şükela:  tümü | bugün
  • gercekler sozkonusu oldugunda,

    neden diye sormamak, vazgecmek degildir, boyun egmek* hic degildir. gorebilmektir, gordugune burun kıvırmamaktır. isine gelmiyor diye, sırf sanrısal cıkarlara paye vermek icin gercekleri gozardı etmemek, gormezlikten gelmemektir.

    birey icin, kendini bilmektir, dunyadaki varlıgının anıtı* ve de kalesi* olacak gokdelenler icin temel atma torenidir. cogu insanın gevis getirmeden* kendine katamadıgı semirten bir besindir* (bkz: anlamak)
    beceremeyenlerin agızlarına, farkındalıgı sakız yaptırandır, tadını acı sandırandır.
    (bkz: kabullenememek)
  • kabullenmek ölüm gibidir. mesela ne istediğinizi biliyorsunuzdur ve ona asla ulaşamayacağınızı öğrenmişsinizdir, bu bir kadın olabilir, bir üniversite olabilir, meslek olabilir, yaşamın size katı kurallarıyla engel koyduğu herhangi bir şeydir işte. almak istediği oyuncağa camekanın arkasından bakan, ama alamayacağından ötürü kendine acı çektirmemek için oyuncağı çok da istiyormuş gibi görünmemeye çalışan bir çocuk gibi, siz de adım adım soysuzlaşırsınız, yaşamınıza elzem olan şeye uzak olmayı kabullenirsiniz. bazı insanlar bunu aşık olduklarında yaşarlar, bazıları yaşayamadan böcek gibi ölür. yani yaşamınızın anlamı olan şey ya da hayatınız boyunca beklemiş gibi hissettiğiniz her neyse işte, onsuz yaşayacağınızı öğrenirsiniz, bunu kabullenmek, apaçık ve aleni bir şekilde mutsuzluğu kabullenmek, hayatsızlığı kabullenmektir. böyle bir kabulun kendisi bile, bir insanın yaşamı için devasa bir travma ve yozlaşmadır.

    diyelim duygularınızın çalkantılarını bir kenara itip bunu kabul ettiniz, bu ne anlama geliyor? diyelim ki bu bir kadın, ve sizin sevginiz, o kadını elde etmenizi yetecek kadar zengin bir sevgi değil, ya da siz yeterince güçlü bir karakter değilsiniz, veyahut şu ya da bu. yani kabul edeceğiniz şey, sizin elde etmek için hayatınızı vereceğiniz şeyi haketmediğiniz. burada insan, zoraki bir sonuçla mantığa yönelir, yani der ki "evet bu bir tecrübeydi, evet burada şunu öğrendim" halbuki bunların hepsi fasa fiso. orada kaybettiniz ya, yaşamı kaybettiniz, hayatınızın anlamını kaybettiniz, bir erkek olarak ruhunuzun bekartini kaybettiniz, kendinizi adayabileceğiniz yegane şey size, aslında kendi ağzıyla değil, bizzat hayatın ağızıyla "yaşam işte bu kadar orospudur, hazır olup da gel" diyorsa, siz hazır olduğunuzda içinizde tuttuğunuz sevgi çoktan viran olup gitmiştir, bir kadını sevip ona her şeyi sunabilecek, her şeyi onun için yıkabilecek kadar güçlüyken, hayata orospu muamelesi yapmayı öğrenip verebileceğiniz her şeyi geri alıp orospuyu bedavaya getirirsiniz. en nihayetinde bu, çoklukla evlilikle, sırf size katlanabileceğinize inandığınız, ve sırf sizden daha çok sizi sevdiği için masum olduğuna inandığınız bir kadınla yaşamınızı mezara gömmekle sonuçlanır. benim gözlemlediğim, çoğu erkeğin kaderinin bu olduğudur.

    peki, bu ölüm değildir de nedir? hayat size takla attırmaya başlamış, siz de ruhunuzdaki değerin fonksiyonel olmadığına, sadece becerilerinizin bir anlam ifade ettiğine ikna oldunuz. o halde fethetmek, gönülleri fethetmek, akılları fethetmek, ya yalan olarak ya da kendini bir yalana inandırarak fethetmek, en nihayetinde saf ve gerçek bir arzuyla yaşamak yerine, ya sahte bir arzuyla ya da yitik bir arzuya sevgi görüntüsü vererek yaşamak zorunda kalmak, her anlamda orospu olmak demek değil midir? ben bu paragrafı tekrar tekrar okuyorum en yazdım diye, galiba artık ortalama insanın her anlamda orospu olduğuna ikna olmaya başladım.

    diyorlar ki "şükret", ey allahım, ben şükredip seni mi kandıracağım, kendimi mi kandıracağım? camekanın arkasında pasta var, kadın, babam, patron, ahali, esnaf, yani herkes, yani senin yarattığın düzenin ağzı bana diyor ki "pasta senin hakkın değil ! ekmeğe şükret" ne için şükredeyim, bunun ne manası var? ben pastanın tadının güzel olduğunu biliyorsam, sırf karnım doyuyor diye sanki pasta ekmekten daha çirkinmiş gibi, pasta daha tatsızmış gibi ve en önemlisi, sanki pasta bir lüksmüş gibi nasıl ekmeğe tamah edeyim. hem benim yüreğimde bunlar varken, diyelim ki nefsime hakim oldum ve aklımla "evet çok şükür bu ekmeğe çünkü karnım doyuyor" desem, gönlümde, yüreğimde pastaya duyduğum aşkı ne engelleyebilir, seni kandırmak için ettiğim dualar mı, kendimi kandırmak için nefsime geçirdiğim söz mü?

    eğer ben bir adem evladıysam, o bile yalnızlığa katlanamadığından havva yaratıldı. işte yaşam, tek başına bu kadar sıkıcıyken, bu kadar katlanılamazken, nasıl olurda ekmek her şeyin çaresi olur, katlanılır. pastanın varlığını bilmese bile insan, ekmeğe şükredemez ki. şükrediyorsa sadece kendini kandırarak mutlu olmaya çalışıyordur, gönülden gelmeyen bu mutluluğun gerçek bir şükür olduğunu kim iddia edebilir? bazıları nefsi öldürmekten sözediyor, katiyen katılmıyorum, nefs yoksa insanın varlığının ne anlamı var, insan bir çelişki düzleminde olmadıkça hangi kavganın kahramanı olabilir? böcek gibi yaşayanlar elbette anlayamaz bunu, onların tek derdi dahil olabilecekleri bir sürü bulmak, ya da sürünün içinde kaybolarak kendi varlıklarını bir çokluğun içinde eriterek hayatta kalmak. ben aç da kalsam, tok da olsam asla böyle bir şeyi kabullenemem, çünkü ben insanım, kamil olup olmamak da bir mesele değil burada, sadece insanım. red ise red, isyansa isyan!
  • kalbinin içinde hala bir umut saklamaktır. kimseye söylemeden..
  • "zaten olmuş, yani artık değiştirilemez bir kötü olay karşısında, ne bunun başka türlü olabileceği, ne de bundan neyle sakınılmış olabileceği düşüncesine izin verilmelidir. çünkü tam da bu düşünce, acıyı dayanılmaz ölçüde artırır, öyle ki bu yüzden insan bir heautontimorumenos olur."

    arthur schopenhauer
  • ruhun havlu atmasıdır.
  • yaşamın en büyük zorbalığıdır.

    bir şişe jack daniel's ısmarlarsın firi şaptaki arkadaşından. geldiği gün elinden kayar düşer. kabullenmen gerekir.

    o kadını beklersin yıllarca fark etmeden. bir gün karşına çıkar. üç gün yüzünü güldürür çeker gider geriye kabullenmek kalır.

    ailen bir ton para döker seni dersaaneye yollar. tercih sırasında en son istediğin bölüm çıkar. kabullenirsin.

    tsk, "gel benim şevkatli kollarıma" der. botunla beraber kendini kabullenmeye bağlarsın.

    ama hepsi tırttır. hepsi geçicidir. hepsi önemsizdir. dünyanın en yürekli, en acıya şerbetli kabullenenleri evladı engelli doğanlardır.

    bunun üzerinde kabullenilmiş bir acı yoktur.
  • rahatlatır.
    kabullenene dek geçen o sancılı sürecin ardından tuhaf bir rehavet çöker insanın üzerine.

    (bkz: ağlarken uykuya dalmak)
  • yaşamdaki tüm kayıplar acımasız bir terbiyeci ise, kabullenmek onun elindeki çelik kırbacın sırtımızda açtığı derin yaralardı. ki o yaralar aslında sırtta görünüp gönülde açılır.

    daha uslu, daha sakin, daha durağanız. yaralarımızsa kabuk bağlamaya yüz tuttu. kabullendik, teslim olduk, biat ettik, razı olduk.
  • daha da zor bir aşama olan vazgeçmekten önceki son duraktır, nimettir.

    hepimiz bir sürü şeye emek döküyoruz ve döktüğümüz emeklerin, kurduğumuz umutların karşılığını bulamasak da sırf o ana kadar verdiğimiz emeğe acıdığımızdan ya da bazı beyhude umutlara sıkı sıkı sarılıp bırakmayı gözümüz kesmediğinden bazı şeylerin olmayacağını, olamayacağını veya ancak bu kadar olabileceğini kabullenemiyoruz ve kör topal bir şekilde ilerleyerek kendi kendimizi kandırarak devam ediyoruz yaşamaya. kabullenmek hepsinden zor geliyor, kabullenirsek hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını içten içe çok iyi biliyoruz çünkü.

    benim açımdan kabulleniş, vazgeçmenin de kapılarını açacağından çok zor bir safhaydı. kabullendim sandığım çoğu şeyi aslında bir türlü kabullenemediğimi vazgeçemediğim an anladım. çünkü bir olayda veya bir insanda kabullenemediğim şeyler varsa ve bunları kabullenirsem o olaydan-kişiden soğuyacağımı ve kopacağımı çok iyi biliyordum içten içe. kendimi güçlü bir insan olarak görsem de değişikliği hiç sevmeyen biri olduğum için hayatımda ne kadar çöp varsa onlarla birlikte ilerlemek daha güvenli geliyordu, "ne gerek var suları bulandırmaya" mantığı içime çöreklenmişti çünkü. oysa "ne gerek var kendini bunca hırpalamaya" diye ciddi ciddi düşündüğüm an kabullenme evresine de geçmiş olduğumu gördüm.

    hayatta keskin çizgileri ve sevdiği her şeye karşı derin tutkuları olan insanların hayal kırıklığına uğraması çok daha kolaydır. o kırıklıklara rağmen kabullenmek ve vazgeçmek de bir o kadar zordur ama. yaşadığım hiçbir tecrübeden pişman olmamakla birlikte bir şeyleri kabullenmeyi çok daha önceden yapsaydım hayatım şu an nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum bazen. olmuyorsa olmuyor demeyi sadece dilimle söylemek ne kadar basitti oysa. şimdi kabullenip kalbimden, hayatımdan çıkardığım bir sürü şeyin yanında hayatıma kattığım ve kalbime girmeyi sonuna kadar hak ettiğini düşündüğüm başka bir sürü şeyle dolup taşıyorum. kendimi kötümser bir insandan ziyade gerçekçi biri olarak görmeme rağmen kötümserliğimi bile kabullendiğim an iyimser bir insana dönüştüğümü görüp küçük dilimi yutasım geliyor bazen.

    daha 20'li yaşların başlarındayken hayatı yalayıp yuttuğunu sanan biri olmama rağmen gerçek "dost sohbetleri"nin bile ne olduğunu bu yaşta öğrenecekmişim, "hayatta bu kadar acı şey yaşanırken asla mutlu olamam" diyen biriyken mutluluk denen şeyin bile ne demek olduğunu bilmediğimi görecekmişim, meğerse ben ancak şimdi hayatı(mı) olduğu gibi kabullenecekmişim.
  • sevmiyorum, istemiyorum, öldü gibi mutlaklık belirten durumlara verilen ilk tepki kabullenmemektir. size yas evrelerini anlatayım, ilk evre kabullenmemek tir.. ölen kişinin arkasından verilen ilk tepki.. anlayamamak.. sanki bü rüyaydı uyanacağım şimdi diye düşünmek.. gerçekliği bile bile inkar etmek.. ayrılık da ölümün bi çeşidi olduğu için onda da sık sık görülür bu kabullenememe durumu.. nası yani? telefonum çalmayacak mı? bitti mi? yok hayır yalan sölüyodur, olamaz seviyodur.. sonra, her mesajı tekrar tekrar okuma, her resme tekrar tekrar bakma faslı başlar.. her söyleyeni tekrardan düşünme, kazayı tekrardan canlandırma.. acıya bağışıklık kazanma umuduyla yapılan nafile hareketler.. ne kadar sürer ? ne kadar sürer doktor hanım? bilemiyorum.. bilmiyorum.. kimi ömür boyu sürer, kimi gerçeklere bi anda ayar.. kabullenmeme ne kadar uzun sürer o kadar hapı yutarsınız.. tecrübeyle sabit..

    kabullenmemeden sora öfke evresi başlar.. öfke.. ölen birine kızmak nası saçma geliyo dimi.. onun hayatı bitmiş, belki de ölümden sonra hayat yok ama sen kızıyosun seninle kalmadı diye.. ama böyle insan doğası işte.. insan öfkeleniyo.. giden kişilere kalanlar hep öfkeleniyo.. yaşanan iyi anların, kendimizi iyi hissettirdiği anların bataklık gibi bizi içine çekmesi, sonra bi anda nefes alamama, o anların tümüyle gittiğine ayma.. üzüntü yerini öfkeye bırakıyo.. sanıyosun ki, ölen ya da ayrılan senin bi zamanlar canın değildi.. öyle bi sinir.. esasında yalnız kalmanın verdiği üzüntünün üstündeki örtüdür bu..

    nitekim öfke çok sürmez.. çünkü öfke güç isteyen bişiydir.. enerji isteyen bişidir.. bazen, giden kişiyle yaşanan mutlu bi an, bi saçını taraması, bi bakması bütün öfkeyi bitirir.. öfke bitti mi, insan onu sürdürmek ister.. oysa nafiledir.. doğanın hiç teklemeyen gerçekleri, öfkenin de sonunun olduğunu sölüyo.. bitecek işte.. kasmayalım.. geriye pazarlık kalır..

    pazarlık evresi benim hayatımın özetidir aslında.. 'allahım nolur bi kere daha göreyim, ömrüm 20 sene kısalsın.' , 'ben ölseydim keşke onun yerine, nolur yeniden başlayalım ben öleyim", "bir kere daha göreyim sonra söz kesinlikle ayrılıcam" bunun gibi türlü türlü şizofrenik düşünceler.. pazarlığa oturduğuın kişi allah, pazarlık konusu da senin hayatın.. karşındaki rakibin kaderin.. nası bi sonuç bekliyosun da pazarlık ediyosun ey zavallı insan? ama bilirim umut en son ölen şey olduğu için insan ruhunda, pazarlık evresi de bu işin bi parçası.. insan bazen kendinden korkuyo, aklına gelen düşüncelerden, kendi kendini hastaneye kapatmak istiyo.. biliyorum hepsi oluyo.. o gizli dünyalarımızın içinde neler neler dönüyo konuşulmayan.. pazarlığa girin.. girmekten korkmayın.. bunlar çünkü son çırpınışlar.. onlar olmazsa gönül rahatlığıyla depresyona giremezsiniz..

    ki spoiler verdim.. 4. evre depresyon.. şimdi günlerden yüzün, haftalardan acı, senelerden gitmenin üstünden 1 yıl geçmiş, 10 yıl geçmiş.. bende bitmeyecek bi acı, nerde olduğunu bilememenin verdiği ızdırap, bilsem çıkıp gelicem çünkü aslında.. ama imkanlar el vermiyo.. depresyon böle bişi işte.. ağlamak, uykusuzluk, mutsuzluk.. öyle anlar oldu ki hayatımda, 1 ay boyunca her gün durmadan ağladım.. ağlamaktan gözlerim o kadar çok şişti ki okula işe gidemedim.. bi kaç kere hastaneye kaldırıldım.. üzüntü beni öldürmedi ama güçlendirmedi de.. depresyon insanın, en son sığınağıdır.. tutunacak başka hiç bi duygu kalmamıştır.. mutluluk çok uzak ve uğraşlar sonucu elde edilen bişidir, heyecan o bedene uğramayalı sanki asırlar olmuştur.. en kolay hissedilen şey acıdır.. tek terketmeyen.. o yüzdendir zaten insanların depresyonda terapiyi kabul etmemeleri.. çünkü korkarlar, sadık acılarının gideceklerinden.. depresyonda bi insanı en iyi uykusundan anlarsınız.. rahatça uyuyamaz.. ben senelerdir uyuyamıyorum.. gündüzleri uyur ki, boşa geçen vakit insanlara değmeden geçsin uykuda.. depresyon evresi, en uzun süren evredir bütün evrelerin arasında.. kimisi hayatını bu uğurda feda eder.. bi süre sonra neden ağladığını da unutur insan.. neden üzüldüğünü de.. sadece olanı biteni izler.. en ufak bi olayda yıkılmaya hazır domino taşları gibidir.. hassas ve dengesiz.. birisi tutunsa kendisine eskaza, yıkılacaktır..

    ve her şey geçer.. her şey geçmeli çünkü neticede zaman geçiyo, insan ömrü geçiyo.. en kötü ölünce biter bu her şey.. her şeyin geçtiği nokta kabullenmedir.. kabullenmek.. öldü o.. gitti.. ya da ayrıldı senden.. sevmiyo, istemiyo, geri gelmeyecek.. o böyle olsun istemezdi ama, belki de çat bi araba vurdu, belki kalbi durdu, belki kanser oldu, belki sana olan hisleri bitti.. neticede bitti işte.. kabullenmek çok zor bişi be.. çok sancılı.. yola devam edeceksin kabul etsen ama, arkanda bıraktıkların? hazır mısın sana acı çektirse bile yanında olan anıları koyvermeye nehirde yüzsünler diye? zamanla unutmaya, zamanın katil ellerine bırakmaya hazır mısın? her gün düşünmezsen sesini unutursun, sonra yüzü gider, sonra gözleri.. aman allahım ne acı.. 2. kere ölmek gibi.. ölmesini 2. kere izlemek gibi.. gitmesini görüp, bişi yapamamak gibi..

    oysa, biz kabullensek de kabullenmesek de olan oldu.. keşke buraya okuldan aldığım derslerden bişiler yazsam da, okuyanların yaslarına bi nebze çare olsa.. keşke bişi sölesem, üzgünler sevinse, acılar yok olsa.. oysa yok öyle bişi.. ben hayatımda birini kaybettim.. ve de kaybettiğimi kabullenmedim.. sonra 2. bi kişiyi daha kaybettim.. onun yerine koyduğum bilinçaltımda.. o gidince, ikisinin yokluğu beraber oturdu içime.. bütün yas evreleri tekrardan başladı.. 2 acıyı beraber yaşıyorum yani.. fakat, hiç bi şeye olmasa bilime inanmalıyız.. yasın evreleri var.. ve depresyon bitecek.. kabullenmenin ardından, yasımızı tutmuş cezamızı çekmiş olucaz..

    buraya da yazıyorum bunu.. bi yerde yazılı olsun.. yas tutmak, dünyadaki en kötü şeydir.. şu içimdeki yoksunluk ve de terkedilmişlik hissinden kurtulmak için çok rahat ömrümü verebilirdim.. çünkü böyle yaşamak da acı.. ama, dünyadaki her acı şey gibi, bu da olup bitecek.. acı hiç gitmeyecek ama kuralına uygun oynarsanız, doğaya karşı durmazsanız, üzüntüden kaçmazsanız, ama ona aşık da olmazsanız geçecek..

    bi gün buraya not düşücem sonra.. üzüldüm gittiklerine ama unuttum onları dicem.. verdikleri acıyı unuttum.. bu umut da olmazsa, yas tutanların, geride kalanların ölümden başka seçeneği kalmıyo zira..

    edit: kabullenmicem.