şükela:  tümü | bugün
  • yaşar kemal'in baldaki tuz kitabında yer alan yazısının başlığıdır. yazıda sait faik, sabahattin eyuboğlu, nazım hikmet ahmet hamdi tanpınar, reşat nuri, abidin dino ile ilgili anılar yer alıyor.
    yazının tamamı şu şekilde:

    marifet hiç ezilmemek bu dünyada
    ama biçimine getirip ezerlerse
    güzel kokmak
    kekik misali
    lavanta çiçeği misali
    ıtır misali
    yunus misali
    tonguç misali
    nâzım misali

    neresinden başlasam bilmem ki... ne zaman, nerede tanıştığımızı bilmiyorum. nasıl, nerede tanıştık, diye de ona da sormuştum, düşünmüş, düşünmüş anımsayamamıştı. belki abidin dino tanıştırmıştı, belki sabahattin*... ikisinden biri olacak. tanıştığımız gün hep türküler söylemiştik karşılıklı, birlikte. bu, iyice aklımda. türküler söylememiz sonraki yıllarda da olabilir, olabilir de ben ilk günkü gibi anımsarım. her karşılaşmamızda türküler söylerdik. en uzun türkülerimizi bundan beş yıl önce ankara'da baraj'da, oralarda dağların arasında, ağaçlıklı bir yerde söylemiştik.
    şimdi bedriyi düşünürken, kilimlerden, keçelerden, yazmalardan, türkülerden, bir sıcaklıktan, bir dostluktan başka bir şey gelmiyor aklıma. örneğin sait faik geliyor aklıma onu düşündükçe. bir hoş, bir tuhaf kardeşliği var sait'le bedri'nin.
    said'in mercan ustası var ya, işte o ustayı bedri anlatmıştı saide.

    sait bir coşmuş, birkaç gün sonra da, "al işte reis, al mercan ustayı," demişti. kocaman, fırlak gözlerini açarak, bir çocuk coşkusuyla hikayeyi okumuştu. çingenelere sait'le bedri ortak hayrandılar. saidin bir hikayesi var, adı "`çarşıya
    inemem`" olacak. bedri günlerce o hikayeyi söylemiş, okumuş durmuştu. bir gün gene bir aradaydık. bedri durmadan o hikayeden söz ediyordu. sait susmuş dinliyordu. derken saidin ayağa fırladığını gördük, selamsız sabahsız yıldırım gibi
    çekti gitti. bedri, "kızdırdık," dedi. "vallahi de alay ettiğimi sanmıştır." az sonra beyoğlunda saide rastladım. "yahu," dedi, "bedriye bak amma da benimle alay etti be!" "yok be sait," dedim. "ne alayı be, dilinden düşürmüyor günlerdir hikayeyi. önüne gelene okuyor, söylüyor, anlatıyor."
    "etme be, sahi mi? amma da haltettik be. bedri daha atölyede mi?"
    "şimdi çıktım, oradaydı, atölyede olacak."
    "haydi gidelim."
    gittik. sait faik gene öyle selamsız sabahsız geçti kilimli sedire oturdu. asık suratını öte yana döndürmüştü. öyle duruyordu. süt dökmüş gibi, utangaç, suçlu. bedri de şaşırmış, bu delifişeğe, gelmiş oturmuş, suçlu suçlu köşeye sinmişe bir şey söyleyemiyordu. ben ortada kalmıştım, ne yapacağımı bilemiyordum. birden sait döndü, gözlerini kırpıştırdı, gülümsedi, bedri de gülümsedi.
    sait:
    "şu hikayeyi oku da bir dinleyeyim," dedi.
    bedri:
    "alm da kaçan mı," diye karşılık verdi.
    sonunda hikayeyi ben okudum. sait kızdı. ya da kızar gibi yaptı, benim okuyuşuma. bir daha da o gece dövüş olmadı. hep türküler söyledik, şiirler okuduk. orhan veliyi andık. orhan veliyi sait anlattı gülerek, gevrek sesiyle. denizlerin bütün güzel yerini biliyordu. denizlerin en güzel yerini bedriye sormalıydı. poyrazköyüne yaprak motoruyla o götürdü sabahattinle ikimizi ilk keresinde.

    bir keresinde, azgın bir lodosta kınalıdan kalamışa geçtik. reşat nuriyle kızı vardı kıyıda. reşat nuri* böyle bir denizde, böyle bir kayıkla yola çıkmanın delilik olduğunu söyledi. biz dinlemedik. thilda* da vardı yanımızda. üçümüz azgın denize vurduk. kayık ilerlemiyor, gece karardıkça kararıyor, bizim ödümüz kopuyor, kaptanımız dümenin başında aldırmıyor, insan boyu akıp gelen dalgalara karşı koyuyordu. kıyıya çıktığımızda üçümüz de sırılsıklamdık. üçümüz de ayakta duramıyorduk. eren bize sıcak çay verdi de cana geldik. bir keresinde çorapların, kilimlerin, cicimlerin, keçelerin üstündeki nakışların adlarına taktık. durmadan ad topladık. koskocaman bir defter olmuştu. o defter ondaydı. ne oldu bilmem ki...
    her buluşmamızda bir anımızı yinelerdik. ya o açar, ya ben açardım. son olarak beşiktaşta iki arkadaşla daha bir lokantada buluştuk, içtik. gene ilk iş, o anımızı yineledik. ikimizin de hoşuna gidiyordu bu anı, övünüyorduk. bir gece atölyedeydik, içiyorduk. sabahattin'le ahmet hamdi tanpınar da vardı. derken gene şiirden açıldı. tanpınar bir gazel okudu. sanırsam bu gazel yahya efendi'dendi. bir gazel de sabahattin patlattı. ahmet hamdi'den güzeller güzeli bir gazel daha... bir başka gazel sabahattinden... bir tartışma açıldı bu arada. halk şiiri mi, divan şiiri mi? biz bedriyle
    halk şiiri yanını tuttuk. tanpınar da halk şiirine bir şey demiyor ama... nasıl oldu nasıl olmadı, bir yarışma gibi bir şey başladı. sabahattinle tanpınar bir oldular, biz bedriyle bir olduk. bir onlar ezbere okuyor divandan, bir biz okuyoruz halk şiirinden, ezbere... okuma faslı uzun sürdü. biz sonraları bu okumayı bedriyle sabaha kadardı, diye anlatıyorduk, sabaha kadar değildi herhalde ama, birkaç saat sürmüştü. bir onlar okuyor. sabahattin "var mııııı?" diye meydan okuyor, bir biz halk şiirinden okuyoruz, onlara "var mııııı?" diyorduk.
    sonunda onlar pes ettiler ve bizi o gece işkembeciye çağırdılar. nedense her karşılaşmamızda o geceyi bir kere anıyor, gülüyor, sonra sonra öz türkümüze geçiyorduk. ne zaman, nerede karşılaşsak, anımızı her zaman anmıyorduk ama, türkümüzü bir yolunu bulup kulağa kulağa da olsa söylüyorduk, şöyle duyulur duyulmaz.
    sabahattin'in hapisliğine üzülüyordu. çok karşılaştık hapi-sane kapısında. "olur mu, yapılır mu bu abime," diyordu da başka bir şey demiyordu. o oraya yakışmıyor, der gibi bir hali vardı her zaman. bence onu yıkan, bir, sabahattin'in hapisanesi, iki, sabahattin'in ölümü oldu. sabahattin'in ölümünü bir türlü yutamıyordu. her şeyi, kendi ölümünü kabul eden adam, sabahattinin ölümünü bir türlü kabul edemedi. ne zaman sabahattinden açılsa, gözleri doluyor, daha ileri gidilirse ağlıyordu.
    pariste nâzım'la* gördüm onları. iki tane kocaman çocuktular, az önce oynadıkları bahçeden soluk soluğa dönmüş. biri başlıyor, bitirmeden öteki sözü alıyordu. biribirlerine anlatacakları şey o kadar birikmişti ki, acele acele ediyorlardı.
    öyle de bir hızla konuşuyorlardı ki, arkalarından yetişmek olanaksız bir hal alıyordu. ama onlar yarım yamalak biribirlerini anlıyorlardı. sonra şiir okuma faslı başladı. nâzım yeni şiirlerini okuyor, bedri ona halk şiirlerini, türkülerini söylüyordu. durmadan, akan giden, baş döndürücü bir hızla, bu iki insan sanki yılların boşluğunu bir anda doldurmaya çalışıyorlardı. biri hapiste olmasa, öteki akademide bağlı bir öğretmen... iki dostun, iki çağdaşın kim bilir ne güzel anıları, alışverişleri olacaktı. şimdi bu boşa geçen günleri son hızla doldurmaya çalışıyorlardı. sonra bedrinin başka bir gün nâzımın sesini banda aldığını duydum. bir de paris'teki nâzımı filme çekmişti. ne oldu acaba o filme, o sese?
    bir de veysel vardı. bir de mercan usta. mercan usta sahiden vardı. sait faik bir sahici mercan ustayı, bedrinin dostunu bir güzel yazdı... bedriyi de mutlandırdı, hepimizi de... bir de kozanoğlu türküsünü severdi. bir sıra ona da takmıştı. hem türküsünü söylüyor, hem resmini yapıyordu türkünün.

    yaralarım göz göz oldu
    cerrah gözleyi gözleyi
    bir keresinde beni çok şaşırttı. halbuki bedri kimseyi şaşırtmak istemezdi. öyle bir huyu yoktu. çok yürekten bir adamdı. bir gün bana dedi ki:
    "reis," dedi, "sana bir şey soracağım."
    "sor," dedim.
    "yeşil kaç çeşit?"
    "ne demek istiyorsun allah aşkına sen?"
    "yeşil kaç çeşit diye soruyorum sana. sana göre kaç çeşit yeşil var?"
    düşündüm.
    "üç... çok çok dört çeşit..."
    bir fırça, bir kağıt aldı:
    "seyreyle," dedi... ak kağıda yeşiller kondurdu. bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz... say sayabildiğin kadar.
    gözümün önüne bir hoş, çeşit çeşit, hiç görmediğim yeşiller seriliyordu.
    "yeşil sonsuzdur reis," dedi sevinçle.
    "belki de..." dedi. "belki o kadar değil ama, çok yeşil olmalı dünyada."
    "sayılamayacak kadar," dedim.
    "belki... ama çok çok yeşil var dünyada... çok sarı, çok turuncu, çok kırmızı var. bulup çıkarmalı..."
    işinin sonsuza kadar uzanan mümkünündeydi.
    bir gün onu, ona benzetemediğim bir öfkede gördüm. bir tanesi hocalığına söz etmişti. köpürüyordu. otuz yıla yakın bir süredir tanıdığım bedriyi hiç böyle öfkeli görmemiştim. ondan sonra da görmedim. resmine dil uzatanlara, şiirine dil uzatanlara hiç kızmamıştı da hocalığına gelince deli divane olmuş, günlerce söylenmiş durmuştu. "vay köpekoğlu köpek," diyordu da bir şey demiyordu.
    her karşılaşmamızda onu sevindirirdim. ya da birlikte sevinir mest olurduk. ben ona her yeni karşılaşmamızda yeni bir halk şiiri bulur okurdum. sevmişse şiiri, değme keyfine, ağzı kulaklarına varırdı. artık o gün gül gülistanlık olurdu bizim
    için... türkümüzü bir daha, bir daha söylerdik:

    kapıda oturmuş kurar araba
    bugün efkarım var gönlüm haraba
    kitaplar getir de elimi basam
    senden başkasına demem merhaba.

    heeeeey, koca reis...
    27.9.1975