şükela:  tümü | bugün
  • the second treatises of government'i biraz incelemek gerekmektedir. zira ilk yazdigi metinden daha kapsamlidir bircok konuda ve ekonomiye burada daha cok onem vermistir.

    kendisi, ekonominin ve devletin nasil bir arada yuruyecegini, hatta ekonominin korunmasi icin devletin gerekliligi konusunda bircok ilginc fikir ortaya atmistir.

    ekonomi'yi tanimlamakta kullanacagimiz en onemli etmenlerden biri, suphesiz mulkdur. eger bir insan mulk sahibi ise, bunu, belli bir bedel karsiliginda takas etme hakkina sahiptir. bu da, yine suphesiz ortaya "kisiye ait mulk" sorununu atacaktir.

    oncelikle her zaman oldugu gibi sozlerine insanin dogal yapisi ile baslar (tipki aristo gibi). ancak burada daha cok, "state of nature" olarak da bilinen, "dogal kanunlar" olayina giris yapmistir. boyle bir giris yapmasinin en onemli sebebi, mulk konusunu aciklamak, mulkun kimlere verildigini, hatta kisilerin nicin mulk sahibi olmalari gerektigini anlatmak icindir. daha sonralari devletin bu mulku koruyacak bir etmen olarak bulunmasi konusu icerisinde de bu dusuncelerini sikliklan kullanacaktir.

    hobbes'i okumus olanlar bilir. kendisine gore doganin kanunlari o kadar anarsiktir ki, anarsinin oldugu yerde esit yaratilmis olan insanlar, birbirlerini oldurerek ve guc kullanarak mulk sahibi olurlar. o kadar brutaldir ki, hobbes'a gore otoriter (despot olma seviyesinde otoriter) bir monarsi'nin hukum surmesi gerekmekteydi.

    locke ise, bu anarsi fikrine katilsa da, insanlarin bu denli hayvansal icguduler ile davranacagina hicbir zaman inanmamistir. oyle ki, sadece doga kanunlari ile yonetilen bir dunyada bile insanlar, sosyal yapilari nedeniyle beraber calisacaklardi. yardimlasma sozkonusuydu.

    sadece bu da degil; locke'a gore insanlari ahlaki degerler yonlendirmekteydi (kendisi siki bir kalvinist'dir, unutmayalim). bu nedenle, ahlaki duygulari nedeniyle kendilerini yonlendiren insanlar, beraber calismalarinin da neticesinde "civil society" (sivil toplum) denen olguyu olusturacaklardi. olasi doga kanunlari ile yonetilen insanlarin bir sekilde ulasacaklari mutlak mertebe olarak gordugu sivil toplum, kitabinda da detaylica anlatilmistir.

    sivil toplum anlayisindan hemen sonra ise, yine devreye mulk sahipligi gelecekti. insanlarin bir sekilde katkilari ile olusmus olan toplumda, mutlaka biri mulk sahibi olacak, digeri ise fakir olacakti. bu noktada ise "dogal haklar" teorisi ile ortaya cikar locke.

    insanlarin dogal haklari mevcuttu kendisine gore. zira butun insanlar, esit olanaklar ile dogmakta (tanri tarafindan insanlara kullansinlar diye verilen dunya), hatta fiziksel olarak bile esit yaratilmaktalardi (asagi yukari herkes ayni gucteydi diye dusunmustur). ancak herkesin esit oldugu bir dunyada, nicin insanlar birbirlerine zarar versinler ki?

    yine burada mulk dagitimi olayina geri donmustur locke. kisaca, esit olsalar bile insanlar, bazilarinda mulk varken, digerleri fakirlikten surunmekteydi (o donemin ingiltere'sinde durum aynen boyleydi zaten). bu mulkiyeti koruyacak, zenginin hakkini gozetecek bir sistem gerekliydi! boylece devletin vazgecilmezligi fikrini ortaya atmistir.

    her insanin dogal haklari mevcuttu. bu dogal haklar, tahmin edersiniz ki yasama hakkiydi. locke'a gore bu haklarin varligi, aslinda yine butun insanlari temelde esit kilacak, problemleri ortadan kaldiracakti. ama yine, ve yine, ve yine gozardi edilemeyen sey, mulk dagitimindaki esitliksizdi.

    iste burada artik kisiye ozel mulkiyetten bahsetmeye baslar. ortada bir mal vardir ve bu, tek bir insana aittir. bu mali satma, kullanma ve en onemlisi saklama hakki, yine o insanin kendisine aittir locke'a gore.

    ancak o zamanlarda buzdolabi gibi bir kavram olmadigi icin, uretilen elmalarin hepsi saklanamazdi dogal olarak. yine de birer ozel mulk teskil ettiklerinden bir nevi zenginlikti bu, ancak bir sure sonra curuyup giderlerdi. bu nedenle ortaya para fikri atilmistir; elmalar baskalarina satilir, para elde edilir ve elmalar yerine para saklanir.

    bir kisinin en temel mulkiyeti, locke'a gore kendi bedeniydi. eger butun insanlar esit yaratilmissa, ote yandan mulk sahipleri bu esitligi bozuyorsa, ciftliklerinde insan calistirmalari ne kadar mantikliydi? tabii ki de insanlar, kendi mulklerini satabildiklerinden dolayi, kendi bedenlerini de mulk sahiplerine, belli bir para karsiliginda satmaktaydilar. bu da isciligin aslinda ekonomik sistem icerisinde gayet mantikli birsey oldugunu kanitlar cinstendir.

    oyle ki, burada da problemler mevcuttu. eger insanlarin bedenleri mulk olarak goruluyorsa, bir ciftlik sahibi, gelirlerini arttirmak ve genel ekonomik verimliligi arttirmak ugruna iscilerinin islerini ellerinden alabilirdi. zira onlarin yaptiklari is birer "mulk" statusundeydi.

    ilk defa "mulkiyetin olmadigi yerde insanlara gelecek zararlar da bulunmaz" teoremini ortaya atan insandir locke ayni zamanda. devlet, bir sekilde mulk sahiplerini korumak ile yukumluyse, mulkiyete goz dikmis olan insanlari da cezalandirma hakkina sahipti. bunun yaninda, fakir kesmi mulkiyeti ele gecirmekten alikoymaklan, onlara dolayli yoldan yine zarar veriyordu.

    iste locke, butun bunlarin analizini gayet verimli ve mantikli yapabilmis, kanimca muthis bir sahsiyettir.
  • filozof olanından değil, lost'takinden bahsediyorsak, ebeveyn olduğumda başvuracağım rol modelim benim.

    hastasıyım o en basitinden bir şey sorulduğunda bile hafiften gülümseyip mikelanjelo'dan giren börtü böcekten çıkan enfes anekdotlarla cevap verişinin. o yüzden karar verdim ileride çocuğum olursa direkt aynı tribi yapıcam. misal çocuk "anne şu kumandayı uzatsana" dedi. yandan yandan gülümseyerek sakince sehpadaki kumandaya bakıcam bi süre. sonra başlıycam: " onaltıncı lui'nin yaverlerinden biri, birgün yolda ölmek üzere olan bir kaplumbağa bulur" .. ya da atıyorum velet sofrada ıspanak yemiycem ben yemeeem tost yap banaaaaaa diye tepine tepine ağlıyor. başka ebeveynler gibi dellenip bağırmıycam. hiç sükunetimi bozmadan gözlerimi masadaki yoğurt kasesine dikip gülümseyerek "da vinci mona lisa'yı ilk yaptığında, tabloyu ısmarlayanlar beğenmemişlerdi.." diyerek enfes bi hikaye anlatıcam. bitince de gene bi yandan yandan gülümseyip bakışlarımı bir anlık yere indiricem, sonra kaldırıp kaş altından senin güttüğün koyun kadar temalı bakışlar atıcam yavruya... hastasıyım. piyasada başka bir sürü bu tip tribal bilge adam var ama hiçbiri locke kadar beni heveslendirmedi şu işe. o yüzden rol modelim de o olacak.

    bu arada sükunetimi koruyamayıp arada sinirlenirsem de neaow tribim var, onu uygularım.

    - hemen odana git!
    (çocuk burda alık alık bana bakmaya devam edecek)
    - neeeaaaaaaooow!!
  • 6. sezon posterlerinde sırtı dönük poz vermiş tek karakter.

    http://img149.imageshack.us/…1fad87dbd5cc695e0.jpg/

    bu pozu bence bilinçli vermiş. teorilere falan gerek yok. benim de kaderimi böyle yazsalar ben de götümü dönerim bacım afedersin.
  • hobbes karşılaştırmasından feci soru gelir...
    (bkz: tecrübeyle sabit)
  • "hiç kimse kendinde olandan fazlasını veremez." - john locke
  • felsefe tarihi, belli basli filozoflarin bir tartismasiysa eger, bana en ilginc gelen tartisma, bilgi uzerine olan tartismalardir.. (bkz: entry nick uyumu) bu yuzden bence bir insana eger felsefeyi sevdirmek istiyorsaniz ona ocelikle a priori olarak bilgi meselesini anlatmak gerekir..

    filozoflar, bilginin nasil elde edildigi konusunda, milattan onceden beri ikiye ayrilmislardir. bazi filozoflar bilginin elde edilmesinde gozlem ve deneyi one cikarirken, bazilari onceligi zihne vermisler.. birinci gruptakiler ampirist, ikinciler rasyonalisttirler.. ampirizmi savunanlara gore insan, sahip oldugu butun bilgiyi duyu organlari araciligiyla edinir.. bunlara gore insan zihninde dogustan herhangi bir bilgi bulunamaz.. rasyonalistlere gore ise, insan, duyu organlari ile butun bilgilere ulasamaz..

    mesela sofistlerden baslayalim onlar icin bilgi aslinda bir nevi halusunasyondur.. ise yarayip yaramamasi onemlidir.. sonra platon'a gecelm, o, bilgiyi ikiye ayirir: akil bilgisi (noesis) ve duyu bilgisi (doxa).. ilkinden idealara ulasiriz ikincisinden duyularla algilanabilen seylerin bilgisine.. aslinda platon ''iyi'' kavraminin dayanacagi bilgiye ulasmak amacindadir..mesela aristo, o da bilimsel bilginin ne oldugunu arastirmis sonunda mantika ulasmistir.. mesela septikler, bilginin insani mutlu edip edemeyecegi konusunda dusunmusler ve sonunda epokhe ye varmislar.. mesela descartes, onun icin bilginin baslangici dusunmektir.. filozoflarin filozofu leibniz de bilgi konusundaki tartismalara katilmis aklin bilgilerini a priori olarak gorup, dogruluklarinin zorunlu oldugunu karsitlarini savunmaninsa celiski oldugunu belirtmistir..

    iste john locke da, felsefe tarihine yani ''bilgi tartismasi''na; insan bilgisinin kaynagi, kesinligi ve sinirlari uzerine bir arastirma olan insan anligi uzerine bir deneme ismindeki kitabiyla katilmistir.. locke'a gore insan ruhunun icinde bulunanlar da dahil, butun dusuncelerin butun bilgilerin kaynagi deneydir.. bu yuzden de bilginin kesinligi diye bir sey soz konusu olamaz.. bizim nesnelerde bulunuyor diye varsaydigimiz nitelikler, aslinda duyumlarimizin islenmis halinden baska bisey degildir.. buyukluk, sayi, bicim gibi bilgiler kesin olmasa da gercege biraz yakindirlar ama koku, renk, tad gibi bilgiler ozneldirler.. anlasilacagi gibi aslinda locke'un bilgi konusundaki gorusleri ilk ozelligi tasimaz ama locke goruslerini tutarli ve sistematik bir bicimde ortaya koymustur..

    locke bahsedilen kitabinda amacinin: insan zihninin yapisini ve isleyisini cozumleyerek, nesneleri bilip
    bilemeyecegimizi arastirmak ve bilgimizin sinirlarini saptanmak oldugunu soyler.. sonucta bilgi konusunda zihnimizin bos bir levha (bkz: tabula rasa) oldugu sonucuna varir.. zihin once gozlem/deney yapar, bilgiyi adlandirir sonra bunlari siniflara ayirir, ardindan mantikla bu bilgileri isler..

    locke, eger matematik ya da mantik dogustan varsa, neden cocuklar dis dunya ile baglarini kopardigimizda bunlara ulasamiyorlar.. neden bir cocugun zihinsel acidan da gelismesi icin dis dunya ile baglarinin olmasi, bir seyler gorup, duyup, koklayip tatmasi gerekiyor gibi sorularla rasyonalistleri koseye sikistirmistir.. locke'in bu sorularina ve genel anlamda bilginin edinilmesi fikrine leibnizin cevaplari da en az locke kadar ilgi cekicidir ki bunlari anlatmak icin caylaklik entarimden sonra bir leibniz entrysi daha yazmam gerekecek..

    bilgi sorunu deyip gecmemek gerekir, bilginin nasil elde edildigi konusundaki gorusu esasinda insanin tanri'ya olan bakisini da degistirebilmektedir.. bilginin dogustan gelmedigine kesinlikle deney sonucu olustuguna inanmak materyalizme yakinlasmak demektir ve sonunda da tanri fikrinin insan beyninin urunu olduguna varilabilir amma lakin ki oyle degildir, locke bir deisttir..

    bilgi konusunu eseledikten sonra bir de siyasi yonune deginelim.. john locke, felsefe tarihinin yaninda siyaset dunyasinda da onemli bir yer elde etmistir.. insan ozgurlugune verdigi onem ve bu ozgurlukleri kisitlayan kurumlara karsi dusunceleriyle, bu kurumlarin mesruluklarini sorgulamaya acmistir.. yasadigi donemlerde kralliklar, adem peygamberin tanridan aldigi gucu devam ettiren bir yapi olarak gorulurdu ve bu onlarin hakkiydi.. locke, bu kralliklarin yani yonetimin ortaya cikisini farkli bir acidan degerlendirerek bu hakkin sorgulanmasini sagladi..

    ona gore siyasal guç: mulkiyet alanini duzenlemek ve korumak icin olüm cezası veya daha az siddetli cezalar koymak, bu yasalari uygulamak ve yabancilarin verecegi zararlardan devleti korumak icin yasa yapmak hakkidir.. locke, bu gucun ortaya cikisini dogal durumdan kalkarak aciklar.. dogal durumda insan tamamiyla ozgur durumdadir.. butun insanlar esit ve ozgur olduklari icin, baskasinin yasamina, sagligina, ozgurlugune ve malina zarar vermemesi gerektigini ogrenir.. herkes birbirinin hakkina saygi gosterir.. doga durumunda, bir hakki ihlal edilen kisi, bunun icin cezalandirma hakkina sahiptir.. herkesin ihlal yapan kisiyi cezalandirma ve doga yasasini uygulama hakki vardir.. ama bu cezalandirma hakki, oc alma, kendisinin veya yakinlarinin lehine karar verme gibi insani zaaflar yuzunden mantikli olmadigi icin karisiklik ve duzensizligi dogurabilir.. onlara yardim edecek-uzlastiracak ortak bir üst olmadan, birisinin bir baskasinin kisiligi uzerinde bir baski olusturmasi savaş durumudur ve doga durumunu terketmek, bir nevi savas durumunun sonucudur.. iste bu da, insanlarin siyasal toplumu kurmalarina sebep olusturmustur.. peki bunun bizim icin onemi nedir.. onemi: eger ki bu siyasi guc, bahsedilen nedenle dogmussa, bu gucun bir sinirlari da vardir ve insanlar tarafindan belirlenmelidir dusuncesini getirmesidir..

    o’na gore devlet, insanlarin sadece kendi sivil cikarlarini tedarik etmek, korumak ve gelistirmek icin olusturdugu bir insan toplumudur.. bu sivil cikarlar; yasam, ozgurluk, saglik ve para, arazi, ev, esya gibi mulkiyetlerdir.. bu yuzden locke, liberal sistemin de onderlerindendir ve bir libostur.. bilgi konusunda locke'in karsisinda leibniz yer alirken, siyasi konulardaki karsiligi hobbes'tur..

    entrymizin sonuna gelirken bir locke sozu verelim: "hepimiz dünyayı gerçekte olduğu gibi değil, kendi ön yargılarımız vasıtasıyla gözlemleriz. dolayısıyla, gerçekten bilebileceğiniz tek şey kendinizsinizdir."

    ama madem ki ben bir leibnizciyim (bkz: gottfried wilhelm leibniz/@a priori) onun sozuyle bitirelim de nispet olsun: “tahmin ediyorum ki, becerikli yazarımız insanların önyargılarını kaybetmemek ve onlar hakkında tartışmaya girmekten kaçındıkları zaman bunların tabi fikirler olduğu maskesi altında saklanmalarından dolayı doğuştan fikirler doktrinine düşman olmuştur''

    “fakat görünüşe göre yazarımız, amacı ne kadar övgüye değerde olsa, konuyu çok farklı bir yöne götürmüştür. bana öyle geliyor ki, yazarımız kaynağı akıl olan gerekli bilgilerle, duyu deneyimleriyle, hatta bizimle beraber oluşan, elle tutulabilen gerçekleri yeterli derecede birbirlerinden ayırt edememiştir''

    öle.
  • --- spoiler ---

    ne bahtsız adammış arkadaş bu.

    juliet bile öldükten birkaç dk sonra gömüldü, paulo ve nikki diri diri gömüldü, bu adamın cesedi hala gömülmedi. üstelik hala yerlere savrulup üstüne benjaminler falan fırlatılıyor. intihar etmeye zorlanır, intihardan önce vazgeçirilip sonra boğazlanır, cenazesine kimse gelmez, ayakkabıları değiştirilir, yerden yere vurulur... ada öncesi olayları hiç anlatmadım dikkat ederseniz. nasıl bir talihtir bu? zaten son düşünceleri de "anlamıyorum" olmuş garibimin.

    bu adamcağız bilimum denizaltı, hatch gibi şeyi patlattığında küfretmiştim, hiç de sevmezdim kendisini. adadan ayrılanların ne kadar sefil hayat sürdüklerini gördükten sonra anladım ki bu adam mutlu olmayı biliyordu.

    4. bölümden sonra edit:

    oh be!

    --- spoiler ---
  • geçen gün memelerini sıkıştırırken "ayh yapma huylanıyorum" nazlarına karşı "don't tell me what i can't do!!" diye asabice çıkıştığım dost.
  • oluşturduğu düşünce sisteminin başlangıç noktasında kendisinin bir burjuva olmasının rolü büyüktür. mülkiyet kavramı, hobbes'tan farklı olarak locke'ın düşünce dünyasında önemli bir yere sahiptir. locke'un mülkiyetle kastettiği salt sahip olunanlar değil aynı zamanda insanın bir şeye emek vermesini sağlayan vücududur da. kendisinden yıllar sonra marx ve ricardo tarafından geliştirilecek emek-değer kuramına çok yakın şeyler söylemiştir locke. insanın emek verdiği nesne üzerinde mülkiyet hakkı olduğunu savunmuştur. bu mülkiyet hakkı ki, devletin olmadığı doğa durumunda da var olagelmiştir. çünkü hobbes'tan farklı olarak, locke'a göre doğa durumunda insanlar, daha pasif, daha "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncı"dır. çünkü rasyonel bir varlık olan insan bilir ki başkalarına zarar vermek kendisine eninde sonunda zarar olarak geri dönecektir. o yüzden hobbes'taki gibi kanın gövdeyi götüreceğinden korkmaz. ama hiç sorun çıkmayacağını da söylemez. zaten öyle olsaydı devlete ne gerek kalırdı?

    locke'a göre devletin varlık sebebi, işbu bireyler arasında oluşabilecek sorunları çözebilmek,onların kendi meselelerini kendi adalet anlayışlarıyla çözmelerini engellemek,onların hobbes'taki gibi bir savaş durumuna gelmekten alıkoymaktır. bu devlet pek tabii ki insanların bir araya gelip haklarını devretmek suretiyle oluşur;ama locke'taki sözleşme çift katmanlıdır. ilk ve ana katmanda insanların arasındaki antlaşma vardır. bu antlaşma bozulamaz, insanlar haklarını bir kez devrettikleri için geri dönüş yoktur. ikinci katmandaysa-ki bu katman siyasal antlaşmanın olduğu katmandır- yasama gücünün nasıl ve kim tarafından yürütüleceği belirlenir. siyasal antlaşma kısmı bozulabilir,değiştirilebilir;eğer yürütme gücünü elinde bulunduran hükümdar/hükümet,bireylerin özgürlüklerine,mülkiyet ve yaşam haklarına aykırı davranıyor, yasaları kaale almıyorsa bireylerin onu devirmeye hakları vardır. locke'a göre, egemenin mutlak gücü olmamalıdır;çünkü ceberrut bir güç altında insanlar, doğa durumundan daha az özgürlük ve hak sahibi olurlar. zaten locke'a göre hobbes'un leviathan'ı, "insanların kendilerini tilkilere karşı savunduğu,fakat arslanlar tarafından tutulmaktan memnuniyet duydukları ve bu sebeple de kendilerini güvende hissettikleri bir sistemdir."

    locke için diğer önemli bir nokta kuvvetler ayrılığı ilkesidir. ona göre yasama ve yürütme erkini ellerinde tutanlar farklı kişiler olmalıdır. çünkü yasama erkini tutanın yürütme erkine de sahip olması, keyfe göre yasalar çıkarılmasına ya da yasaların keyfince uygulanmasına sebebiyet verir ki bu durum yine bireylerin temel hak ve özgürlüklerini tehdit eder.
  • bu ismi duyduğunuzda aklınıza ilk gelen şey amerikan yapımı bir televizyon dizisine ait bir karakterse, kafayı ellerin arası alıp "ben nerede yanlış yaptım" diye biraz düşünmek gerekir.