şükela:  tümü | bugün
  • tuhaf corruption anlayışıyla the elephant man'in üstü daha ustaca örtülüsü, sisler ardından bakanı, can yakanı. elephant man de freaks'in sulandırılmışı, dönem filmi tadı almışı, caddelere duman verilmişi olduğuna göre, bu üç yönetmeni de aynı tecrübeler dürtegelmiş olsa gerek, bu tür hikayelere yakınlık duyup emek harcamak için hayatın ukala dümbeleklerine yer olmayan yanında durmuş, bulunmuş olmak şart. özellike ted browning'in içinde yaşadığı toplumu çağdaşlarından daha farklı görebildiği için holivud'un yobaz stüdyo sistemi tarafından harcanmış olması onu bir anlamda devrimci yapıyor. tüm edebiyatını ve anlatı geleneğini incil üzerine kurmuş olan batılının "ucube" temasını yabancılaşma kulvarında incelemiş olması, "lest ye shall be judged"'dan beri ne kadar ilerlemiş olduklarını ayrıca göstermiyor mu? oysa diğer dünya sinemasında freak'ler yaşantının içindedir, (bkz: ousman sembene) çünkü yabancılaşmak için önce süregelen sağlam düzende bir tramva gerekir.

    neyse, kaspar hauser ilk dışarı çıkışında kendisine yapıldığı gibi kedi yavrusunu iki ön ayağından tutup yürütmeye çalışırken "doğası gereği" onu rahat bırakmalarını istiyordu aslında. ama herkesin kendi metin yazarı, kendi sanat yönetmeni olduğu bu yüzyılda, hiçbir şeyin kendisine özgü bir yaşantısı olmasına bile izin yok, alimallah "ben" ben" "yazarınız" "ben" diye başlayan, gelişen ve biten cümleleriyle nazi propogandası gibi çökerler ortalığa. daha kendilerinin kabul edemediği kendilerini size kabul ettirmek için her yöntemi mübah gören popülasyonu, iki ön ayağından tutup yürütmeye çalışmak ancak kaspar'ın harcı olabilir, biz kendimizi yürütmekle meşgulüz.
  • filmin sonuna dogru artik "uygarlastirilmis " olan kaspar bir ruya gorur. ruyasinda, sisli bir havada yuzlerce insan bir dagin tepesine dogru agir agir ilerlemektedir. nereye gittiklerini biliyor gibi gorunurler ama aslinda kaybolmuslardir. "tepede olum vardi", der kaspar.

    werner herzog'un en buyuk basarisi, kaspar'in gozunden anlattigi kisa ve basit hikayelerle hayatin boslugunu ve uygarligin yarattigi issizligi bu kadar carpici bir sekilde ifade edebilmesi. filmin basindaki jeder fur sich und gott gegen alle ibaresi de bunun bir baska gostergesidir. uygarlik tam olarak budur iste: herkesin kendi icin yasadigi ve tanrinin insanlari terkettigi bir dunya.

    guzel film.
  • alm. herkes kendi icin yasar ve tanri herkese karsidir.

    (bkz: kaspar hauser)
    (bkz: werner herzog)
  • almancada "herkesin tuttuğu kendine, tanrının tuttuğu herkese" anlamına gelir.
  • anlamı herkes kendisi içindir ve tanrı herkese karşıdır olmasına rağmen pek çok ülkede kaspar hauser in gizemi olarak gösterilen 1974 tarihli film.
  • filmin başrolünde bruno s. isimli oyuncu oynamaktadır ki kendisinin hayat hikayesi kaspar hauser'inki kadar ilginçtir. bir fahişenin çocuğudur, 3 yaşına dek sürekli annesi tarafından dövülmüştür. sağır olmuştur, akli dengesini yitirmiştir, hapishanelerde kalmıştır. herzog nasıl tanıştı bu adamla, nasıl filmde oynatmaya karar verdi bilinmez ama kendisi profesyonel bir oyuncu olarak değil, nasreddin hoca deyimiyle damdan düşen biri olması hasebiyle yakalamıştır o müthiş kaspar hauser performansını.

    ayrıca filmde birden fazla yerde pachelbel re major kanon'u duyup mest olmak mümkündür. onun dışında filmi izlerken bazı sahneler biraz uzun gelebilir, bunun nedeni ise bu sahnelerin gerçekten uzun olmasıdır.
  • <<< spoiler >>>

    kaspar hauser türlü düşünce deneylerinin, dolayısıyla da insana, bilince, deneyime, dile ve topluma dair türlü fantezilerin esas oğlanıdır. filmdeki anlatıdan yola çıkarsak, yaşamının ilk on yedi yıl yılında uygarlığın geçtiği aşamalardan yalnızca giyinme (oyuncak atı giydirişini hatırlayalım), tekerlek (oyuncak atı sürüşünü hatırlayalım), yazı yazmayı ve belli sözcükleri dile getirmeyi öğrenmiştir. herzog bütün bunları son derece ağır bir biçimde tasvir eder. bunlara ek olarak, kaspar'ın küçük dünyasına karşıtlık oluşturacak geniş mi geniş manzaralar gösterir.

    kaspar'ın dünyası küçüktür. ancak deneyimine ilk elden biçim veren kategorilerin bizimkilerden farklı olduğunu iddia etmek güçtür. ancak dünyayla karşılaşması ve onu deneyimlemesi haliyle bizimkinden oldukça farklıdır. kaspar'ın çağdaşı sayılabilecek kant'tan çok daha geriye, aristoteles'e dönersek, kaspar'ın "ussal hayvan"dan bütünüyle farklı olmadığını rahatça söyleyebiliriz. ancak gevşek bir biçimde şunu da ekleyebiliriz: evet, ikincil tözümüz ortaktır, ama söz konusu olan kaspar'ın tözüne farklılığını verecek olan bir özse, bunun o dönemin başka herhangi bir insanınkinden oldukça farklı olduğu iddia edilebilir. kaspar kendinde daha arı bir potansiyeldir. biraz sonra değineceğim tinsel yoğunluğu da yine aristotelesçi anlamdaki maddesinin potansiyeliyle oldukça ilişkilidir.

    yaşamın akışı insana zorunlu olarak form verir, yani onu biçimlendirir. kaspar bu akışın oldukça dingin ve durağan olduğu bir mekan-zamanda büyüdüğü için duyarlılığının potansiyelini belli bir anlamda korumuştur. ekinlerin dalgalanışının bizim için tinsel bir anlamı olabilir. ama belli ki bunun duyumsanması koskoca bir dünyayla yüz yüze gelen kaspar için belki "anlamlı" olmasa bile çok daha yoğundur.

    biz belli bir farkındalığa sahip olduğumuz zaman kendimizi çoktan dünyaya düşmüş olarak buluruz. kaspar bu düşüşü ve farkındalığı biraz daha geç ve sert yaşamış olabilir. bunun, o yaşamda diğerleri gibi hayatı sürdürebilmesi için gereken birçok araçtan yoksun olmasıyla ilgisi vardır. elbette dil bu araçların en önemlilerindendir. kaspar her nasılsa kendini, henüz olduğu biçimiyle, dilde ifade etmenin yolunu bulur. uygar yaşamın alışkanlıklarının kendisine nasıl ters geldiğini bir şekilde ifade edebilecek durumdadır.

    romantizm, ilk önce edebiyattaki yansıması düşünüldüğü için, daha çok 18. yüzyıl sonuna aitmiş gibi gözükse de, 19. yüzyıl'da bu akım özellikle diğer düşünsel ve sanatsal alanlarda da etkili olmaya devam etmiştir. benzer şekilde romantizmin ideallerinin büyük kentlerdeki etkisinin küçük kent ve kasabalarda hissedilmesi daha uzun süreler alabilir. kaspar, aslında romantik bir karakterden çok, romantik bir manzaradır. kısmen doğanın kısmen insanlığın bir parçası gibi görülür. bu gerilim de onu diğerlerinin gözünde bir ucube yapar. filmle ilgili belki çok inandırıcı gelmeyecek olan ise kaspar'ın bir romantik kahraman olduğunun bilincindeymiş gibi kendini ifade edebilmesidir. kaspar modern insana dair rahatsızlığını, aynı modern insanın anlayabileceği şekilde aktaracak kadar modernleşmiştir de. bir yadsıma içine girmiş olsa bile kategorileri ortaklaşmıştır.

    bence filmi bir uygarlık eleştirisi, modern usun bükülmez ve duyarsız yapısının yerilmesi, hatta bizzat doğa ve deneyimin dolayımsızlığı tarafından yerilmesi olarak okumak fazlaca kolaya kaçmak olacaktır. hele ki bunlardan nostaljinin sarsılmaz hakikati sonucuna varmak fazla naif bir değerlendirme olur. evet, modern yaşamın bireye yaşattığı türlü türlü rahatsızlıklar vardır, deneyimin arılığıyla arasına dolayımın perdeleri giriyor olabilir. ama bütün bunları dillendirmek geri dönüşü ve dolayımsızlığı mümkün kılmayacağı gibi, geçmişin o atıllığını, ilkelliğini ve bağnazlığını görmezden gelme tehlikesini beraberinde getirebilir. bugün takla atan ayıları, dizleri üstünde yürüyen develeri izlemeyi eğlenceli bulduğumuzu sanmıyorum. umarım gelecek nesiller de ayı kılığındaki insanların filmlerini komik bulmayacak.

    evet modern insan sonsuz potansiyeli gerçekleştirebilecek kadar akışkan bir madde değildir ve bunun nedeni içine düşmüşlükle ilgili çoğu da toplumsal-dilsel-söylemsel-sınıfsal çeşitli belirlenimleri olabilir. ancak insan doğanın bir parçası olmakla kalmayarak kendine yeni potansiyeller yaratmıştır. canlılar kendi varlıklarını bedenlerin dışına taşıyıp bir anlamda bir tür olarak hareket ederek, potansiyellerini genişletmeyi becerir. insan bunun da ötesine geçip toplumunu, kurumlarını, doğayı evi yapacak olan araçları, yani ürününü geliştirmiştir. böylelikle insan kendi doğasıyla sınırlı kalmayarak ürününü başlıca zenginlik ve çeşitlilik kaynağı olarak koymuştur. bu ürünün herhangi bir biçimde ölümcül olması ise uygarlığın değil, senin benim suçumuzdur.

    bütün bunlar bir yana, herzog bana kalırsa özgün ve güzel bir film çekmiş. ne olay bir insanlık trajedisi olarak ne de karakter bir kahraman olarak gösterilmiş. bugüne ait olmayan bir atmosfer başarıyla yakalanmış. mekanlar ve kişiler oldukça ikna edici. 1800lerin başında almanya aynen böyleydi deseler inanırım. filmin yapımıyla ilgili ilginç bir ayrıntı da, wikipedia'da yazdığı kadarıyla, bruno s.'in (bruno schleinstein) çekimler boyunca gece gündüz filmde giydiği kostümle dolaşması. hatta herzog film bittikten sonra kendisini ziyaret ettiğinde hâlâ en son giydiği kostümle uyuyor olduğunu görmüş.

    ***** spoiler bitti *****