şükela:  tümü | bugün
  • 17. yüzyılda tane tane anlatmış. yasama ile yürütme ayrılmalı, kanunu koyan ile uygulayan aynı olmamalı yoksa yönetenin kanunları kendi çıkarına kullanmasının önünü alamazsınız demiş, 350 yıl önce demiş... okudukça insanın içinin parçalandığı kitaplar yazmış, fikirleri şimdi "e tabi ki" şeklinde bir algı uyandırsa da çağının çok ötesinde olan düşünür. okurken "e tabi ki" dediğimiz fikirler ve gerçekler ortadayken uygulamaların teker teker tersine döndüğü zamanlarda yaşamak da bizlerin laneti olsa gerek.
  • the second treatises of government'i biraz incelemek gerekmektedir. zira ilk yazdigi metinden daha kapsamlidir bircok konuda ve ekonomiye burada daha cok onem vermistir.

    kendisi, ekonominin ve devletin nasil bir arada yuruyecegini, hatta ekonominin korunmasi icin devletin gerekliligi konusunda bircok ilginc fikir ortaya atmistir.

    ekonomi'yi tanimlamakta kullanacagimiz en onemli etmenlerden biri, suphesiz mulkdur. eger bir insan mulk sahibi ise, bunu, belli bir bedel karsiliginda takas etme hakkina sahiptir. bu da, yine suphesiz ortaya "kisiye ait mulk" sorununu atacaktir.

    oncelikle her zaman oldugu gibi sozlerine insanin dogal yapisi ile baslar (tipki aristo gibi). ancak burada daha cok, "state of nature" olarak da bilinen, "dogal kanunlar" olayina giris yapmistir. boyle bir giris yapmasinin en onemli sebebi, mulk konusunu aciklamak, mulkun kimlere verildigini, hatta kisilerin nicin mulk sahibi olmalari gerektigini anlatmak icindir. daha sonralari devletin bu mulku koruyacak bir etmen olarak bulunmasi konusu icerisinde de bu dusuncelerini sikliklan kullanacaktir.

    hobbes'i okumus olanlar bilir. kendisine gore doganin kanunlari o kadar anarsiktir ki, anarsinin oldugu yerde esit yaratilmis olan insanlar, birbirlerini oldurerek ve guc kullanarak mulk sahibi olurlar. o kadar brutaldir ki, hobbes'a gore otoriter (despot olma seviyesinde otoriter) bir monarsi'nin hukum surmesi gerekmekteydi.

    locke ise, bu anarsi fikrine katilsa da, insanlarin bu denli hayvansal icguduler ile davranacagina hicbir zaman inanmamistir. oyle ki, sadece doga kanunlari ile yonetilen bir dunyada bile insanlar, sosyal yapilari nedeniyle beraber calisacaklardi. yardimlasma sozkonusuydu.

    sadece bu da degil; locke'a gore insanlari ahlaki degerler yonlendirmekteydi (kendisi siki bir kalvinist'dir, unutmayalim). bu nedenle, ahlaki duygulari nedeniyle kendilerini yonlendiren insanlar, beraber calismalarinin da neticesinde "civil society" (sivil toplum) denen olguyu olusturacaklardi. olasi doga kanunlari ile yonetilen insanlarin bir sekilde ulasacaklari mutlak mertebe olarak gordugu sivil toplum, kitabinda da detaylica anlatilmistir.

    sivil toplum anlayisindan hemen sonra ise, yine devreye mulk sahipligi gelecekti. insanlarin bir sekilde katkilari ile olusmus olan toplumda, mutlaka biri mulk sahibi olacak, digeri ise fakir olacakti. bu noktada ise "dogal haklar" teorisi ile ortaya cikar locke.

    insanlarin dogal haklari mevcuttu kendisine gore. zira butun insanlar, esit olanaklar ile dogmakta (tanri tarafindan insanlara kullansinlar diye verilen dunya), hatta fiziksel olarak bile esit yaratilmaktalardi (asagi yukari herkes ayni gucteydi diye dusunmustur). ancak herkesin esit oldugu bir dunyada, nicin insanlar birbirlerine zarar versinler ki?

    yine burada mulk dagitimi olayina geri donmustur locke. kisaca, esit olsalar bile insanlar, bazilarinda mulk varken, digerleri fakirlikten surunmekteydi (o donemin ingiltere'sinde durum aynen boyleydi zaten). bu mulkiyeti koruyacak, zenginin hakkini gozetecek bir sistem gerekliydi! boylece devletin vazgecilmezligi fikrini ortaya atmistir.

    her insanin dogal haklari mevcuttu. bu dogal haklar, tahmin edersiniz ki yasama hakkiydi. locke'a gore bu haklarin varligi, aslinda yine butun insanlari temelde esit kilacak, problemleri ortadan kaldiracakti. ama yine, ve yine, ve yine gozardi edilemeyen sey, mulk dagitimindaki esitliksizdi.

    iste burada artik kisiye ozel mulkiyetten bahsetmeye baslar. ortada bir mal vardir ve bu, tek bir insana aittir. bu mali satma, kullanma ve en onemlisi saklama hakki, yine o insanin kendisine aittir locke'a gore.

    ancak o zamanlarda buzdolabi gibi bir kavram olmadigi icin, uretilen elmalarin hepsi saklanamazdi dogal olarak. yine de birer ozel mulk teskil ettiklerinden bir nevi zenginlikti bu, ancak bir sure sonra curuyup giderlerdi. bu nedenle ortaya para fikri atilmistir; elmalar baskalarina satilir, para elde edilir ve elmalar yerine para saklanir.

    bir kisinin en temel mulkiyeti, locke'a gore kendi bedeniydi. eger butun insanlar esit yaratilmissa, ote yandan mulk sahipleri bu esitligi bozuyorsa, ciftliklerinde insan calistirmalari ne kadar mantikliydi? tabii ki de insanlar, kendi mulklerini satabildiklerinden dolayi, kendi bedenlerini de mulk sahiplerine, belli bir para karsiliginda satmaktaydilar. bu da isciligin aslinda ekonomik sistem icerisinde gayet mantikli birsey oldugunu kanitlar cinstendir.

    oyle ki, burada da problemler mevcuttu. eger insanlarin bedenleri mulk olarak goruluyorsa, bir ciftlik sahibi, gelirlerini arttirmak ve genel ekonomik verimliligi arttirmak ugruna iscilerinin islerini ellerinden alabilirdi. zira onlarin yaptiklari is birer "mulk" statusundeydi.

    ilk defa "mulkiyetin olmadigi yerde insanlara gelecek zararlar da bulunmaz" teoremini ortaya atan insandir locke ayni zamanda. devlet, bir sekilde mulk sahiplerini korumak ile yukumluyse, mulkiyete goz dikmis olan insanlari da cezalandirma hakkina sahipti. bunun yaninda, fakir kesmi mulkiyeti ele gecirmekten alikoymaklan, onlara dolayli yoldan yine zarar veriyordu.

    iste locke, butun bunlarin analizini gayet verimli ve mantikli yapabilmis, kanimca muthis bir sahsiyettir.
  • filozof olanından değil, lost'takinden bahsediyorsak, ebeveyn olduğumda başvuracağım rol modelim benim.

    hastasıyım o en basitinden bir şey sorulduğunda bile hafiften gülümseyip mikelanjelo'dan giren börtü böcekten çıkan enfes anekdotlarla cevap verişinin. o yüzden karar verdim ileride çocuğum olursa direkt aynı tribi yapıcam. misal çocuk "anne şu kumandayı uzatsana" dedi. yandan yandan gülümseyerek sakince sehpadaki kumandaya bakıcam bi süre. sonra başlıycam: " onaltıncı lui'nin yaverlerinden biri, birgün yolda ölmek üzere olan bir kaplumbağa bulur" .. ya da atıyorum velet sofrada ıspanak yemiycem ben yemeeem tost yap banaaaaaa diye tepine tepine ağlıyor. başka ebeveynler gibi dellenip bağırmıycam. hiç sükunetimi bozmadan gözlerimi masadaki yoğurt kasesine dikip gülümseyerek "da vinci mona lisa'yı ilk yaptığında, tabloyu ısmarlayanlar beğenmemişlerdi.." diyerek enfes bi hikaye anlatıcam. bitince de gene bi yandan yandan gülümseyip bakışlarımı bir anlık yere indiricem, sonra kaldırıp kaş altından senin güttüğün koyun kadar temalı bakışlar atıcam yavruya... hastasıyım. piyasada başka bir sürü bu tip tribal bilge adam var ama hiçbiri locke kadar beni heveslendirmedi şu işe. o yüzden rol modelim de o olacak.

    bu arada sükunetimi koruyamayıp arada sinirlenirsem de neaow tribim var, onu uygularım.

    - hemen odana git!
    (çocuk burda alık alık bana bakmaya devam edecek)
    - neeeaaaaaaooow!!
  • "hiç kimse kendinde olandan fazlasını veremez." - john locke
  • hobbes karşılaştırmasından feci soru gelir...
    (bkz: tecrübeyle sabit)
  • 6. sezon posterlerinde sırtı dönük poz vermiş tek karakter.

    http://img149.imageshack.us/…1fad87dbd5cc695e0.jpg/

    bu pozu bence bilinçli vermiş. teorilere falan gerek yok. benim de kaderimi böyle yazsalar ben de götümü dönerim bacım afedersin.
  • --- spoiler ---

    ne bahtsız adammış arkadaş bu.

    juliet bile öldükten birkaç dk sonra gömüldü, paulo ve nikki diri diri gömüldü, bu adamın cesedi hala gömülmedi. üstelik hala yerlere savrulup üstüne benjaminler falan fırlatılıyor. intihar etmeye zorlanır, intihardan önce vazgeçirilip sonra boğazlanır, cenazesine kimse gelmez, ayakkabıları değiştirilir, yerden yere vurulur... ada öncesi olayları hiç anlatmadım dikkat ederseniz. nasıl bir talihtir bu? zaten son düşünceleri de "anlamıyorum" olmuş garibimin.

    bu adamcağız bilimum denizaltı, hatch gibi şeyi patlattığında küfretmiştim, hiç de sevmezdim kendisini. adadan ayrılanların ne kadar sefil hayat sürdüklerini gördükten sonra anladım ki bu adam mutlu olmayı biliyordu.

    4. bölümden sonra edit:

    oh be!

    --- spoiler ---
  • lostun ibişi, malın önde gideni bayrak tutanıdır...

    mükerrer olacak ama hırsımı alamadım ibnenin evladından...

    --- spoiler ---

    ulan seni o adaya bulduğun her hatch ' i patlat diye mi koydular eşşoğlueşşek... swan ' i yerle bir ettin, flame ' i havaya uçurdun, yarın bigün yerini bulunca barracks ' ın da amına koyarsın...

    uçağın da orasını burasını kurcalarken bozup düşüren de bu yavşaktır diye düşünmeye başladım... system failure filan hikaye...

    --- spoiler ---
  • lost karakteri olanına 3. sezonda neden bu kadar çok yükleniliyor anlayabilmiş değilim. john locke yaban domuzu avlarken; hatch'i bulurken; haritaları çıkartırken iyiydi, aslandı, kaplandı da şimdi mi kötü oldu?
    bırakın allahınızı severseniz.
    sayid'i de seviyoruz, kendisi hakikatli bir arkadaş, eyvallah. ama locke olmasa ne bakunin'i bulabilirdi ne de others town'ın haritasını..
    hatch'leri de patlatsa, ileride denizaltıyı da batırsa işi bittikten sonra adadan çıkış yolunu da bulur locke. başından beri adayı en iyi anlayabilen, en tutarlı davranan hep locke oldu. bu adadan kurtuluş varsa eğer john locke sayesinde olacak. bunlar unutulmasın!
    millet kuyruk olmuş locke'a kim daha iyi giydirecek diye. yakında bilet kesilmeye başlanacak neredeyse. kanıma dokunuyor arkadaş!
    bakın uyarmadı demeyin sonra yazdıklarınızı nasıl editleyeceğinizi şaşırırsınız.
  • oluşturduğu düşünce sisteminin başlangıç noktasında kendisinin bir burjuva olmasının rolü büyüktür. mülkiyet kavramı, hobbes'tan farklı olarak locke'ın düşünce dünyasında önemli bir yere sahiptir. locke'un mülkiyetle kastettiği salt sahip olunanlar değil aynı zamanda insanın bir şeye emek vermesini sağlayan vücududur da. kendisinden yıllar sonra marx ve ricardo tarafından geliştirilecek emek-değer kuramına çok yakın şeyler söylemiştir locke. insanın emek verdiği nesne üzerinde mülkiyet hakkı olduğunu savunmuştur. bu mülkiyet hakkı ki, devletin olmadığı doğa durumunda da var olagelmiştir. çünkü hobbes'tan farklı olarak, locke'a göre doğa durumunda insanlar, daha pasif, daha "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncı"dır. çünkü rasyonel bir varlık olan insan bilir ki başkalarına zarar vermek kendisine eninde sonunda zarar olarak geri dönecektir. o yüzden hobbes'taki gibi kanın gövdeyi götüreceğinden korkmaz. ama hiç sorun çıkmayacağını da söylemez. zaten öyle olsaydı devlete ne gerek kalırdı?

    locke'a göre devletin varlık sebebi, işbu bireyler arasında oluşabilecek sorunları çözebilmek,onların kendi meselelerini kendi adalet anlayışlarıyla çözmelerini engellemek,onların hobbes'taki gibi bir savaş durumuna gelmekten alıkoymaktır. bu devlet pek tabii ki insanların bir araya gelip haklarını devretmek suretiyle oluşur;ama locke'taki sözleşme çift katmanlıdır. ilk ve ana katmanda insanların arasındaki antlaşma vardır. bu antlaşma bozulamaz, insanlar haklarını bir kez devrettikleri için geri dönüş yoktur. ikinci katmandaysa-ki bu katman siyasal antlaşmanın olduğu katmandır- yasama gücünün nasıl ve kim tarafından yürütüleceği belirlenir. siyasal antlaşma kısmı bozulabilir,değiştirilebilir;eğer yürütme gücünü elinde bulunduran hükümdar/hükümet,bireylerin özgürlüklerine,mülkiyet ve yaşam haklarına aykırı davranıyor, yasaları kaale almıyorsa bireylerin onu devirmeye hakları vardır. locke'a göre, egemenin mutlak gücü olmamalıdır;çünkü ceberrut bir güç altında insanlar, doğa durumundan daha az özgürlük ve hak sahibi olurlar. zaten locke'a göre hobbes'un leviathan'ı, "insanların kendilerini tilkilere karşı savunduğu,fakat arslanlar tarafından tutulmaktan memnuniyet duydukları ve bu sebeple de kendilerini güvende hissettikleri bir sistemdir."

    locke için diğer önemli bir nokta kuvvetler ayrılığı ilkesidir. ona göre yasama ve yürütme erkini ellerinde tutanlar farklı kişiler olmalıdır. çünkü yasama erkini tutanın yürütme erkine de sahip olması, keyfe göre yasalar çıkarılmasına ya da yasaların keyfince uygulanmasına sebebiyet verir ki bu durum yine bireylerin temel hak ve özgürlüklerini tehdit eder.