şükela:  tümü | bugün
  • tanım: carl gustav jung'un kur'an-ı kerim 18. suresini yeniden doğuş gizem'i olarak yorumlaması.

    '' mağara yenidendoğuşun gerçekleştiği yer, insanın kuluçkaya yatıp yenilenmek üzere kapatıldığı gizli bir oyuktur. kur'ân'da burası şöyle anlatılır: "güneşi görüyorsun ya, doğduğu vakit mağaralarından sağa meyleder, battığı vakit de onları sol tarafa makaslar. onlar (yedi uyurlar) mağaranın geniş bir yerindedir.ortadaki "geniş yer", mücevherin bulunduğu, kuluçka ya da kurban riti ya da dönüşümün gerçekleştiği merkezdir. bu simgeciliğin en güzel örnekleri, mithra kültünün sunaklarında ve dönüşüm cevherini daima güneş ve ay arasında gösteren simya resimlerinde görülür. çarmıha gerilme tasvirleri de genellikle bu tarzdadır. aynı simgecilik navahoların dönüşüm (yani şifa) törenlerinde
    de vardır. yedi kişinin, yaşamlarının ölümsüzlüğe varan bir boyutta uzayacağından
    bihaber yattığı mağara işte böyle bir orta yer ya da dönüşüm yeridir. 309 yıl uyuduktan sonra uyanmışlardır.
    bu efsanenin anlamı şudur:her kim mağaraya, yani herkesin kendi içinde taşıdığı mağaraya ya da bilincin dışındaki karanlığa girerse, kendini önce bilinçdışı bir dönüşüm sürecinin içinde bulur. bilinçdışına girmesi, bilinci ile bilinçdışının içerikleri arasında bir bağ kurmasını sağlar. bunun sonucunda, kişiliğinde olumlu ya da olumsuz anlamda kökten bir değişim olabilir. dönüşüm genellikle, yaşam süresinin uzaması ya da ölümsüzlüğe adaylık olarak yorumlanır. uyurlar'ın yedi kişi olması, onların kutsallığına, uykuda dönüşüm geçiren ve ebedi gençliğe kavuşan tanrılar
    olduklarına işaret eder. efsanenin bir gizlem efsanesi olduğunu bu sayede anlarız.
    burada anlatılan esrarlı kişilerin yazgısı dinleyiciyi derinden etkiler, çünkü efsane onun bilinçdışındaki benzer süreçleri ifade ederek bunların bilinçle yeniden bütünleşmesini sağlar. ilk baştaki duruma dönülmesi, gençliğin
    tazeliğine yeniden kavuşulduğu anlamına gelir.kur'ân'daki yedi uyurlar hikâyesini, görünüşte bununla alakası olmayan ahlaki düşünceler izler. fakat bu alakasızlık
    yanıltıcıdır, gerçekte bu aydınlatıcı bilgiler, yeniden doğamadıkları için ahlak kurallarına, yani yasaya bağlılıkla yetinmek zorunda olanların gereksindiği malzemedir. kurallara uygun davranışın ruhsal dönüşümün yerine
    geçtiğine sık sık rastlanır. bu ahlaki düşünceleri, musa ve hizmetçisi yeşua ben nun'un öyküsü izler: "bir vakit musa genç hizmetçisine demişti ki: 'iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, yahut senelerce gideceğim.' bunun üzerine ikisi de denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unuttular. o
    zaman balık denizde bir deliğe doğru yolunu tutmuştu. bu şekilde geçtikleri zaman genç hizmetçisine: 'getir kuşluk yemeğimizi; gerçekten biz bu yolculuğumuzda yorulduk, ' dedi. genç: 'gördün mü,' dedi, 'kayaya sığındığımız
    vakit doğrusu ben balığı unuttum; onu hatırlamamı muhakkak şeytan unutturdu.
    o şaşılacak bir şekilde denizdeki yolunu tutmuştur.’ musa da dedi ki: ' işte
    aradığımız oydu!' bunun üzerine izlerini takip ederek gerisin geriye döndüler;
    derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve
    tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. musa ona: 'sana öğretilen ilimden bana da
    öğr etmen şartıyla sana tâbi olabilir miyim?' dedi. o: 'doğrusu sen benimle
    beraber olmaya sabredemezsin. havsalanın almadığı şeye nasıl
    sabredeceksin!' dedi. musa: ’inşallah beni sabırlı bulacaksın, senin hiçbir işine karşı gelmem,’ dedi. o: 'o halde eğer bana uyacaksan, bana hiçbir şey hakkında soru sorma, ta ki ben sana ondan söz açıncaya kadar.' bunun üzerine ikisi beraber gittiler; nihayet gemiye bindiklerinde tuttu gemiyi yaraladı. musa: ' içindekileri boğmak için mi yaraladın onu? doğrusu kötü bir şey yaptın!' dedi. o: 'demedim mi ki sen benimle beraber olmaya sabredemezsin, dedi. musa: 'unuttuğu m şeyle beni
    suçlama ve bu işimden dolayı bana güçlük çıkarma!' dedi. yine gittiler, nihayet bir oğlana rastgeldiler; tuttu onu öldürüverdi. musa: 'bir can karşılığı olmaksızın masum bir cana mı kıydın? doğrusu çok kötü bir şey yaptın!' dedi. 'doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?' dedi. musa: 'eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme! doğrusu tarafımdan beyan edilecek son özre erdin.' bunun üzerine yine gittiler. nihayet bir köy halkına varınca onlardan yemek istediler. ancak onlar, kendilerini misafir etmekten kaçındılar. derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular, tutup onu doğrulttu. musa:
    'isteseydin bunun karşılığında mutlaka bir ücret alırdın, ' dedi. o: 'işte bu seninle benim ayrılmamız olacak!şimdi sana o sabredemediği n şeylerin iç yüzünü haber vereyim. önce gemi, denizde çalışan birtakım zavallılarındı ben onu kusurlu hale getirmek istedim; çünkü ötelerinde bütün sağlam gemileri
    gaspedip alan bir hükümdar vardı. oğlana gelince, anne babası mümin kimselerdi. onun bunları azgınlık ve
    küfür ile sarmasından korktuk. istedik ki, rableri onun yerine kendilerine temizlikçe daha hayırlı ve merhamet bakımından daha yakınını versin. gelelim duvara; o, şehirde iki yetim oğlanındı, altında onlar için saklanmış bir define vardı ve babaları iyi bir zat idi. onun için rabbin onların etkinlik çağma ermelerini,
    definelerini çıkarmalarını diledi. bütün bunlar, rabbinden bir rahmet olmak üzeredir ve ben hiçbirini kendi
    görüşümle yapmadım . işte senin sabredemediğin şeylerin açıklaması!' dedi."

    bu hikâye, yedi uyurlar efsanesinin ve yeniden doğuş sorununun daha net ve ayrıntılı versiyonudur. musa arayan, arayış içinde olan insandır. bu yolculukta ona "gölge"si, "hizmetçi"si ya da "alt” insan ("pneumatikos"
    ve "sarkikos" iki bireyde) eşlik eder. yeşua, nun'un oğludur. nun, bir balık adıdır yeşua'nın kökeninin derin sularda, karanlıkta, gölgeler âleminde olduğuna işaret eder.hayati
    noktaya "iki denizin birleştiği yerde" ulaşılır. bu yer, batıdaki ve doğudaki denizin birbirine çok yaklaştığı süveyş körfezi olarak yorumlanır. başka deyişle, burası, simgelerle ilgili önsözde
    değindiğimiz "orta yer"dir ama insan ve onun gölgesi önemini önce kavrayamamışlardır. çünkü mütevazı besin kaynağını simgeleyen balıklarını unutmuşlardır. balık, yaratan'ınbkaranlık dünyasından gelen gölgenin, bedensel insanın babası nun’a işaret eder. balık yeniden canlanmış ve yurduna, denize geri
    dönmek için sepetten dışarı sıçramıştır, yani baba, hayvan ata ve yaşamın yaratıcısı, bilinçli
    insandan ayrılır; bunun anlamı, insanın içgüdüsel ruhunu kaybetmiş olmasıdır. bu
    süreç, nevroz psikopatolojisinde çok iyi bilinen ve daima bilincin tekyönlülüğüyle ilgili olan
    çözülme semptomudur. fakat nevrotik süreçler, normal olayların abartılmasından
    başka bir şey olmadığı için, benzer şeylerin normallik yelpazesinde de görülmesine şaşmamak gerekir. burada, kişiliğin zayıflamasıyla ilgili bölümde anlattığım, ilkel
    insanın "ruh kaybı" dediği bir olgu, bilimsel ifadeyle, abaissement du niveau mental söz
    konusudur. musa ve hizmetçisi çok geçmeden ne olduğunu anlarlar.

    musa yorgun argın, aç bilaç oturur. önce fizyolojiyle açıklanan bir eksiklik hissetmiştir belli ki! enerji (libido) kaybının en önemli belirtisi yorgunluktur. bütün bu süreç çok tipik bir şeyi, hayati önem taşıyan bir anın farkına
    varılmaması'nı anlatır; bu motif birçok mitte karşımıza çıkar. musa, farkına varmadan
    yaşam kaynağını bulduğunu ve yeniden kaybettiğini anlar, ki bu dikkate şayan bir sezgi
    olarak nitelendirilebilir. yemeyi düşündükleri balık bilinçdışının bir içeriğidir ve ilkkökenle bir
    bağ kurulmasını sağlar. balık, yeniden doğmuş, yeni bir yaşama kavuşmuştur. yorumlara göre, bunun gerçekleşmesinin nedeni, abıhayatla temas etmiş olmasıdır. balık denize atladığında, yeniden bilinçdışının içeriği olur, onun döllerinin özelliği, tek gözlü ve yarım kafalı olmalarıdır.

    denizdeki garip bir balıktan, "kılçıksız ve derişiz bir balık"tan simyacılar da söz ederler, bu balık, "canlı taş"ın, filius philosophorum'un (felsefe taşı,) özünü temsil eden "yuvarlak unsur"dur. abıhayatın simyadaki karşılığı aqua permanent tir. (hiç bitmeyen su ) "can veren" diye övülen bu suyun bir özelliği de, katı olan her şeyi
    eritmesi, sıvı olan her şeyi de pıhtılaştırmasıdır. kuran yorumlarında, balığın kaybolduğu yerdeki denizin sert toprağa dönüştüğü ve toprakta balığın izlerinin hâlâ görülebildiğinden söz edilir.
    orada oluşan adada, orta yerde hızır oturur. mistik bir yoruma göre, hızır "aşağı ve yukarı denizin
    ortasında, nurdan bir tahtta", yani yine orta yerde oturur. hızır'ın görünmesi ile balığın kaybolması arasında gizli bir bağ vardır, sanki balık hızır'ın ta kendisidir. yorumlarda, yaşam kaynağının karanlıklarda olduğundan söz
    edilmesi, bu tahmini doğrular niteliktedir. çünkü denizin derinlikleri karanlıktır (mare tenebrositatis! [karanlık deniz ). karanlığın simyadaki karşılığı, dişinin erili içine almasıyla gerçekleşen coniunctio'dan (karşıtların birliği,) sonra oluşan nigredo'dur. nigredo'dan, ölümsüz kendilik'in simgesi olan "taş" doğar ki, ilk görünümü
    "balık gözleri"ne benzetilir.

    hızır da kendilik'i temsil ediyor olabilir. niteliklerinden öyle anlaşılıyor: bir mağarada, yani karanlık bir yerde doğduğu söyleniyor; ilyas gibi daima kendini yenileyen bir "uzun ömürlü" o. tıpkı osiris gibi zamanın sonunda
    o da parçalanıyor, hem de deccal tarafından. fakat kendini yeniden diriltebiliyor. yeniden canlanan balık olarak yorumlanan ikinci adem gibi o da bir danışman, kutsal ruh,
    "hızır kardeş"tir. her halükârda musa onu yüksek bilinç olarak kabul eder ve onun tarafından eğitilmek ister. bunu, yazgının iniş çıkışlarında kendilik'in üstün rehberliğini benbilincinin nasıl algıladığını anlatan o kavranması güç olaylar izler. dönüşüm yeteneği olan sâlik için rahatlatıcı bir hikâyedir bu; itaatkâr kul için ise allah’ın kadiri mutlaklığına karşı dil uzatılamayacağını gösteren bir uyarıdır. hızır yalnızca yüce bilgeliği değil, bilgelik olmasına rağmen insan aklının ermeyeceği davranışları da temsil eder.

    böyle bir gizlem hikâyesini dinleyen kişi, arayış içindeki musa'da ve unutkan yeşua'da kendini bulacak, öykü ona, yeniden doğuşun sağladığı ölümsüzlüğün nasıl gerçekleştiğini anlatacaktır. karakteristik olan, dönüşüm geçirenin musa ya da yeşua değil, unutulan balık olmasıdır. balığın kaybolduğu yer hızır'ın doğum yeridir. ölümsüz varlık, göze çarpmayan, unutulan, hatta tümüyle olasılıkdışı bir şeyden doğar. kahraman doğumunda yaygın olarak görülen bu motifin burada ele alınmasına gerek yok. kitabı mukaddes'i bilenler, "tanrı hizmetçisi"nin tasvir edildiği işaya 53,2 vd. ile dört incil'de. isa'nın doğuşunun anlatıldığı öyküleri anımsayacaklardır. dönüşüm maddesinin ya da tanrısının besleyici özelliği birçok kült efsanesinde görülür: isa ekmektir, mondamin mısırdır, dionysos şaraptır vs. bu simgelerin ardında, bilinç açısından bakıldığında yalnızca birer benzetme anlamını taşıyan, fakat gerçek doğası göz ardı edilen psişik bir gerçek yatmaktadır. balık simgesi bunu açıkça gösterir: kendi enerjisini kendisi üretemeyen bilincin yaşam aktivitesini sürekli bir enerji akışıyla sağlayan bilinçdışı içeriklerin "besleyici" etkisidir bu. dönüşüm yetisine sahip olan şey, bilincin göze çarpmayan, neredeyse görünmeyen (yani bilinçdışı) köküdür, ki bilinç bütün gücünü buradan alır. bilinçdışı yabancı, ben-olmayan gibi hissedildiği için, bilinçdışının yabancı bir figürle tasvir edilmesi gayet yerindedir. bir yandan hiçbir önemi yoktur, bir yandan da, bilinçte eksik olan o "yuvarlak" bütünlüğü in potentia (potansiyel olarak) içermesi nedeniyle en önemli şeydir. bu "yuvarlak", bilinçdışının
    mağarasında gizlenen o büyük hazinedir ve bilinç ile bilinçdışının yüce birliğini temsil eden o kişisel varlıkta cisim bulmuştur. hiranyagarbha, puruşa, atman ve mistik buddha gibi bir varlıktır bu. bunu anlatmak için seçtiğim "kendilik" kavramından kastım, ben'le örtüşmeyen ama ben'i, büyük bir dairenin küçük daireyi kapsadığı gibi kapsayan ruhsal bir bütünlük ve merkezdir.dönüşüm esnasındaki ölümsüzlük sezgisi bilinçdışının kendine özgü yapısıyla ilgilidir. zira bilinçdışının mekândışı ve zamandışı bir yanı vardır. bunun ampirik kanıtı, "telepatik" fenomenlerdir, bunlar, aşırı kuşkuculartarafından yadsınmaya devam edilse de,
    sanıldığından çok daha yaygındırlar. kanımca, ölümsüzlük sezgisinin nedeni, garip bir zamana ve mekâna yayılma duygusu. gizlemlerdeki tanrılaştırmaların da işte bu ruhsal fenomenin bir yansıması olduğu görüşündeyim.

    kendilik'in kişilik niteliği özellikle de hızır efsanesinde açıkça görülür. hele hele kur'ân kökenli olmayan hızır efsanelerinde dikkat çekecek ölçüdedir. vollers'in sıkça alıntılanan çalışması da etkileyici örnekler içerir. kenya
    seyahatimde katıldığım safarinin rehberi, sûfi inancına göre yetiştirilmiş bir somalili idi. onun için hızır "canlı" bir kişiydi; hızır'la her an karşılaşabileceğim konusunda beni temin etti, çünkü ona göre ben m'tu-ya-kitâbu,
    "ehli kitap"tım (kitaptan kastı kur’ân'dı). sohbetlerimizden, kur'ân'ı ondan daha iyi
    bildiğim sonucunu çıkarmıştı (fakat bu çok bir şey ifade etmez). bu nedenle benim "islamu" olduğumu düşünüyordu. bana, hızır'a sokakta bir adam sürerinde rastlayabileceğimi ya da hızır'ın geceleri saf beyaz ışık olarak ya da - bunu söylerken gülümseyerek bir ot kopardı- "yeşillenen"in böyle de görülebileceğini
    söyledi. bir zamanlar hızır ona da teselli vermiş, yardım etmişti: savaştan sonra uzun süre iş bulamamış, büyük sıkıntıya düşmüştü. ama bir gece rüyasında, kapının yanında parlak beyaz bir ışık görmüş, bunun hızır
    olduğunu anlamıştı. hemen yerinden fırlamış (rüyasında) ve ona büyük bir saygıyla selamünaleyküm demişti ve dileğinin artık kabul olacağını bilmişti. gerçekten de, birkaç gün sonra nairobi'deki bir teçhizat şirketi, bir
    safariye rehberlik etmesini teklif etmişti.

    bu olay, hızır'ın halk dininde, insanın dostu, danışmanı, teselli ve müjde veren öğretmeni olarak günümüzde de yaşamayı sürdürdüğünü gösteriyor. benim somalili,
    hızır'ın dini konumunu maleika kwanza-yamungu= tanrı'nın ilk meleği, bir tür "müjde meleği", gerçek bir angelos, bir ulak olarak tarif etti. hızır'ın dostluğunun niteliği 18. sûre'de anlatılmıştır. metni olduğu gibi aktarıyorum:
    "bir de sana zulkarneyn’den soruyorlar. de ki: 'size ondan bir hatıra okuyacağım.' biz onun için yeryüzünde bir iktidar hazırladık ve ona ulaşmak istediği şeyden bir sebep verdik. derken o bir sebebi izledi. güneşin battığı yere vardığında onu, balçıklı bir kaynakta batıyor buldu. ayrıca onun yanında bir kavim gördü. dedik ki: 'ey
    zulkarneyn, ya onları cezalandırırsın veya haklarında bir güzel muamelede bulunursun.' o şöyle dedi: 'her kim
    haksızlık ederse, onu muhakkak cezalandırırız, sonra rabbına iade edilir ve o da onu görülmedik bir azaba çeker. ancak her kim de iman edip iyi bir iş yaparsa, buna da mükafat olarak en güzel akibet vardır ve ona emrimizin kolayını söyleriz. sonra yine bir sebebi takip etti. nihayet güneşin doğduğu yere vardığında,
    güneşin kendilerini ondan koruyacak bir siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğmakta olduğunu gördü. işte böyle. halbuki biz, onun yanında nelerin bulunduğunu tamamen biliyorduk. sonra da başka bir sebebi takip etti. nihayet iki set arasına vardığı zaman, önlerinde neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu. onlar: 'ey zulkarneyn, haberin olsun, ye'cuc ve me'cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar; bu yüzden onlarla bizim
    aramızda bir set yapman şartıyla sana bir vergi ödesek olur mu?' dediler. dedi ki: 'rabbimin beni içinde bulundurduğu iktidar daha hayırlıdır; haydi siz bana bedenen yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım. bana demir kütleleri getirin!' iki ucu denkleştirdiği
    vakit: 'körükleyin!' dedi. demiri bir ateş haline getirince: 'getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim!' dedi. artık onu ne aşabildiler ne de delebildiler. zulkarneyn: 'bu rabbimin bir rahmetidir. rabbimin va'dettiği an gelince, onu dümdüz edecektir. rabbimin va'di de haktır. ve o gün biz onları birbirlerinin içinde dalgalanır bir halde bırakıvermişizdir, sura da üfürülmüştür, artık hepsini toplamışızdır da toplamışızdır. ve o gün cehennemi kâfirlere öyle bir gösteriş göstermişizdir ki... onlar ki, gözleri, beni hatırlatan âyetlerin karşısında bir örtü içindeydi, işitmeye de tahammül edemiyorlardı."

    kur'ân'da nadir oldukları söylenemeyecek tutarsızlıklar burada da var. iki boynuzlu anlamına gelen zulkarneyn'e, yani büyük iskender'e bu ani geçiş tutarsızlık değil de nedir? dehşet verici bu anakronizm bir yana (muhammed'in kronolojisi genelde pek iyi değildir zaten), bütün bunların iskender'le ilgisini anlamak mümkün değil. fakat şunu bilmek gerekir ki, hızır ile zulkarneyn ayrılmaz bir ikili, büyük dostturlar; vollers onları
    dioskuroslara benzetmekte çok haklıdır. bunun psikolojik bağlantısı şöyle olsa gerek: musa kendilik ile ilgili sarsıcı bir deneyim yaşamış ve bilinçdışı süreçleri muazzam bir açıklıkla görmüştür. daha sonra, imansızlardan sayılan kavminin, yahudilerin yanına gittiğinde ve yaşadığı deneyimi bir gizlem öyküsü biçiminde anlatmış, kendinden söz etmek yerine, "iki boynuzludan söz etmiş olabilir. musa'nın kendisinin de "boynuzlu"
    o l m a s ı (musa genellikle alnında sinâ ülkesinin ışıklarına işaret eden iki boynuzla resmedilir. kendi yerine zulkarneyn’i koymasını açıklıyor. sonra bu dostluğun hikâyesini, hızır’ın arkadaşına nasıl yardım ettiğini de anlatmıştır. zulkarneyn önce güneşin battığı yere, sonra da güneşin doğduğu yere gider. yani musa güneşin ölümden ve karanlıktan geçerek yeniden doğuşunu anlatır. bununla, hızır'ın insanın yalnızca bedensel sıkıntılarda yanında olmadığını, yeniden doğuşuna da yardımcı olduğu ima edilmektedir. fakat bu hikâyede kur'ân, birinci çoğul şahıs kipiyle konuşan allah ile hızır arasında bir ayrım
    yapmaz. ama daha önce anlatılan yardım faaliyetlerine bu kısımda da devam edildiği açıktır, buradan da hızır'ın allah'ın bir simgesi ya da "enkarnasyonu" olduğu anlaşılmaktadır. hızır'ın iskender'le dostluğu yorumlarda önemli bir rol oynar, keza ilyas peygamberle ilişkisi de öyle. vollers, gılgamış ve enkidu
    ikilisiyle de paralellik kurmaktan çekinmez.

    demek ki musa halkına, iki dostun başından geçenleri kişisel olmayan bir gizlem öyküsüyle anlatır. psikolojik olarak bunun anlamı, dönüşümün "ötekinde" olmuş biçimde anlatılması ya da hissedilmesi gerektiğidir. hızır’la olan deneyiminde zulkarneyn'in yerinde musa olmasına rağmen, hikâyeyi anlatırken kendinden değil, ondan söz etmesi gerekir. bu bir tesadüf olamaz, çünkü bireyleşmenin, kendilik’in en büyük psişik tehlikesi, ben bilincinin kendilik ile özdeşleşmesidir. çünkü bilinci çözülmekle tehdit eden bir şişkinliğe neden olur. ilkel ya da
    eski tüm kültürler perils of the soul (ruhu tehdit eden tehlikeler) ve tanrıların tehlikeliliği ve güvenilmezliği konusunda hassas bir sezgi geliştirmişlerdir. başka bir deyişle, pek algılanabilir olmasa da hayati öneme sahip arka plandaki süreçlerle ilgili ruhsal içgüdülerini henüz yitirmemişlerdir; aynı şeyi modern kültürler için söyleyemeyiz elbette. karşımızda, şişkinlik nedeniyle çarpıklaşmış iki dosta dair uyarıcı bir örnek var: nietzsche ve zerdüşt; ama bu uyarı anlaşılmamıştır. ya faust ile mephisto'ya ne demeli? delirmenin ilk adımı faustvari bir kibirdir. bence, faust'taki dönüşümün mütevazı başlangıcının, yenebilen bir balık değil de bir köpek, dönüşen figürün "inayetimiz ve bilgeliğimizle donattığımız" bilge bir dost değil de şeytan olması, sırlarla dolu cermen ruhunu anlamamızın bir anahtarı olabilir.

    metnin diğer ayrıntılarını atlayıp ye'cüc ve me'cüc'e karşı inşa edilen sura dikkat çekmek istiyorum. bu motif hızır'ın bir önceki kısımda yaptığı işin, yani kent duvarını inşa etmesinin bir tekrarıdır. fakat bu kez duvar ye'cüc ve me'cüc'e karşı sağlam bir korumadır. bu kısım vahiy 20, 7 vd.'na atıfta bulunuyor olsa gerek:

    "ve bin yıl tamam olunca, şeytan zindanından çözülecektir; ve yerin dört köşesinde olan milletleri, ye'cüc ve
    me'cüc'ü, saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzre çıkacaktır; onların sayısı denizin kumu gibidir. ve yerin genişliği üzerine çıktılar, ve mukaddeslerin ordusunu ve sevgili şehri kuşattılar..."

    burada hızır'ın rolünü zulkarneyn üstlenmiş, "iki dağ arasında yaşayan" halka yıkılması imkânsız bir duvar inşa etmiştir. belli ki burası, kim oldukları belli olmayan düşman sürüsü ye’cüc ve me'cüc'e karşı korunması
    gereken orta yerdir. psikolojik açıdan bakıldığında, orta yerde kurulan ve vahiy'de "sevgili şehir" (dünyanın merkezi kudüs) diye anılan kendilik'tir. kendilik, henüz doğumunda bile haset ortak güçler tarafından tehdit edilen kahramandır; herkesin sahip olmak istediği, kıskançlık kavgalarına yol açan mücevherdir, kötü ve karanlık ilkgüç tarafından parçalanan tanrıdır. psikolojik anlamda bireyleşme, ortak katmanda horror vacui (boşluk korkusu) yaratan ve ruhun ortak güçlerinin darbesi karşısında hemen yeniliveren bir opus contra
    naturam'dır (doğaya ters bir olgu). yardımsever iki dostun gizlem efsanesi, arayışında mücevheri bulan kişiye korunma muştular. fakat allah'ın takdiri ile bir gün gelecek, demirden sur da yıkılacaktır, o gün kıyamet günüdür, psikoloji dilinde söylersek, bireysel bilincin karanlığın sularına gömüldüğü, öznel kıyametin gerçekleştiği gündür. bununla, bilincin ilk başta içinden çıktığı karanlığa hızır’ın adası gibi yeniden
    gömüldüğü an, yani ölüm anı kastedilmektedir.

    gizlem öyküsü ise öbür dünyaya dair bilgilerle devam eder: o gün (kıyamet günü) ışık ebedi ışığa, karanlık ebedi karanlığa geri dönecektir. karşıtlar birbirinden ayrılacak ve zamanın ortadan kalktığı bir süreğenlik durumu
    başlayacaktır, fakat karşıtların mutlak bir biçimde ayrılmasından ötürü bu durum had safhada bir gerilim, ihtimaldışı bir başlangıç halidir; bu, sonu complexio oppositorum (karşıtların birliği) olarak gören bakışla zıttır.

    18. sûre'nin simgeler dizisi ebediyet, cennet ve cehennem gibi vaat ve uyarılarla sona erer. 18. sûre görünüşte kopuk kopuk, simgeci bir yapıda olsa da, bugün psikoloji bilgimizin artmasıyla, bireyleşme süreci olarak
    nitelediğimiz ruhsal dönüşümün neredeyse mükemmel bir tasviridir. efsanenin çok eski, islamiyetin peygamberinin ilkel bir zihin yapısına sahip olması nedeniyle, bu süreç bilincin alanının dışında işler ve bir dost ya da iki dostun yaptıkları işlerle ilgili bir gizlem anlatısı olarak verilmiştir. bu nedenle de birçok şey yalnızca ima edilmiştir ve mantıklı bir kurgudan yoksundur, fakat dönüşümün karanlık arketipini öyle mükemmel bir biçimde ifade eder ki, arabın tutkulu dinsel eros'u tümüyle tatmin olur. hızır figürünün islam mistisizminde önemli bir rol oynamasının nedeni de budur. (bkz: dört arketip)