şükela:  tümü | bugün
  • hollandalı yönetmen.* belgesel sinemanın en mühim isimlerinden, kameranın çağının tanığı olması gerektiğine inanmıştır. bir gezgindir ivens, sovyetler birliği, çekoslovakya, vietnam, almanya, amerika, çin ve daha nice ülkede bulunmuş; nerde kölelik, savaş, yoksulluk ve benzeri beşeri dramlar varsa kamerası elinde oraya koşmuştur. astım ve karaciğer sorunları da peşini bırakmamış, son filmi une histoire de vent'i* çektiği yıl, 91 yaşında bu dünyadan göçmüştür.

    işte kaleme aldığı bir makale;

    http://arsiv.mevsimsiz.net/…gostermek._joris_ivens/
  • o, daha onüç yaşındayken, 1911 yılında başladığı sinema yaşamında belgesel çekmekte ustaydı ve bu ustalığını, yoğun deneyimine olduğu kadar, duyarlı bir şair olmasına da borçluydu. dünyaya açık bir gözlemci, bir sanatçıydı. ispanya'dan çin'e, içinde yaşadıkları toplumu ve yaşamı değiştirmeye çabalayan insanların eylemlerine, sevinçlerine, kızgınlıklarına, umutlarına tanıklık eden ivens, çin'de çekilen "bir rüzgar öyküsü"nde rüzgarı yakalamaya çalışan bir adam olarak baş rolü oynadı. yakaladığı rüzgar yeterdi ama, o çok daha fazlasını bıraktı...
  • yıl 1986, sinema ve özgürlükler toplantısı, cannes.
    konuşmakta güçlük çeken fakat gözlerindeki ışıltıyla yaşının aksine gençliği duyumsadığını belirten bir "büyük"

    "sinemacılık sorumluluk gerektirir. dünya halklarının kardeşliği için kullanılması gereken bir araçtır bu:sinema. bunun içindir ki sinemacılar öncelikle ve hiç ödün vermeden, kendi özgürlüğünü sağlamak zorunluluğundadırlar."

    trt2 nin tozlu raflarından çıkarılıp o gece izlettirilen bu görüntüler. tam da sinema doğallığını yitirdi, amaç içindekileri sanatla bezemek değil, sanatla çantaları doldurmak diye düşünmeye başladığım günlerdi. evet kapitalizm sinemayi kendi ideolojisiyle tümüyle özdeşleştirmeyi başarmıştı en nihayetinde. fakat bu kapitalist dünyanın cennetlerinden olan cannes'dan, görkem, lüks, servet, güzellik merkezi cannesdan söylenen bu sözler.. cesareti toplamak gerekiyor evet.. çevrenin tüm ayrıntılarıyla inanılmaz derinliğin inceliğiyle ve anlamıyla çelişen bu sözler ve sözlerin sahibi o gün 88 yaşında olan joris ivens..

    bu yaşlı sanatçıyı biraz tanımaya çalışalım...

    1898 doğumlu bir hollandalıdır joris ivens. sinema aletleriyle uğraşan bir ailenden geliyordu. zaman içerisinde uçan hollandalı kimliğine bürüneceğini söylemeden geçmek olmaz bu noktada. bu ününü kazanmadan önce, henüz ergen sinema yıllarında, ülkesinde kısa filmler çekiyor ve 1929 sonlarında de brug ile regen filmlerindeki sine-deneme ve sine-şiiryaklaşımlarıyla tüm dikkatleri üzerine çekiyordu.

    1930 yılına gelindiğinde ufukta bir sovyetler birliği ziyareti vardı. genç sanatçıya komünist ideolojiyi yakından tanıma fırsatını ve devrim hizmetinde bir sinemaya öncelik vermesi gerekliliğini getirecekti. ve öyle de oldu. sinemasında daha en başından hissettirdiği şiirsellik öğesini daha da geliştirerek..

    fakat ziyaret bir gerçeği ortaya çıkarıyordu: gerçeklik.ağrılığını tüm yoğunluğuyla hissettirmeye başlayan bu öğe ilk filmlerdeki biçimsel oyunları, estetik araştırmaları geri plana itmeye başladı. ve gerçekliğin peşindeki uçan hollandalı nın efsaneleşen yolculukları en nihayetinde bir başlangıç yaratıyordu. nerede toplumsal bir dışa vurum, kitleleri hedef alan bir eylem, ezilmişlik, kölelik, baskıcılık ve de savaş varsa, nerede insanlar kendi geleceklerini kurtarma amacı çerçevesinde harekete geçtiyse joris ivens da elinde kamerasıyla orada bitivermeye başladı. çünkü inancı, kameranın en görkemli işlevinin insanı, dünyayı, değişen dünya içinde değişen insanı saptamak olduğu inancı bunu gerektiriyordu. kuşkusuz bu ilkenin vücut bulmasındaki önemli noktalarından bir tanesi de dziga vertov dur. düşlerindeki "kameralı adam"ı yaratmıştır..

    joris ivens sanatında, ülkesindeki iş ve emek sorunları üzerine eğilen yapıtlar yerlerini almaya başlıyordu: zuyderzee, sanayi senfonisi, creosote. sovyetler'de komsomol, ispanya da iç savaş sırasında hemingway 'in katkısıyla spanish earth, çin'de 400 million, amerika'da power and land, endonezya'da indonesia calling, orta avrupa komünist ülkelerinde ilk yıllar, bossak, barış yenecektir, ırmakların türküsü... uçan hollandalı elinde kamerasıyla oradan oraya koşturuyordu..

    90'lı yıllarda istanbul sinema günleri nde yer aldığını duyduğum ve evde bilgisayar başında izleme güzelliğine erişebildiğim la seine a rencontre paris filminde bir ülkeyi, bir kenti, bir yöreyi, bir paris'i insan gerçeğiyle vermenin usta ellerinde nasıl şekillenebileceğini göstermiştir adeta.

    günler geçiyor ve uçan hollandalı yaşlanıyordu. oradan oraya koşturuyor ve dönüp dolaşıp geldiği, zamanının mesleğinin büyük çoğunluğunu geçirdiği çin'e geliyordu. nitekim de yaşamının son yıllarında sinemacı eşi marceline loridan ile birlikte çin'de inanılmaz uzunlukta belgeselller çekmiştir.

    1971-1975 yılları arasında dev bir projeye koşuyordu uçan hollandalı: yu kung dağları nasıl oynattı. adını eski bir çin efsanesinden alan bu yapım tam olarak 10 saatlik ve 6 parça halindeydi. filmin simgesel adının sanatçıyı zorlayan bu 5 yıllık gize bir çağrışım yaptığı da rivayet edilir.

    dünyanın dört bir yanında gerçekleşen devrimlere, dogma haline getirilen ideolojilere, dünyayı değiştirmek savıyla yola çıkıp çevresini bile değiştiremeyenlere inancını yitirir gibi olmuştu sanatçı. ama ilerleyen yaşına rağmen düzenle bütünleşmemiş, devrimlere değilse de devrime olan inancını yitirmemiş, dünyanın değişmesi gereğine olan inancını da hep korumuştu. ihtiyar adamın kamerasına yansıyan hümanizmde ütopik taraflar vardı; tıpkı sinema yoluyla bir şeyler yapılabileceği inancında olduğu gibi.

    sözü burada atilla dorsay'a bırakmak gerekiyor:

    "joris ivens geride 20 . yüzyılda insanoğlunun toplumsal çabalarına, dünyanın değişimine ilişkin paha biçilmez değerde, kısalı-uzunlu 60 kadar film bıraktı. bu filmler, kuşkusuz sinemasal değerinin yanı sıra, gerçekten de eşsiz bir belge değeri taşıyorlar. bu açıdan insanlık yaşadıkça ve arşivler yerli-yerinde durdukça hep varolacaklar, hep izlenip yarar getirecekler. joris ivens'ın uzun ve şaşılası sinemacılık serüveni ise, özellikle iki açıdan benzersiz bir ders niteliği taşıyacak. birincisi joris ivens'ın, çok söylenen, ağızlara sakız olmuş bir ilkeyi ^çağının tanığı sinema^ ilkesini etiyle kanıyla yaşayarak uygulamış yüzyılımızın belki de tek sanatçısı oluşu... sinema, dolaylı olarak zaten hep bir şeylerin tanığıdır, çağının, döneminin bir belgesidir kuşkusuz... ama joris ivens'daki gibi dolaysız bir belge ve tanık oluşturma niteliği, sanırız ki pek nadir rastlanacak bir olgudur."

    "joris ivens'ın verdiği ikinci önemli ders ise, onun uzun yıllar boyu sistem dışı, marjinal bir sinema yapmaktaki direnci ve başarısıdır. sonuç olarak tümüyle sermayeye, kapitale dayandığı için kapitalist bir sanat olup çıkan sinemada, joris ivens'ın verdiği bu örnek çok ilginçtir, önemlidir"

    yıl 1990'a geldiğinde ise uçan hollandalı son filmini yapıyordu, rüzgarın öyküsü'nü, anavatanı gördüğü çin'de. bir yıl sonrasında da hayatı oradan oraya elinde kamerayla yolculuk içinde geçen uçan hollandalı nın son yolculuğu gelmişti artık. en yaşlı yönetmen ünvanını da cebine koyarak...