şükela:  tümü | bugün soru sor
  • jim carrey'nin andy kaufman'ı canlandırdığı performansın hikayesini anlatan netflix belgeseli.

    --- spoiler ---

    hem andy kaufman'ın sevgilisinin hem de man on the moon filminin kamera arkası görüntülerinden derlenerek hazırlanmış belgesel, üzerine jim carrey'nin o dönemki performansını ve olayları kendi bakış açısı ile anlatmasıyla bir hayli hoş bir yapım haline gelmiş.

    ayrıca bu belgesel sayesinde, jim carrey'nin anlattıklarından, kendisinin mistik ve batıl inançlara sahip bir insan olduğunu öğrenip şaşırabilirsiniz.

    --- spoiler ---
  • seneler once jim carrey oynuyor kafam dagilir diye sinemada gittigim the number 23 filmini izledigimde ilk defa filmden cok karakteri canlandiran oyuncunun aslinda nasil biri olduguyla ilgili soru isaretleri olusmaya baslamisti. bir sekilde o karakterin icerisinde jim carrey’nin kendisinin ya da jim carrey’nin icerisinde o karakterin bir parcasi oldugu hissini gecirdi ancak hangisi olduguna emin olamamistim. daha sonra oynadigi filmleri tekrar izlerken canlandirdigi karakterlerin icerisindeki “jim carrey”i istemsizce cozumlemeye calismaya basladim. sanki oynadigi karakterlerin her biri aslinda kendi dusundugu seyleri ifade etmesinde kullandigi bi arac gibi gelmeye basladi.

    biraz once (bkz: jim and andy) izledim. onun hakkinda yaptigim cikarimlarin hepsini bu belgeselde kendisi, kendi hakkinda sozlu olarak ifade etmis guzelce. jim carrey’i gun gectikce daha cok seviyorum. bir insanin kendisindeki ve etrafinda olanlardaki anlami aramasi, bulmasi ve anlamasi zaten hali hazirda cok zor hatta cok az insanin cesaret edebildigi bir sey. bununla yetinmeyip “seyler” ile ilgili cikarimlarini insanlarin elestirisinden, ne duruma dusecegi korkusundan arinmis sekilde, kendisini iyi biri gibi gostermeye calismadan buyuk bir produksiyon araciligiyla milyonlara anlatmak baska bir seviye.

    su guzel monolog surada dursun:

    --- spoiler ---

    “film bittiginde artik kim oldugumu bilmiyordum. siyasi durusumu unuttum. neleri sevip sevmedigimi unuttum. bir anda cok mutsuz oldum ve sorunlarima dondugumu fark ettim. kalp kirikligima geri donmustum. ve birden dusundum ki ‘andy’ken ne kadar da mutluydun. cunku kendinden kurtulmustun. jim carreylige ara vermistin.’ diger tarafta ne oldugunu bilmeden kapidan geciyorsun ve diger tarafta, her sey var. her sey iste. uzayda serbestce ucan, sacma sapan ulkelere, dinlere, bir seylere tutunmaya calisan bir aractan inmis olmanin rahatligi var...

    bu seyleri cok soyut buluyorum. niye amerikaliyim? niye kanadaliyim? ne ki bu? anlami ne? birileri bir cizgi cekmis ve ‘burasi, budur.’ demis. ama biz cok daha fazlasiyiz. dogdugumuzda ailemiz oluyor, soyadimiz belli yani. sonra ebeveynlerimiz bir isim seciyor ve diyor ki ‘adin joel olsun. anlami yahweh’in muhtesemligi. ve ona yarasir bir hayatin olmali ve bizi kotu gostermeyecegin hususunda sana guveniyoruz. harvard’a gideceksin ve doktor olacaksin ve bu arada katoliksin ya da yahudisin veya her neysen osun.’ sanki her sey onunuze konan soyut yapilardan olusuyor ve sizi bir sekilde bir arada tutmalari gerekiyor. biraktim ben onlari. bir arada tutulmasam da olur. tipki andy gibi uzayda suzulmekten memnunum. yani iste gunesin etrafinda 10.000 km hizla donmekten, lavlarda yuzen tektonik levhalar ustunde dengede durmaktan. kiyametin gelisine ya da her ne olacaksa ona hazirim. sahaneyim. tum bunlar sahane. ruhani bir yolculugun icindeyiz, o kadar, ve hepimiz ayni yere gidecegiz. tabii oyle bir yer varsa...”

    burdan sonrasinda jim olaydan kopup kendi icindeki soru isaretleriyle konusmaya basliyor :)

    “belki de yoktur. bu kadarizdir; sonra bitiyordur. ben ve cay fincani, o kadarizdir. biz variz. evren biziz. bu guzel, sorun degil. evet. yani... evet baska be diyebilirim, bilmiyorum. evet, diyeceklerim bu kadar. tabii eger... acaba bunu baskalariyla da yapabilir miyim? birden bire isa olmaya karar versem ne olurdu acaba? vay be muhabbet epey boka sardi.”
    --- spoiler ---
  • netflix'in, önemli bir yere koyduğum 'man of the moon' filminin kamera arkası görüntülerini de kullanarak, çekmiş olduğu belgeseldir.

    muazzam proje.
  • jim carrey'in özetle, "doğdum, büyüdüm, hayallerim vardı, hepsini gerçekleştirdim, ama bunlar beni mutlu etmedi, şu anda da niye yaşadığımı bilmiyorum, yaşıyoz işte" dediği belgesel. artık hayattan samimi olarak hiçbir isteği olmayan bir jim carrey.

    hüzünlü bir belgesel.

    özellikle sinemada gidecek film ararken jim carrey filmi görünce sırf film kötü bile olsa en azından onu görünce mutlu olacağını düşünerek seçimini yapanlar için. jim carrey'i görünce neşelenen insandım. şimdi gördükçe hüzünleneceğim herhalde.
  • filmleriyle kişisel yolculuğunun birbirinde nasıl eridiğini görebiliyorsunuz. derdi hiçbir zaman para kazanmak olmamış...

    ınception filmi gibi katmanlı bir yapım...

    andy'yi jim carrey'den daha iyi kimse canlandıramazmış...

    bir sürü güzel insan da var yapımda... ama hüzünlü bir hikaye.
  • once man on the moon'u izleyip, ardindan bunu izleyen herkes icin hayatla ilgili baya ogretici olacaktir. jim carrey yeryuzunde en saygi duydugum insanlardandi. bir role girip onu yasiyor oldugunu tahmin ederdik ama hayatinin bu kadar icinde olmasi gercekten enteresan. bir sure sonra ozbenligini yitirmis gibi gorunuyor, uzucu.

    cok guzel baslayip ilerliyor belgesel, hayranliginiz katlaniyor fakat sonunda hayatla ilgili soyledigi seyler o kadar genelgecer geliyor ki kulaga, butun etkisini yitiriyor filmin icerigi. asil trajedi de bu sanirim. en karmasik, en yogun, en uc noktanin kendisi aslinda baslangictaki en bos, en anlamsiz noktayla eş. karadelik gibi herşey. bu gercegligin şiddeti, birebir jim carrey uzerinden deneyimlenince ve adamin hayatla kurdugu bağın ne kadar inceldigini hissedince, ici titriyor insanin. adamin bakislari bile anlamsizlasmis artik neredeyse...

    hayatin ilk yarisinda olusturulan anlamlar, deger sistemi, inancla kurulan bag, bireysel ve toplumsal amaclar vs. nin onemini bir kez daha anladim. yasadigi ortamda, kanada'dan hollywood a geciyor ve tek amaci unlu olmak. hayati role girmek, taninan kisi olmak ve para kazanmak amac triosu uzerine kurmus. ve surekli gerceklestigi icin de, yeni anlamlar uretememis gibi gorundu bana. maneviyat sanirim bu yuzden onemli. baska parametreler sokmali hayatin icine. yoksa koca bi bosluk.

    filmi seneler once izledigimde, andy'nin butun yaptigi sacmaliklardan sonra, mumlar esliginde saatlerce meditasyon yapmasina anlam verememistim. sonra anladim. belgeseli izleyince daha da iyi anladim. evet, ic yolculuk gerekli ama gerceklikten de kopmamak gerekiyor. butun mesele denge.

    jim yaslanmis, baya uzuluyor insan onun adina. kimi uretrn insan bir donem bosluga duser, hersey anlamsizlasir falan ama kendine yeni anlamlar sistemi kurup o kanaldan yurur. jim artik bana tukenmis gibi gorundu, ne yapsa tat almayacakmis gibi. umarim yaniliyorumdur...
  • belgeseli izledikten sonra baya bi moralim bozuldu. sanki belgesele başlarken bu kadar hüzünlü olacağını kimse tahmin etmemiş gibi. sona doğru röportajı yapan adam bile dağılıyor. yalnız jim carry robin williams gibi intihar ederse çok pis ağlarım.
  • 1,5 saat jim carrey'in şımarmalarını izlediğimiz belgesel. ama allah yoksa, din yoksa, ahiret yoksa yaşamanın bir manasının olmadığını da iyice görüyorsunuz. adam resmen şöhret ve paranın insanı mutlu edemediğinin, tatmin edemediğinin canlı kanıtı. bir de para var huzur var derler. tamam var ama nereye kadar? bak bu adam da 55 yaşına gelmiş, hala düşünüyor, işin içinden çıkmaya çalışıyor. nihilizme göz kırpıyor. halbuki nihilizm daha kendisini kurtaramamış ki sizi kurtarsın.

    nihilizm saçmalığını şurada anlatmıştım: (bkz: #72825287)

    eğer ben tek allah'a inandım ve o'na yöneliyorum diyemiyorsanız, eğer kuran'ın islam'ı gibi tutarlı bir dininiz yoksa, büyük sıkıntıdasınız demektir. inanmayan açsın izlesin bunun belgeselini. role girince iyi ama kendinle baş başa kalınca sıkıntılar, mutsuzluklar...
  • jim carrey'nin ne haltlar yediğini izlemek için başladığım belgeselde fazlasıyla hüzünlendim. sonunda basit ama samimi olarak yaptığı konuşmada, o el hareketleri, o mimiklerindeki çaresizlik yüzünden yutkundum. ne oluyor dedim. manyak bir herif izliyordum, gerçeklikten kopmuş bir deliyi izliyordum. harbiden "vay be muhabbet epey boka sardı" dedim. insan bir kere hayatın gerçeklerinden uzaklaşınca geri dönmesi kolay olmuyor. hayatımın bu döneminde o boşluğu göz ardı etmeye çalışırken, arkama bakmadan koşarak kaçarken yine bam güm girişti.

    şu da burada dursun.
  • filmi izlemeden hemen önceki gün man on the moon’u tekrar izleyip sonra bu filmi izledim. siz de mutlaka hafızanızı bir tazeleyin izlemeden önce. alacağınız keyif katlanacaktır. jim carrey’i sürekli takip eden kameranın andy kaufman’ın sevgilisine ait olması ve de andy’nin en yakın arkadaşının sürekli jim ile takılması misal içinizi ısıtacaktır. jim carrey’nin andy kaufman’ın ailesi ile kucaklaştığı sahneler çok çok daha hüzünlü olacaktır. güreşçi abinin andy'den çekmediklerini jim'den çektiğini görmek kendisine fazlasıyla acımanıza sebep olacaktır.*

    jim carrey’in pek çok etkileyici monoloğu vardı ama beni özellikle babasından bahsettiği sahne çok etkiledi. şöyle ki kanada’da gayet başarılı, jim’in tabiriyle muhteşem bir saksafoncu olan babası ailesine bakabilmek için bu tutkularını kenara bırakıp muhasebecilik yapmaya başlamış. ve yine jim’in tabiriyle bulunduğu ortamın her zaman en komik adamı olan babası, bundan sonra yavaş yavaş mutsuz, hatta aksi bir adama dönüşmeye başlamış. herşeye rağmen 51 yaşında işini kaybetmiş, ailesine bakamaz hale gelmiş. ve jim de diyor ki “ailene bakmak için taviz vermek büyük bir şey. ama hem taviz verip hem de başarısız olmak çok acı. sevdiğin bir işte başarısız olmaktan bile daha kötü. öğrendim ki sevmediğin bir işte de başarısız olabiliyorsun. e bari sevdiğin bir şeyi yap.”

    ayrıca çay içmek üzerinden "özgür irade" hakkında yaptığı çıkarımlar da düşündürücüydü hakikaten.

    hem jim'i, hem de andy’i anlamak için ve daha yakından tanımak adına şahane bir yapım.

    ek: jim carrey’nin aralardaki milos forman taklitleri de yarıyordu bu arada.*