şükela:  tümü | bugün
  • astığım astık kestiğim kestik afrikalı bir diktatördü
  • 1966 ile 1979 arasinda orta afrika cumhuriyeti'nde once devlet baskanligi, sonra krallik yapmis egzantrik kisi. icraatlari arasinda, baskentteki tum dilencileri ve yankesicileri toplayip ucaktan bir nehre atmak, bir anneler gununde kadinlara karsi islenmis suclardan hukumlu tum insanlari infaz ettirmek, politik rakiplerini oldurup yemek, sokaktan topladigi hosuna giden kizlara sarayinda tecavuz etmek sayilabilir.
    1979'da fransa destekli bir darbe ile devrilmis bu zat-i na-muhterem..
  • saniyorum kendisi insanlık ailesi olarak uzun medeniyet yolculugumuzda yamyamlik sucundan hüküm giyen ilk ve tek devlet baskanidir. gerci yamyamliktan hukum kesinlesmemis, dava dusmustur ancak davanin dusme sebebi masumiyetin tescili degil, delil yetersizligidir. delilleri de yemis komple adamimsin lan bokassa.
  • 1976 sonlarına doğru kısa bir müslümanlık serüveni de olan diktatör/imparator. muammer kaddafi beklediği kredileri vermeyince üç ay sonra tekrar katolikliğe avdet etmiştir.

    benzer ve daha dini açıdan daha sebatkar bir homologu için:
    (bkz: el hadj omar bongo)
  • 4 aralık 1977'deki taç giyme töreni için yaklaşım 20 milyon dolar harca(t)mıştır.
  • vakt-i zamanında askeri başarılarından dolayı légion d'honneur nişanıyla da ödüllendirilen bokassa'nın 17 karısı ve 50 çocuğu vardı.
  • sevmediğimiz adamları, diktatörleri, tiranları, en önce hitler’e benzetmek adetimiz olmuş. ondan sonra en çok musolini geliyor akla, daha nadir olarak da franco.

    oysa bunların üçü de korkunçluklarının yanı sıra eğitimli ve çaplı adamlardır, alelade psikopatlar ya da sıradan katiller değillerdir. musolini, faşizmin fikir babası ve kurucusudur, hitler kendi doktrinin kitabını yazmış bir katildir, franco bile hiç değilse okuma yazma bilen, harp “sanatından” ve diplomasiden anlayan biridir.

    tabii ki bütün bunlar, bu adamların aşağılık katiller olması gerçeğini değiştirmiyor. ancak öte yandan elimizdeki “muhtelif” diktatörleri onlara benzettiğimizde kimi açılardan kendilerine haksızlık etmiş oluyoruz.

    mesela, dünyanın mevcut diktatörleri arasında hepimizin iyi bildiği biri var, kişisel kariyer çizgisine, tarzına ve psikolojisine bakınca ben bu adamı en fazla rahmetli bokassa’ya benzetiyorum, tam adıyla diyecek olursam jean-bédel bokassa’ya.

    gençler pek bilmez, bu bokassa, 1966’da askeri darbeyle ele geçirdiği orta afrika cumhuriyeti yönetiminde 14 yıl kalmış, fransa’nın askeri müdahalesiyle iktidardan düştükten sonra bile uzun yıllar ülkesinin politikasını etkileyen bir figür olmuştu.

    bir fransız sömürgesi olan oac zengin elmas ve uranyum madenleri sebebiyle hem fransa hem de nato için çok önemli bir ülkeydi. bunun için bağımsızlığını kazandıktan kısa süre sonra fransızlar kendilerine yakın bir ismi, david dacko’yu iş başına getirdiler. bir zaman sonra dacko kendi başına hareket etmeye başladı, siyasi ve ekonomik olarak çin’le yakınlaştı ve bunun bedelini de bir askeri darbeyle iktidarını kaybederek ödedi.

    binbaşı bokassa fransız üniforması altında 2.dünya savaşına katılmış ve hindiçin’de savaşmış bir subaydı. kendisine darbe yapacak olan bokassa’yı fransız ordusundaki görevinden çağırıp ordunun başına geçiren de dacko’dan başkası değildi.

    ülkenin hepi topu bir kaç bin kişilik mütevazi ordusunun başına geçen bokassa o denli ahmak bir kişilikti ki kimse onun darbe yapmasına ihtimal vermiyordu. sadece kişisel hırsları olan, parayta düşkün kaba saba bir adam olarak tanımlanıyordu.

    dacko, uzun süre kendisine yapılan uyarılara aldırış etmedi. 1965 yılında, sonunda bokassa’nın darbe yapma niyetini anlayınca ilginç bir plan yaptı. önce onu fransa’nın ulusal bastil günü törenlerine orta afrika cumhuriyeti’ni temsilen gönderdi, sonra da ülkeye geri dönmesine izin vermedi.

    bokassa üç ay kadar ülkesine geri dönmek için uğraştı. fransız ve oac ordusu içinden destekçiler topladı. dacko hükümeti kararında direndi, ancak sonunda bizzat fransız cumhurbaşkanı charles de gaulle bokassa’ya sahip çıkıp “silah arkadaşımın bu halde olmasına razı olamam” deyince pes etti. dacko de gaulle’nin baskısıyla geri adım atınca, bokassa yeniden ülkesine ve görevine döndü.

    bokassa’nın paris’te kaldığı üç ay boyunca fransa devletiyle neler konuştuğu bilinmese de döndükten sonra yaptıkları bize üç aşağı beş yukarı bir fikir verebiliyor. oac’ne döner dönmez kendisi gibi bir binbaşı olan banzo’yla birlikte bir darbe planı yaptı ve dacko hükümetini devirdi. daha doğrusu, planı banzo yaptı, bokassa ise karşı konulmaz hırsı ve acımasızlığıyla icra etti.

    bundan sonra oac’ni on dört yıl boyunca bokassa yönetti. kendisi, tarihin gördüğü en çapsız, en paçoz ve fakat en korkunç diktatörlerden biriydi.

    darbe ortağı banza, bokassa’ya göre daha akıllı ve eğitimli biriydi ancak bokassa’yı daha yönetilebilir bulan fransızların tercihi sebebiyle ikinci planda kalmıştı. bokassa 1968 yılında banza’yı bir kabine toplantısında kendi elleriyle öldürdü. “devlet başkanı” bokassa kolları kırılmış halde önüne getirilen sağlık bakanı banza’yı döverek ve jiletleyerek öldürmüştü !

    tipik bir “kleptokrat” yani “hırsız devlet adamı” olarak tanımlanan bokassa önce ülkeyi soymanın en güzel yolunu keşfetti : özelleştirme. devlet varlıklarını özelleştirerek kendi üstüne geçiren bokassa’nın ikinci keşfi bu servetin nasıl harcanacağı oldu. dünyanın en yoksul ülkelerinden birinin başındaydı ama 17 karısı ve avrupa okullarında okuyan 50 çocuğu ile servet içinde yüzüyordu.

    acımasız iktidarının son dönemine kadar fransa’yla ilişkileri hep çok iyiydi, çünkü elmas ve uranyum işinin başındaydı ve işler küçük pürüzler dışında sorunsuz yürüyordu. fransızlar savunma sanayileri için yaşamsal önemi olan uranyumu komünistlerden koruyacak sadık bir dosta sahipti.

    yıllar sonra tüm kirli ilişkileri ortaya çıkacak, avrupalıların bokassa’yı nasıl destekledikleri görülecekti. mesela, valéry giscard d’estaing’nin seçim kaybetmesine yol açan meşhur elmas skandalı, bokassa’nın giscard’a hediye ettiği elmaslarla ilgiliydi.

    bokassa para için herşeyi yapabilen, sabah dediğini akşam inkar edebilecek türde dengesiz bir psikopattı. bu tanımların size birini anımsattığını biliyorum, ama bokassa gerçekten bazı ikonik işlere de imza atmıştı, misal, 1976’da kaddafi’yle görüştükten sonra müslüman olup salah eddine ahmed bokassa adını aldı. ancak müslümanlığı sadece üç ay sürdü, kaddafi’den beklediği paralar gelmeyince yeniden katolikliğe döndü.

    1971 yılında kendi kendini mareşal ilan etti. mareşallikten bir yıl sonra kendine uygun gördüğü ünvan “ömür boyu başkan”dı. ancak bu pozisyon bile paradan ve güçten başka bir şey düşünmeyen bu kaba saba adama yetmedi. 1977’de tıpkı hayranı olduğu napolyon’un kendini 1. napolyon ilan etmesi gibi, önce devletin adını orta afrika imparatorluğu olarak değiştirdi ve ardından kendisini bokassa hanedanı’nın ilk üyesi, imparator 1. bokassa ilan etti !

    taç giyme töreninde ülkenin yıllık bütçesinin üçte biri kadar para harcandı. töreni fransız sanatçı jean-pierre dupont organize etti. parisli kuyumcu claude bertrand tarafından tasarlanan ve tepesinde 138 karatlık bir elmas bulunan altından bir taç giydi. bir roma kartalı şeklinde tasarlanan tahtı 2 ton som altında yapılmıştı, yaklaşık 15 kilo ağırlığındaki imparator pelerininde yaklaşık 2 milyon küçük taş kullanılmıştı.

    bokassa, her ne kadar “ben yaptım oldu” tarzında iş yapan biri olsa da tıpkı bizim “velev ki”ci başkan baba gibi belirli bir meşruiyet arayışı da gösteriyordu.mesela kendisini imparator ilan eden kurum tüm ülkeyi yöneten (ve tabi ki sonuna kadar bokassa’ya bağlı olan) mesan partisiydi, bu eylemin siyasi temelini de mesan kurmuştu, parti kongresi “afrika ülkeleri için en iyi yönetim biçiminin monarşi ve imparatorluk olduğu” yönünde karar almıştı. tıpkı bizim akp’nin en iyi yönetim sitemi olarak başkanlığı keşfetmesi gibi ! gelin görün ki yine tıpkı bizde olduğu gibi, tüm bu meşruiyet arayışları, avrupalı diktatörlerle kıyaslandığında son derece sakil duran, ahmakça bir çabadan öteye gidemiyordu. büyük olasılıkla bütün amaç katıksız bir psikopat olan diktatörün kendi kendini bu işe inandırmasını sağlamaktı.

    bokassa muhaliflerine karşı son derece acımasızdı. muhalifler ya da herhangi bir sebepten dolayı hoşlanmadığı herkes çok geçmeden ya öldürülüyor ya da ortadan kayboluyordu. insanları aslanlara ve imsahlara yedirdiğine dair tanıklıklar vardı. generallerinden birine onun karısıyla yatmak istediğini söylemiş adam buna itiraz edince generali öldürerek karısıyla birlikte olmuştu.

    bokassa’nın eşlerinden biri gabriella, romanyalı bir balerindi. bir gün sarayın havuzunda gabriella’yla beraber zıplayarak dans etmeye çalışıyordu. emir subaylarından biri tesadüfen bu manzarayı görünce subayı işkence ettirerek öldürdü, karısı gabriella’yı da sürgüne gönderdi.

    bokassa’nın en “ilginç” yönlerinden biri de insan eti yemesiysi. her ne kadar daha sonra yeterli delil bulunamadığı söylense de bokassa’nın insan etine bayıldığına dair pek çok tanıklık vardı. paris match dergisi aşçısı philippe linguissa’ya dayandırdığı bir haberde saraydaki buzdolaplarından birinde insan etleri bulunduğunu ve imparator için pişirdiği bedenlerden birinin muhalefet liderlerinden birine ait olduğunu söylemişti.

    bokassa, katıksız bir paranoyaktı. ona göre kendisine yönelik her muhalif hareket komünistlerin örgütlediği bir komploydu. bu cahil, kaba ve küfürbaz adam her tür kötülüğün cisimleşmiş hali gibiydi. korkunç aç gözlülüğü sonunda onu kontrol edilemez bir noktaya getirdi, uranyum ve elmas işini iyi yönetemiyor, hoşuna gitmeyen herkesi, hatta bazı işadamlarını falan tutuklatıyor ya da öldürüyor, akıl dışı işler yapıyordu.

    başta fransa olmak üzere batılı destekçileri bu gidişten çok rahatsız oldular. bilin bakalım bu rahatsızlıktan sonra ne oldu? o güne dek onlarcası kanlı bir şekilde bastırılan ve batı medyası tarafından görülmeyen isyanlar ve halk ayaklanmaları bir anda abd ve avrupa tvlerinde görünmeye, gazetelerde yazılmaya başlandı.

    1979’un başında başkent bangui’de açlık yüzünden isyan çıktı. bokassa isyanı kanlı bir şekilde bastırdı. yüzlerce kişi öldü. nisan ayında ise bu kez öğrenciler ayaklandı. okullarda pahalı bir üniforma giyme şartı konmuştu ve üniformaları üreten şirket (pek çok başka imtiyazlı şirket gibi) bokassa’nın karısına aitti.

    öğrenci eylemleri sırasında yaşları 12-16 arasında onlarca çocuk öldürüldü. tutuklanarak ngaragba cezaevi’ne konulan 180 çocuk ağır işkence gördü. bir devlet yöneticisinden ziyade bir kabadayıyı andıran bokassa, çocukların bazılarını kendi elleriyle öldürdü. öldürülenlerden biri diktatörün rols royce’una taş atan 8 yaşında bir erkek çocuğuydu.

    fransa insan hakları örgütlerinin baskılarına dayanamadı ya da belki de bizzat görevlendirdiği insan hakları örgütlerinin uluslararası kamuoyunu hazırlamasını bekledi, ve sonunda, zaten arka bahçesi olan orta afrika’ya müdahale etti. barracuda adı verilen askeri operasyonla bokassa devrildi yerine yeniden david dacko geçti. fransızların diktatörü gitmiş, fransızların demokratı gelmişti !

    bokassa yolsuzluk, yağma ve cinayet suçlarından yargılandı ve suçlu bulunarak idama mahkum edildi. ancak fransa tarafından ülke dışında çıkarılmıştı. önce fildişi sahili’ne sonra fransa’ya geçti. 1986’ya kadar paris’te lüks bir şatoda “misafir edildi”. ne de olsa fransızların kadim dostuydu ve kritik bilgilere sahipti.

    1986’da kendi kararıyla ülkesine döndü. idam edilmedi. cezası 20 yıla indirildi. 93’te affedildi ve üç yıl sonra hür bir vatandaş olarak kalp krizinden öldü. ortalama yaşam süresinin 41 yıl olduğu, insanların yemeye ekmek bulamadığı ülkesinde kalp krizinden öldüğünde 75 yaşındaydı ve refah içindeydi.

    bokassa tipiktir, az gelişmiş ülkelerin diktatörleri üç aşağı beş yukarı aynı şablona uyan kaba saba adamlardır, kanunlarla değil kanunlara karşı gelerek iş yaparlar. genellikle duygularıyla hareket ederler, sabırsız ve ahmaktırlar. bir ya da bir kaç dış gücün desteği olmadan iş başına gelemezler, bu güçlerle her zaman aralarında kirli bir pazarlık bulunur. tam da bu sebepten dolayı halk hareketleri karşısında çok zayıftırlar. onları bitiren tek şey kararlı ve geniş halk hareketleridir.

    diktatörü destekleyen güçler onu gözden çıkarsalar bile işlediği cürümlerden dolayı ceza almasını istemezler, eski adamlarına son kertede sahip çıkarlar. aksi taktirde bir daha kendilerine hizmet edecek adam bulamazlar. bunun için isyan eden halk başladığı işi bitirip diktatörü yargılamazsa hiç bir diktatör, hiç bir tiran ceza almaz, yaptıkları yanına kar kalır.

    deli gaffar
  • diktatör bokassa, moskova ziyaretinde önce sovyet komünistlerin birbirlerini dudaklarından öpme alışkanlığından çok etkilenmiş.
    o kadar etkilenmiş ki, ülkesine dönüşünde bütün bakanlarını dudaklarından öpmüş. şaşıran bakanlar, bokassa'nın kendilerini yiyeceği korkusuna kapılmış. bokassa'nın 'insan derisini hissedebildiği için öpüşmeyi çok sevdiği' anlaşılınca, bakanlar rahatlamış. ve ardından brejnev'in 'iştahını açması'yla ilgili 'ürkütücü' sözler gelmiş. diktatör bokassa, korumalarına, 'rusya başkanı brejnev de çok besiliydi!' demiş. hatta 'çok besili' sözünü anlamlı şekilde bir kaç kez tekrarlamış ve ‘iştahlı’ kahkahalar atmış. link:http://www.milliyet.com.tr/…/08/09/yasam/yas06.html