerine kıyasla. az bir azınlığı var, başlıca azınlıkları ainu ve koreliler (bkz: ainu/@polly jean) (bkz: koreli/@polly jean)

    yani meiji devrimi'ne dek, sömürgeci olmayan, birilerinin sömürgesi de olmayan, oldukça kendi halinde ve durgun bir devlet iken, 1858'de amerikalı komodor perry'nin "ziyareti" sonucu mecburen limanlarını dış ticarete açan, hatta buna bile ahlanıp vahlanan bir japonya'dan, sadece on yıl sonra, 1868'de meiji devrimi'ni yapıp "dünyanın gerçeği buysa, biz de bu gerçeğe uyacağız. düşmanlara yem olmamak için bilgi denen şeyi edinmeliyiz, hem de çok çabuk edinmeliyiz" diyen, profesörlere para verip ülkesine getiren, avrupa'ya öğrenci yollayan, teknolojiye para ayıran, ihracattan elde ettiği parayı savurmayan bir japonya görüyoruz. zaten japonya'nın, başka birçok kötü özelliğine rağmen, türkiye gibi ülkelerde "sevilmesi", "hayranlık uyandırması" da bu disiplin sonucu olsa gerek. yiğidi öldür hakkını ver demişler, kendi kültürleri gereği totalitarizme çok yatkın olsalar da, iş birlik olup çalışmaya gelince, aynı kültürün japonlara avantaj sağladığı kesin. ben olsam "alman disiplini" lafının yerine "japon disiplini" lafını koyardım. zira japonlarla kıyaslayınca almanlar çok gevşek kalırlar ^^ ama işte japonlar hep "sevimli" tarafta, herhalde japonların gözümüzdeki olumlu imajı, onların öldürdüğü milyonların yeterince filminin olmayışından olsa gerek...

    kısaca bu kadar... esen kalınız...
  • ön not: işbu entry, "neden japon-koreli-çinli tayfası neden birbirlerinden hoşlanmazlar ve biri, olur da onu diğerlerinden birine benzetirseniz neden yedi ceddine küfür etmişsiniz muamelesi yapar?" sorularına dair az biraz fikir vermek için yazılmıştır. soruyu soran juvares'tir, sağolsun güzel sorularıyla insanı yazmaya teşvik etmektedir. bu soruya yönelik cevapları japonya ekseninden anlatacağım için, bu başlığa yazmayı tercih ettim.

    öncelikle, yabancısı olarak biz karıştırıyoruz ama, fiziksel görüntüleri sahiden bizim karıştırdığımız kadar benziyor mu, bununla başlayalım. fiziksel anlamda çinliler ve japonlar birbirlerine hiç benzemiyorlar. şöyle "hiç", yani aklınıza "türk" dediğinizde gelen ortalama görüntü ile, ortalama "alman" imajı ne kadar benzerse o kadar benziyorlar. yani türkler ve almanlar da beyaz, çekik gözlü değil, pigme değil, dev değil, ama "ohaaa çok farklı" ise, çinli ve japonlar da inanın o kadar farklıdır. ha, kore ve japon halkları nispeten birbirlerine daha yakındır ama onlar bile farklıdır. içlerinde en kısa, kavruk, ve sarı-kara olanları çinlilerdir (ki beslenme gibi faktörler de etkili olsa gerek, özellikle kırsal bölgelerde). kore biraz daha uzun boylu ve beyaz tenli insanlara sahip, en beyaz tenlileri ise japonlardır bu üçlemenin. unutmayalım ki, beyaz ten, sadece bu üç ülkede değil, tüm asya'da en makbul şeydir. ayrıca asya'da, özellikle japonya'da, yuvarlak yüz köylülere ve "köylülüğe", uzun yüzler soyluluğa dalalet ediyor, yani daha uzun yüzlü olmak arzulanır bir şey, keza bizim beğenmediğimiz ince-kemerli burun çok beğenilen, yassı-yuvarlak-basık burun (ki biz yuvarlak burnu da severiz "hokka burun" diye) ise yine köylülere atfedilen bir unsur. neden? bir şey bolsa "yuvarlak yüz-yuvarlak burun" gibi, hemen bir avam, banal, köylü etiketi yapıştırılıyor. keza bizde makbul olmayanlar, orada ender olduğu için gözde ve güzel. arada tutan tek şey, beyaz ten sevdası olsa gerek (ki bu da hem japonya, hem türkiye'de solaryum seven yeni nesiller için bir anlam ifade etmiyor.)

    gelelim çin-kore-japon düşmanlığına... batı dünyasıyla tanışmadan evvel, asya'nın efendisi çin idi. ki, bunu askeri manada değil sadece... nasıl orta çağ'da kilisenin yarattığı bir evren algısı varsa, "evren=hristiyanlık alemi" gibi bir denklem kurulduysa, benzeri asya'da da vardı, bu da, konfüçyusçu evren anlayışıydı. kültür ve medeniyette, edebiyatta, felsefede en ileri olan (aynı zamanda bu unsurlarını adeta bir ürün gibi diğer asya ülkelerine ihraç eden) çin, aynı zamanda kurduğu mandarin sistemi ile devlet yönetiminde de en ileriydi. peki nedir bu? bu şudur, hanedanlar değişir, ama devlet baki kalır. devletin sürekliliği esastır, tıpkı bugünkü bürokrasi gibi. hükümetler değişir, ama devlet aynı şekilde işler, bunu bugün bürokratlar, o zaman mandarinler sağlardı. (fakat durum, japonya gibi tek hanedanın hiç kesilmediği, hatta bununla övünülen devletlerde böyle değildi, o ayrı). sonuçta çin, her alanda diğerlerinden ileriydi, nüfusu ezici bir güçtü, ileri olduğu alanlarda da durumunun farkındaydı, haliyle kendinden başka bütün asya halklarına "ilkel, gelişmemiş devletler" gözüyle bakardı. japonya, nitekim çin alfabesi diyebileceğimiz -teknik olarak ideogram denen- kanjilerle yazardı; ki japonca'nın çince ile hiçbir alakası yoktur, aynı dil ailesinde bile değildir, gramer yapısı tamamen farklı, sentaksı tamamen değişiktir. öyle ki, japonca'da, dilin içinde kullanılan sesler sadece çin alfabesi ile yazılamadağı için, kendisi de ayrıca alfabe yaratmak zorunda kalmıştır.

    belirtilmelidir ki, okullarında direkt çince metinler okutmasına, çinli filozofların eserlerine japon filozoflardan daha çok yer vermesine rağmen, hani diğerlerine kıyasla japonya yine en ileri olandı, zira en azından komplike olmasa da, bir devlet geleneği vardı ve bu gelenekleri son derece güçlüydü. kore ise, japonya ve çin arasında yer alan coğrafi konumundan dolayı, daima iki ülke arasında kalmıştır, üzerinde iki ülkenin tepiştiği çimenlik gibidir, hep ezilmiştir, ya çin otoritesindedir, ya da japonya oraya hakim olmuştur. tarihi boyunca gelişmeye fırsat bulamamıştır pek, çünkü hep sömürülmüştür. çin ve japonya, birbirlerinin doğal düşmanıdır, çünkü asya'nın en güçlü iki devletidir, haliyle birbirlerini sevmezler. koreliler ise, bu iki devlet tarafından sömürüldüğü için ikisini de sevmezler. çinliler, japonları aşağı görür, korelileri zaten insandan bile saymaz, ilkel bulurlardı. japonlar, çinlileri de, korelileri de yeterince "savaşçı", yeterince "cesur" bulmazdı. (özellikle, batı'yla tanıştıktan sonra bu fikri daha sık dile getirir oldu japonlar.)

    batı'nın çin'de yaptığı eylemlerden sonra, daha o zamanlar yüzlerce milyonluk nüfusu olan çin'in batılı devletlerin karşısında yenilmesiyle, japonya bu olaydan çok etkilenmiş, o korkuyla kendini gelişmeye adamıştır. öyle ya, o kalabalık çin bile yeniliyorsa, teknolojisiz kendisi un ufak olacaktır, bunun farkındadır. japonya, isteyerek değil, hayatta kalmak için gelişmek fikrine adamıştır kendini.. ha, elbette bu düşünce pat diye gelmemiş, uzun uzun tartışılmıştır, "dışa açılsak da teknoloji mi alsak, yoksa komple içe mi kapansak?" deyü. nitekim az biraz dışa açıldığı bahanesiyle devrilmesine çanak tutulan tokugawa şogunluğu'ndan sonra, "imparatora saygı-yabancıları kovalım" -japoncası sonno joi- sloganıyla yola çıkan kişiler, bu kez başa geçen imparator meiji, restorasyon kararı verdiğinde ona destek olmuşlardır. arada çıkan köylü isyanları da önemli olmakla birlikte, son tahlilde japonya'nın inanılmaz bir hızla değişim geçirdiği gerçektir.

    neticede bu değişim sonrası japonya şunu keşfetmiştir ki, çin artık eski dünyanın efendisidir, yeni dünyada ise bir hiçtir. nitekim konfüçyusçu evren algısının yerini, batılı ilerlemeci mantık almıştır. her şeyin dengede durduğunu, bu dengeyi bozmamanın veya bozulduysa düzeltmenin en mühim amaç olduğunu söyleyen, sabit kalmayı, statükoyu ve hiyerarşiyi över konfüçyusçu felsefe (tıpkı orta çağ felsefesi gibi)... oysa şimdi devir, değişimi öven, hayatın hızlanarak akmasını savunan, statükoları kırıp kendi kurallarını yerleştiren ve bunu doğru bulan, sanayileşme yanlısı, kalıplaşmış sınıf mantığını kaldıran (tabii ileride kendi sınıflarını kuracak olan) ilerlemeci modernizmin devridir. japonya burada safını belirlemiştir. hatta o kadar iyi belirlemiştir ki, batı'da az-çok kabul gören tek asyalı devlet olmuştur. yalnııız, bu sefer de o diğer asya halklarını aşağı görmüştür. 1940'larda japonya'da hitler'den hiç aşağı kalmayan bir "altın ırk" teorisi vardı, buna göre asya halkları altın ırktandı, diğer yerlerden üstündüler, ama kendi içlerinde de, yarı-altın ırklar vardı çinliler, koreliler, taylandlılar gibi... oysa japonlar "saf altın ırk" idi. e, bu teoriyi savunan/savunmuş birileri de doğal olarak asya'da sevilmesini beklemek hayal oluyor. mançurya'da, kore'de, tayland'da ve aklıma gelmeyen tüm asya adalarında yaptıkları düşünülünce bugün zaten bir çinli ya da koreliye "japon musun?" dendiğinde, kendisine "küfür edilmiş" gibi bakması normal. japonlarla kıyaslandığında, batılıları bile daha çok seviyorlar. sanırım bu biraz birilerini, "kendinden" görmekle ilgili, yani tıpkı sokaktaki adam bize bir şey yapsa gocunmayıp, aynısını ailemizden biri yapsa çok bozulacak olmamız gibi. "senin yaptığını el yapmaz" demek gibi bir şey bu... ha, "e çinli ya da koreli sandığım japona ne oluyor o zaman?" derseniz, onlar hala kendilerini tüm asya halklarından -az veya çok- üstün görüyorlar. en basiti, gelir seviyeleri daha yüksek, alışveriş skalasında dünyanın en marka delisi halkı olarak her sene arz-ı endam ediyorlar araştırmalarda, bir nevi "hıh! benim bir çinliyle, koreliyle ne benzerliğim olabilir!" modunda yaklaşıyorlar denebilir. bu durum, her ne kadar gençler için böyle değilmiş gibi gözükse de, ne hikmetse 30 yaşını geçmeye yaklaşanlarda bu eğilim yeniden gözükmeye başlıyor. yaşlandıkça milliyetçilik gibi itikatların etkisinin artması da olabilir bu, aradaki gelir farkı uçurumunun farkına varmak da olabilir... yok, çocukluktan "üstün japon kanı" inancıyla yetiştirilmişse, zaten çinli veya koreli zannedilmek onun için başlı başına küfürdür. neyse ki, japonların yabancılara duydukları korku (ki yaş arttıkça xenophobia sebebiyle yabancılarla konuşmayan, sorulara cevap vermeyen japon oranı da artıyor) ve/veya nezaket, sorduğunuz soruyu küfür gibi algıladığı yüzüne yansısa da, size ters bir cevap vermesine engeldir. lakin bir çinli bir japonu koreli zannetse, o japonun aynı derecede "kibar" davranacağını zannetmiyorum. ha, muhtemelen bir çinli bir japonu koreliden, bir koreli bir japonu bir çinliden kolayca ayırt edebiliyordur zaten, o ayrı..

    sonuçta elimizde, tarihten gelen kibriyle herkesi aşağı gören bir çin ("heheyt, sizde daha yazı bilinmezken benim binlerce yıllık devletim vardı lan düdükler" modu), sürekli sömürüldüğü, fillerin tepiştiği çimenlik olarak diğerlerinden nefret eden bir kore ("gelen vurdu, giden vurdu, coğrafi konumun böylesi yere batsın!" modu) ve giriştiği reformasyon hareketi sonucunda asya'nın en güçlüsü olup, hiç kesilmeden akan hanedanıyla da ayrıca övünen, haliyle herkesi "yeterince gelişmemiş, ilerleyememiş" bularak aşağılayan bir japonya ("hepinizi geçtim, sonunda en birinci ben oldum" modu) var. tayland'a, endonezya'ya, filipinler'e filan da girersek, zati bitmez bu mesele... ama kısaca, böyle bir tarihsel geçmiş, üstüne 2. dünya savaşı'nda yaşananların tuz biber ekmesi derken, bugün asya'da kime bir diğerinin adını söylesek cin çarpmış gibi oluyor. singapur, çin ve güney kore'nin ilerleyişi, belki ileride bu dengelerin yeniden değişebileceğini gösteriyor. o gün geldiğinde, kim diğerini bu sefer ne sebeple aşağı görüyor, tekrar güncelleriz.

    alt not: işbu entry bir demlik japon çayı eşliğinde yazılmıştır, belirteyim ki entry yazarken iyi gidiyor. esen kalınız.
  • tıpkı hong kong gibi, toplam yüzölçümünün %90'ını oluşturan ormanlık arazileri, %89'a düşürmemek için 120 küsür milyon insanın türkiye'nin yarısından küçük bir ülkede (yaklaşık 378000 km2, türkiye ise 814500 km2) küçücük dairelerde tıklım tıkış, göt göte oturmayı kabul ettiği ülke. türkiye'deki 2b yasası taraftarlarına örnek olmalarını diliyorum.
  • nasıl bir yanlışın içindeymişiz bize anlatan ülke.
    bizde deprem olur derler ki hemen binadan çıkın, japonyada asla binadan çıkmayın binalar güvenli deniyor
    bizde başbakan deprem sonrası açıklama yapsa bize asla evinizdeki mobilyalardan yaralanmamaya dikkat edin diye bir uyarı yapmaz, japonya başbakanı yapıyor. (binalarda tek tehlike sabitlenmemiş mobilyalar)
    bizde halkın anası tabiri caizse sikilse, halk sokakta kalsa su yiyecek bulamasa devlet görevlileri saçmasapan açıklamalar yapmakla yetinir, kobe depreminde kobe belediye başkanı halka 3 gün su verilmedi diye intihar etmiştir.
    japonyada depremden 1dk evvel, tsunamiden 5-6dk evvel yapılan uyarılarda birçok insan kurtulmuştur, klasik bir türk bu konuda "1dk ne işe yarar yeaaa allasen" yorumu yapmaktadır.
    japonyada millet deprem anında bırak ortalığı velveleye vermeyi, hemen kendi üstüne düşeni yapıp sağlam bir yerlerde konumunu alıyor, türkiyede böyle bir durum yaşansa 15 gün dışarda yatarız.
    japonyada 7.4 şiddetinde depremde bırakın bir insanın ölmesini, millet sikine takmazken; türkiyede 5.6 şiddetinde depremlerde bile en az 5-6 kişi ölebiliyor birkaç ev yıkılabiliyor.
    japonyada deprem+tsunami+nükleer sızıntı üst üste geldiği halde hala devlet dakik işlemesini sürdürürken, bizde bir şey olsa devletin kitlenip kalacağı sonunda da "mukadderat ne edek" diyeceği tamamıyla bir gerçek.
  • * toplumsal baskı, ilkel ast-üst ilişkileri, stresli iş ortamı yüzünden intihar ortalamasında yıllardır zirveye oynadığını,

    * çocuklara cinsel taciz, aile içi tecavüz ve şiddetin çok yüksek olduğunu,

    * pratikte hayvan haklarının olmadığını, her yıl yüzbinlerce terkedilmiş kedi, köpek ve diğer evcil hayvanların gaz odalarında öldürüldüğünü,

    * the cove'u

    * yakuza'nın polisten daha güçlü olduğunu ve istediği yerde elini kolunu sallaya sallaya gezdiğini,

    * çocuk pornosu bulundurmanın -dağıtımı ve satışı yapılmadığı takdirde- yasal olduğunu,

    * 8-9 yaşındaki kız çocukların bikinili, tangalı, iç çamaşırlı, seksi(!) görüntülerinin olduğu albüm ve videoların -yasal olarak- peynir ekmek gibi sattığını,

    * erkeklerin yarsından fazlasının oraya buraya işeyip tüküren magandalar olduklarını

    * kadınların ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğünü,

    * comfort women için "askerlerimizin moralini yüksek tutmak için ihtiyacımız vardı yaptık. normaldir"
    "kadınlardan başbakan olmaz. adet günlerinde sinirli oldukları için ülkeyi savaşa sokabilirler" şeklinde açıklamalar yapan milletvekilleri olduğunu,

    * "sapığın biri beni hergün takip ediyor, korkuyorum" diye ihbar eden kadına "olay yok, hiçbirşey yapamayız" diyerek savuşturan, ancak tecavüz/öldürme olduktan harekete geçen bir polisi olduğunu.

    * buraku halkı problemini,

    * şifresiz yayın yapıp, "sizin bizim yaptığımız yayını alma ihtimaliniz var, o yüzden her ay şu kadar para ödemek zorundasınız yoksa mahkemeye veririz" diyen mafyavari bir devlet yayın organı* olduğunu

    ve dahi saymaya üşendiğim birçok eksilerini bilmeyenlerin cennet sandığı ülke.

    hayır türkiye'nin şu andaki durumundan çok daha iyi kabul ediyorum ama herkesin sandığı gibi bir ütopya değil.

    kaynaklar:
    - 16 yıldır üzerinde yaşayan kendim.
    - mahkeme, soruşturma ve tutuklamalarda çevirmenlik yaparken tanıştığım avukat, polis, savcı ve hakimler.
    - buraku'lara ve aile içi cinsel tacize uğrayan çocuklara ücretsiz terapi hizmeti veren psikolog arkadaşlarım.

    editto:
    iyi yerlerini de yazayım da bunca yıldır yaşadığım ülkeye haksızlık olmasın, ayıp.

    * çok güzel bir memleket. her yer dağ, her yer yeşil. japonya'da denize en uzak nokta sadece 150km.

    * yemekleri çok güzel. inanılmaz zenginlikteki deniz ürünlerinden orgazmik yemekler yapılıyor.

    * sosyal hizmetler çok iyi.
    her ay sadece 2-3 bin yen (orta halli bir maaşın yaklaşık %1'i) ödeyerek sosyal sağlık sigortasına girilebiliyor. japonya dahilindeki bütün devlet ya da özel klinik ve hastanelerde tedavi görülebiliyor. sevk vesaire yok. tedavi ve ilaç masraflarının sadece %20'si ödeniyor. eş ve çocuk için bu miktar %30. "yüksek tedavi masrafı sigortası" diye bir sistem var. eğer sosyal sigortanız varsa 100 bin yen'den daha fazla para ödemiyorsunuz. buna milyonlarca yen tutan en pahalı ameliyatlar da dahil.

    * teknolojiyi anlatmama gerek yok sanırım. internet kelimenin tam anlamıyla süper. 12 dairelik bir apartmanda yaşıyorum. yarısı internet kullanmıyor. geri kalan 6 daire 1gbps hattı ortak kullanıyoruz. ödediğim para ise toplam 3400 yen

    * standardizasyon en üst düzeyde. örneğin çamaşır makinesi aldığınızda "hilmi usta bizim tesisatı döşerken gider deliğini biraz geniş tutmuş, boru uymadı" gibi bir sorununuz olmuyor. japonya genelinde 2 ya da 3 adet belirli ölçüler var. aldığınız alet edevatın içinde hepsine uyacak aparatlar mutlaka bulunuyor.

    * türkiye'nin yarısı kadar bir coğrafyada 120 milyon insan düşünün. ve bu coğrafya'nın sadece %27'sinde insanların yaşadığını, geri kalanın ise yerleşim olmayan dağlık bölge olduğunu düşünün.
    yani türkiye'nin yarısının %27'si büyüklüğünde bir yerde 120 milyon insan -göreceli olarak- problemsiz yaşıyor, devletin hizmetleri ve sistemleri de -yine göreceli olarak- problemsiz işliyor.

    * ulaşım, pahalı olsa da, mükemmel. özellikle demiryolu ağları inanılmaz. atatürk'e nispet yaparmışçasına cidden örmüşler anayurdu dört baştan. başka bir başlıkta da yazmıştım, japonya'nın öbür ucuna gitmeniz için en yakın banliyö/metro/tekraylı istasyonuna gitmeniz yeterli.

    * ılık, gavat, kezban, yollu, kaşar, bekaret, namus saçmalıkları yok.

    * dini selamlaşmalar filan yok. "selamaleyküm kardeşş" ya da "dün seni pazar ayininde göremedim janıtın" ya da "ulu manitu taşaklarında serin rüzgarlar estirsin zıplayan kurbağa" gibi laflar dönmüyor.

    * zor günlerdeki dayanışma çok ileri düzeyde. deprem, sel vesaire bir felaket olduğunda herkes önceden belirlenmiş sığınaklara*** gider ve ikinci bir emre kadar orada hep birlikte yaşarlar. hırsızlık, yolsuzluk, yağma, tecavüz, cinayet yok, ya da yok denecek kadar az olur.

    * küfür yok değil, ama geber, bok ye, allahın belası gibi genelde hafif. ağır küfürleri ise çoğunlukla yakuza tipi insanlar kullanır. bizdeki gibi her lafın sonuna amk gelmez.
  • insanlar ülkeye sığsın diye galiba nüfusun ortalama %20'lik bir kısmını değişimli olarak dünya üzerinde gezdiriyorlar, istanbul-nevşehir uçağında tokyo-osaka uçağından daha fazla japon var. bu ne lan.
  • adamlar 7.2 şiddetli depreme öncü deprem diyor. (bkz: respect)
  • cin tarafindan baskiya ugramis bir diger devlet olarak, su an sincan uygur ozerk bolgesi'ndeki katliamlara ses cikarabilen yegane ulkedir. turkiye, uygur turklerine vize bile vermezken, japonya 2012 dunya uygur kongresi'ne, baskenti tokyo'da ev sahipligi yaparak, uygur turklerinin yaninda oldugunu ifade etmisti. bolgede 2 gun onceki catismalarda 27 kisinin olmesi, yine bir tek japonya'da tepki gordu. kendini habere adamis yabanci basin da uc maymunu oynuyor.

    bu ulkeyi ve halkini cok seviyorum. van depreminde, japonlarin, turk buyukelciligi posta kutusuna imzasiz zarflar icinde yardim paralari koymalarini hala unutmuyorum. guzel ulke, guzel insanlar...

    aman tanrim didim: (bkz: birim 731)
    uzgunum japonya, artik sen de herkes gibisin.
  • -yazları inanılmaz sıcak olan ülke. akşam olsa da serinlesek diyorsunuz, tek fark güneşin batmış olması oluyor. japonların neden havluyla gezdiğini o an anlıyorsunuz. beş dakika içinde şıpır şıpır terlerken, japonların nasıl bu kadar az terlediklerini de şaşkınlık içinde gözlemliyorsunuz.

    -istihdam cenneti. kimse işsiz kalmayacak mottoları varmış gibi. süpermarkette bir kişi aldıklarınızı makineye okuturken diğeri paketliyor. daha pasaport kontrolü için sıraya gireceğiniz zaman, bir kişi sizi sıraya düzgün girmeniz için yönlendiriyor. adamın/kadının işi bu.

    -anons diyarı. afedersiniz ama otun bokun anonsuyla beyniniz şişiyor. metroda trenden inerken eşyalarınızı unutmayınıza kadar...

    -çok temiz ve düzenli bir ülke. her şey çok eski olsa bile çok bakımlı. en küçük istasyondaki tuvaletler bile bizim temiz sandığımız tuvaletlerden temiz.

    -ülkedeki tren ağı muazzam. ülkenin bir ucundan diğer ucuna hızlı ve rahat bir şekilde shinkansen kullanarak ulaşabiliyorsunuz. tabii jr passle bu bize oldukça tatlı gelmişti ama japonlar çok pahalı olduğunu düşünüyorlar.

    -ülkede kdv yakın zamanda %5'ten %8'e yükseltilmiş. vatandaşta bunun hazin bir üzüntüsü var. türkiye'deki dolaylı ve dolaysız vergilerden habersizler tabii...

    -ülkedeki herkes çok şık ve fit. kimse kimseyi rahatsız etmiyor. tabii biz olağandışı görünüşe sahip olduğumuz için çaktırmadan bakmaya çalışana çok rastladık ama oek sevimliler. göz göze gelince hemen selam veriyorlar.

    -bebekleri çok şirin. oyuncak bebek gibiler ve çok sakinler. çocuk düşünmeyen çiftleri dize getiren cinsten.

    -istisnanız her dişinin kakülü var. ben de mi kakül bıraksam diye bir düşündürüyor.

    japonya'dan bilgilerle tekrar görüşmek üzere.