şükela:  tümü | bugün
  • "gerçek güzelliği gençliğin tazeliğiden ayırmak çok zordur." (breton)
  • filme karşı alınan pozisyonlar, genellikle, marine vacth'ın oynadığı isabelle karakterinin içinde bulunduğu haleti ruhiyeyi "arayış" veya "boşluk" kelimeleri ile niteleme yönünde birer profil çiziyorlar. bunlardan "arayış" kelimesini yeğleyenlere hak verebiliriz. zira françois ozon da 95 dakikalık filmini neredeyse salt göstererek bina ettiği için, ve izleyiciyi saklı olan anlamları aramaya ittiği için, "arayış" kelimesi —her ne kadar öyle olmasa da— filmin tüm olayını özetler bir kelime olarak dahi görülebilir. fakat "boşluk" öyle değil. «isabelle "boşluk"ta olan bir karakterdir» cümlesini içeren tüm yorumları, istemeye istemeye genel ahlakçılık ile yaftalıyorum ben. ve bu yorumu yapanlara «peki nedir bu "doluluk"?» sorusunu sorduğum zaman hiçbir "dolu" cevap alamıyor olmam da, az evvel yapıştırmaya yeltendiğim yaftamın ne denli yerinde olduğunu gösteriyor bana.

    yani bir düşünelim —ama ne olur ülke normlarından çıkıp, ideal dünyanın normlarında düşünelim—, isabelle karakteri fahişeliği illa para kazanmak için mi yapmalı? ki onun böyle bir amacının olmadığını evvela ailesinin gayet varlıklı oluşundan ve fahişeliği sırasında biriktirdiği onca paraya annesi tarafından el konulmaya çalışıldığında verdiği, daha doğrusu vermediği tepkiden anlayabiliyoruz. isabelle için sözkonusu olan tüm olayın aslında "seks yapmak" olduğunu çıkarmamıza vesile olan da tam ihtiyaç duyulan anda hikayeye dahil olan alex karakteriydi. alex, isabelle için bir "tek eşlilik" denemesiydi (genel ahlakçı yapımız bu denemeyi "normalleşme denemesi" olarak da anabilir). ve isabelle'nın alex ile olan ilk sevişmesinden kısa bir süre sonra ayrılmak istemesi ve fahişelik yaptığı sırada kullandığı telefon hattına geri dönmesi, bu denemenin tamamiyle başarısız olduğunu gösteriyordu.

    hikayeye françois ozon üzerinden baktığımızda ise fahişelik temalı filmlerde izlenen sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen yol çeşitleri arasına eklenmiş (en azından benim tespit edebildiğim kadarıyla) yepyeni bir yolun mütevazi mimarlığını görüyoruz. fahişelik temalı filmlerde takınılan tutum, genellikle, (hatta yakın zamanda izleyip pek beğendiğim "l'apollonide souvenirs de la maison close"da bile) bir kadını fahişeliğe iten sebeplerin daima "ekonomik temelli" olduğu yönündeydi. örneğin, 2012'de vizyona giren stephen elliott imzalı "about cherry" filmi de bundan öte bir şeyler söylemekten epey uzaktı. ki, daha evvel pek çok kez çizilmiş bir çizginin üzerinden bir kez daha geçmekten fazlasını yapamayan film, bu dayanak noktası üzerinden her fırsatta eleştirilmişti. "about cherry"ye yöneltilen eleştiri oklarının "jeune et jolie"ye hiçbir şekilde yöneltilmemesinin, aksine, filmin özgünlüğü konusunda herkesin hemfikir olmasının sebebi de buydu.

    yani, diyebiliriz ki, "fahişelik" isabelle için bir "hobi"den farksız. bu yüzden, "l'apollonide..." hakkında yazdıklarımda kullandığım "seks işçiliği" tabirini "jeune et jolie" için kullanamıyorum. zira isabelle yaptıklarını bir iş olarak görmüyor. o, yalnızca, tekrar tekrar seks yapmak istiyor. ve bunu tek bir genç erkekle değil, gerekirse tek ayağı çukurdaki ihtiyar bir adamla ve hatta tek ayağı çukurdaki ihtiyar bir kadınla da yapabilmek istiyor.

    yani isabelle, «gencim, güzelim» diyor ve ekliyor, «neden alayına gitmek varken, balayına gideyim?»

    bütün bunların yanı sıra, filmin türkçe afişini hazırlayan "hassas" yetkililer için de bir takım laflar hazırladım. birkaç gün önce masiva'nın da layıkıyla nitelediği gibi, afiş adeta "sakat" bırakılmış. orijinal afişte marina vacth'ın kalçaları ve sol göğsü görünüyordu. kalçalar, basitçe bölgesel aydınlatma uygulanarak bir güzel kapatılmış. doğrusu buna diyecek yok. fakat açıkta kalan göğsü —ki afişleri karşılaştırmasam o göğsün varlığının ayırdına dahi varmazdım ben— kapatmak için göğüs bir güzel ameliyatla alınmış, oluşan boşluk ise saç ekimi yapılmak suretiyle giderilmeye çalışılmış. ortaya da şöyle bir garabet çıkmış: orijinal fransa afişi vs. ameliyatlı türkiye afişi (edit: şöyle yanyana koydum, daha düzgün oldu)

    öyle bir ülkede ve öyle bir haldeyiz ki, "seks"in hayatımızdaki yerini tartışabilmek şöyle dursun, bir film afişindeki kadın göğsüne dahi tahammül edemiyoruz.

    ozon bizim neyimize?..
  • filmde françois hardy'den süper bir şarkı dinliyoruz`:https://www.youtube.com/watch?v=izpriwks7k4` :

    "bir şey vaat edemem
    sevmeye korkuyorum
    ama belki seni seviyorum
    niye saklamalı?
    niye görmezden gelmeli?
    sana verecek bir şeyim yok,
    gözlerimin gördüğü,
    acı çekmek istemem ama acı çekmeden olur mu?
    niye görmezden gelmeli?
    niye ayrılayım?
    fildişi kulende kalıp, her şeyi pembe ya da simsiyah görmek
    tek başına, tek başına
    fazla kederlenmeden fazla mutlu olmadığını unutuyor insan
    yapayalnız, yapayalnız"

    evet şarkı filmi gayet güzel anlatıyor aslında..arayış içinde bir kızın hikayesi. ve sanki aradığını buluyor da. ama bulduğu toplumun sahte ahlak anlayışına genel ahlak da diyebiliriz tabii ne kadar uyuyor. uymayınca ne oluyor? açıkçası françois ozon sevenleri pişman etmeyen ve düşündüren bir film bence. hani öyle çarpıp üstünüzden geçen bir film değil belki yönetmenin diğer filmleri gibi ama naif naif verdiği mesajları sevdim ben.
    --- spoiler ---

    bana kalırsa kızı en çok cazip eden şey ilgiydi ama tek bir erkekten gelen değil de bir çok erkekten..
    zaten psikoloğa da böyle demişti.. mesajları seviyorum... ve tek bir erkek onun için yeterli olamadı. yaşlı adamları tercih etmesinin ve kızın neden böyle bir psikolojide olduğuyla alakalı hiçbir bilginin olmaması tabii ki kasıtlı bir durum. burda bence gayet varoluşçu bir mesaj verilmiş. o anda onu istedi öyle yaşamak istedi ve bunun bir nedeni olmak zorunda değil. filmin sonunda ölen adamın karısıyla yapılan diyalogdan da ah o sosyal normlar olmasa neler değişecek mesajını alıp dağılıyoruz.

    --- spoiler ---
  • ------izlememiş olanların okuması önerilmez. ya da okuyun siz bilirsiniz -----

    film, nedeni konusunda başlangıcındaki mastürbasyon sahnesiyle acaba nemfoman biri mi? ebeveynlerinin ayrı olması nedeniyle sevgisizlikten mi? para hırsı mı? annesinin kaçamağı mı? pasif üvey babaya karşı öz babaya duyulan özlem, ihtiyaç mı? anneden ve iki yüzlü toplumsal değer yargılarından alınmak istenen bir tür intikam mı? diye sorular sordururken birden romantiğe bağlayacak diye korkuturken, yaşanılanları charlotte rampling'in canlandırdığı alice karakterinin ağzından dökülen "cesur olsaydım, daha az utangaç olsaydım, erkeklerin benimle sevişmek için para ödemelerini isterdim, ama hiç cesaret edemedim" sözleriyle olumlayan ama bir yanıyla da yoruma açık bırakan bir son ile bitiriyor. filmin en olumlu yanı süresinin kararında bırakılmış olması.

    geriye şu sorular kalıyor; kim temiz? annesi mi? çocuklarına bakıcılık yaptığı aile mi? birlikte olduğu müşterileri saygın(!) erkekler mi? hepsi temiz ısabelle mi kirli? 17 yaşındaki bir gençten illa ne istediğini bilerek mi yola çıkmasını beklenmeli? ya da illa çok mantıklı (!) bir gerekçeye mi dayanıyor olması gerekiyor her davranışları? o çok mantıklılık hangi normalin normları?

    yönetmenin, arı kovanına benzeyen, vazgeçilmez olduğunu düşündüğümüz toplumsal değer yargılarına bilinçli olarak çomak soktuğu filmini, o ülke kültürü ve değer yargılarını göz önünde bulundurarak izlemek gerek, izlemek anlamaya çalışmak, illa onaylamak değil.

    olmuş bitmiş bir olaydan sonra (ki bu olumsuz olayın temel nedeni belki de sizsiniz) annenin tavrı ülkemizdeki gibi küçük çocuğa silah verip "namusunu temizle" diyerek töre cinayeti mi olmalıydı?

    kumsaldaki ilk ilişkisinde hissettikleri yüzüne yansıyan ısabelle'e, ısabelle'in dışarıdan bakışı nasıl bir arayış ve sorgu sürecine girişildiğinin de habercisi.
    en yakın arkadaşı da aynı şeyi yaşadığında ve ısabelle ona yol gösterici, teselli edici olacak bu sayede arkadaşı büyük olasılıkla çok daha az sancılı atlatacaktır benzer süreci.
    mevsimlerde ifadesini bulan süreçler bu filmde de kullanılırken yaz ile başlayan bu
    çalkantılı döngü felix'in geride bırakılmasıyla sonraki mevsimlere yol açar nihayetinde
    süreç dinginlikle yani kendini bulma ile son bulur...

    kendisinden beklenen ama uygulanmadığını gördüğü toplumsal ahlak kurallarına şahit olan ısabelle ayrı olduğu babasıyla, profesyonelce birlikte olduğu georges ise kızıyla sorunlu ya da eksik ilişki yaşamaktadırlar. onların bu masumlaşan ilişkisiyle film, ebeveynlerin ve toplumun ikiyüzlülüğünden intikam almaya dönüşüyor...

    son söz: dikkat edilirse ve ne yazık ki, türkçe afişinde, kadın oyuncunun sakat bırakılmış olduğu görüleceğinden, filmin feodal kültür değer yargılarının hala egemen olduğu ülkemizde doğru algılanıp doğru değerlendirilmesinin de ne derece güç olacağını ortaya koyar...
  • bahar ayında hormonların coşunu tasvir ederek gülümsetmiştir. evin oğlanı odasında asılıyor, kızımız odasında erkek arkadaşıyla pompada falan.. sabah kahvaltısında hep beraber oturuyorlar. anne soruyor gece nasıldı diye, çeşitli komiklikler şakalar peşi sıra geliyor. fransız ailelerindeki bu ortamı hep sevmişimdir. neyse, güzel bir aile filmi sizi bekliyor. tüm aile beraber güzel vakit geçireceğinize eminim.
    bir de belirtmeden geçemicem filmin afişi bok gibi.
  • konusu cinselliktir. sapık iğrenç bir film demek için değil bu sadeleştirme. yaşla, cinsiyetle, ahlaki yapıyla, statüyle ve farklı birkaç şeyle ilişkilendirilse de konusu en temelde de görünürde de cinselliktir.

    --- spoiler ---

    ozon üç sahnede filmi anlatmış aslında. şiirle ilgili derste geçen sahnelerde öğrencilerin söylediği her cümle isabelle nin durumunu özetlemek için kurulmuş. terapi sahnelerinde davranışlarının sebebi babasıyla ilişkilendirilmiş. george'un eşiyle olan sahnede kadın içgüdülerinin kendisini buna ittiği. bu film üç sahnede anlatılsa da biz bunu öylece okuyamıyoruz tabi ki. herkesin ilgisini başka şeyler çekiyor. anne- isabelle, baba- isabelle, anne-üvey baba, üvey baba- isabelle, yakın arkadaş- isabelle, isabelle- erkek kardeş, isabelle- erkek arkadaş... bütün bu ilişkiler basit ve dürüstçe önümüzde. bir an george bile oldum izlerken. onun gözünden görür gibi. hiçbirimiz isabelle'in bunu neden yaptığını anlamıyoruz, ozonun söylediği sebeplere itimatımız hiç yok. ağır bir travma yok, ekonomik sıkıntı yok, istismar yok -bildiğimiz kadarıyla-. aklımda insanların ikiyüzlülüğü ve isabelle'in taklit bakışları (afişteki) uzaklaştım filmden.

    --- spoiler ---
  • ne çıkarsa çocuklarını operaya götüren ailelerden çıkıyor herhalde.

    bir de yönetmenlerin bu aşık oldukları mistik lolitalar bitmedi. gençliğinin doruğunda ya 'teenage angst', ya 'teenage anger' ya da 'teenage depression'. üçünden biri. illa ya dehşetli huzursuzluk nöbetleriyle yanacak, ya öfkeli olacak, ya melankoliden kırılacak.

    peki neden melankolik bu kız? neyin yası kalıcı tahribata yol açmış? neyi kaybetti? freudgiller açıklayamıyorsa deleuzeyen mi baksak? napsak biz, bu küçük kadıncıkları nasıl mutlu etsek? ozon'un bakma şekline ezelden beri gıcıklanırım. saygı duymak ve haddimi bilmek ayrı şeyler.

    stealing beauty'deki gibi sıkı, gergin, sık örülmüş bir ilişki'ler'sel ve ifadesel yaklaşımı olan bir film değil. ama sleeping beauty gibi ham ve beceriksiz de asla değil. bu üç film yanyana izlenebilir.
    bi kaç sene sonra da bu kız muhtemelen melancholia'daki justine'e (kirsten dunst) dönüşecek. hatta daha da ilginci charlotte rampling'e de dönüşebilir.

    bir de swimming pool'u da ekleyerek şunu diyesim geldi: charlotte rampling dış otörü mü ozon'un? schrödinger'in kedisini izleyen gözlemci mi? ya da ozon kedilerini? ozon'un dünyasındaki olgun, hatta yaşlı, bir şekilde kadınlığı kadrajın dışına atılmış kadınlar nerden geliyor? niye bu kadınlar ozon'un kızları filmik dikizlemesine tanıklık ediyor? neden bundan tahrik oluyormuş gibi yapıp, sonra birden anne şefkati ve bağışlaması ile kızları tekrar masumiyete kabul ediyorlar! kim bunlar? neyin onayını alıyor bu adam?

    neyse ya uyumadım da bunları dert edindim.

    bi' de ben françoise hardy'i çok severim.
  • francois ozon'un son filmi. yonetmen yine kendini belli ediyor ama bir onceki filmi dans la maison kadar cekmedi beni. dans la maison daha gerilimli daha ucus ucus bir filmdi. seyirciyi daha cok icine cekiyordu. bu ise daha sakin daha dingin olmus, dram ogelerini daha fazla kullanmis. oyunculuklar gayet yerinde. basroldeki kiz ciddi anlamda cok guzel. biblo gibi. o kasi gozu minik burnu... hele ki dudaklari. ciddi anlamda cekiciydi. basrol icin cok yerinde bir secim yapmis ozon.

    film ise cok durgun ve sakin olmasina ragmen insani sikmiyor. br sekilde yolunu bulup akiyor film. filmde aslinda rahatsiz eden bir sey var ama ne oldugunu cozemedim. yani bir sey eksik gibiydi. senaryo mu tam olarak doyurucu degildi bilmiyorum ama filmi cok cok begendigimi soyleyemem. sadece francois ozon filmografisinden guzel bir film derim, ama bu adamin cok daha iyi filmleri var.

    --- spoiler ---

    filmde muthis bir huzun var. muzikler cok guzel. kizin icinde buyuk bir bosluk var belli. bunu doldurmak icin paraya ihtiyaci olmadigi halde fahiselik yaptigi asikar. ama bu boslugun ne oldugunu ogrenemiyoruz. mutlu ve varlikli bir ailesi var, kendisi cok cok guzel, okul okuyor, arkadaslari da var ama bir seyler olmuyor ona gore. olmuyor ki herkesten gizli bir hayat daha yasiyor.

    iki isabelle var filmde. tek bedende iki isabelle. kıyafetler degisiyor surekli mesela. okula paspal bir montla gidiyor, seks yapacagi adamlarin yanina ceketler, mini etekler, topuklularla. hep yaslilari seciyor. hep yasli erkeklerle yatiyor. bunlara bir aciklama getirilmiyor filmde ama filmi izlerken kizla empati kuruyorsunuz. cunku icinde koca bir bosluk, bir mutsuzluk var. belli. bu anlamda marine vacth gayet guzel bir oyunculuk performansi sergilemis.

    --- spoiler ---
  • "marine vacth'ın gözleri mi daha güzel, françoise hardy şarkıları mı?" diye düşündüren françois ozon filmi.
  • özellikle "evde/in the house" filmini izledikten sonra bu filmi epey merak etmiştim. tabi insan, bir yönetmen dört dörtlük bir film ortaya koyunca kariyerini aynı şekilde sağlam filmlerle devam ettireceğini sanıyor. ne yazık ki öyle bir şey yok. sinema tarihi tek hit çıkarmış, bir daha da etkileyici bir film çekememiş yönetmenlerle dolu. françois ozon'un jeune et jolie'si "evde" ile yükselttiği çıtasını aşamadığı filmi ne yazık ki (ozon'a tek hitli yönetmen demediğimi de belirteyim, ne olur ne olmaz diye).

    ozon filminde neredeyse her şeye yüzeysel değiniyor. isabelle'in fahişeliği seçmesine de, ailesiyle ilişkisine de, aile bireylerinin birbirleriyle ilişkilerine de, fahişeliğe de yüzeysel bir şekilde değiniyor. cevap vermekten de özenle kaçınıyor ozon. film bittiğinde zihinlerde onlarca soru dolaşıyor ama cevaplarına ulaşabilmek mümkün değil. ki bundan hoşlandığımı söyleyemem. annesi kocasını neden aldattı, isabelle neden fahişe oldu, yönetmen bu işi neden olumladı (charlotte rampling'in ağzından "senin kadar cesur olsaydım ben de yapardım bunu" sözleri dökülüyor. kanımca yönetmen bu işi olumluyor. bence doğru bir tutum değil fahişeliğin olumlanması, hele ki 17 yaşında bir kızın fahişeliğini olumlamak) gibi bir çok soruya cevap bulunamıyor. belli ki ozon sadece bir şeye odaklanmak istemiş: 17 yaşındaki genç bir kızın seksi keşfedişine. bu kızın olgunlaşmasına da (yani büyümesine de) doğru dürüst değinemeyen ozon aynı kötü performansı yan hikayelerde de devam ettiriyor. hiçbir yan karaktere gereken özeni gösteremiyor ve film bittiğinde bir sürü şey havada kalıyor. gene de fransız aile kurumuna, toplumuna bir eleştiri getirebildiğini söylemek mümkün. ama tabi ki michael haneke gibi fransız toplumunu eleştiremediğini de söyleyebiliriz.

    sıkmadan izleniyor, berbat bir film de değil ama kaliteli de değil. dileğimiz ozon'un bu sene gösterime girecek une nouvelle amie'yle kalite anlamında evde'ye yaklaşması...