şükela:  tümü | bugün
  • izmirli şair. gizli, az, öz, güzel şiirler yazar. bir uzak dosttur.
  • web sitesi için; http://www.kadersevinc.com/
  • her röportaj, her websitesi ve neredeyse görsellik olması gereken her yerde aynı resmi kullanan garip kadın.

    blogunda ve fb sayfasında görünen resimden bahsediyorum, hani şu ellerini önünde kavuşturduğu.. çok seviyor herhalde oradaki halini, obsesyon yapmış..
  • twitterda pit diye kendi kendine following listeme girmiş kişilik. nasil oldu bilmiyorum ve açıkcası ilk basta virüs zannettim. kibar bir hanfendiymis bide.
  • 19 haziran 1981 belçika doğumlu genç siyasetçi.
  • avrupa birliği ruhunu anadolu’da ararken

    antalya’nın kaş ilçesi yakınlarındaki likya birliği’nin başkenti patara antik kenti’nde bulunan likya birliği meclis binasının restorasyonu geçtiğimiz günlerde tamamlandı. dünyanın ilk demokratik meclislerinden kabul edilen likya birliği meclisi binası, 1991 yılında dönemin patara kazı başkanı akdeniz üniversitesi edebiyat fakültesi arkeoloji bölümü öğretim üyesi prof. dr. fahri işık tarafından keşfedildi. 2000-2006 yılları arasında yapılan kazı çalışmalarında prof. dr. taner korkut tarafından gün ışığına çıkarıldı. likya birliği konusunu türkiye’de avrupa birliği müzakereleri bağlantılı olarak ilk ele alan kişilerden biri olduğumu sanıyorum. bu bakımdan likya birliği ile ilgili bu gelişmelerin anlamı benim için daha da büyük. türkiye’nin ab süreci, avrupalı kimliği, anadolu kültürlerinin zenginliği bağlamında konunun pek incelenmemiş olduğu 2005 yılında akdeniz üniversitesi avrupa birliği araştırma ve uygulama merkezi’nde bir araştırma yapmış ve aynı konuda forum istanbul 2006 konferansında bir konuşma yapmıştım. bu tebliğim daha sonra gazetelerde ve uluslararası ilişkiler kitaplarında alıntılanmıştı.

    - “türkiye değerleri, gelenekleri, görenekleri ve işleyişiyle avrupalı değil.”

    - “türkiye avrupalı olmadığı için, elbette avrupa’da yeri yoktur.”

    - “bir coğrafya kitabını açtığınızda görürsünüz ki, türkiye’de avrupa bütün türkiye’nin % 5 ini bile teşkil etmez.”

    herhangi bir günlük gazetede bile rastlayabileceğimiz benzer ifadeler giderek türkiye’nin avrupalı olmadığı yönünde keskinleşirken, kimi avrupalı siyasetçilerce sıkça sorgulanan bir konu haline geldi “türkiye’nin avrupalılığı”. ulusal ve uluslararası platformlarda, televizyon, gazete ve radyolarda bu konu tartışılıyor; “türkiye gerçekten ab yapısına uyum sağlayabilecek mi?”, “kültürel ve tarihsel mirası avrupa’dan kopuk değil mi?”. türkiye’nin ab üyeliğine karşı çıkan türkiye karşıtı kesimlere belki anlamlı bir yanıtı tarihin derinliklerinden bize göz kırpan bir anadolu uygarlığı veriyor. avrupa’da siyasal birlik için bir çok girişim olmuş yüzyıllardan beri. helenistik dönem, roma imparatorluğu, kutsal roma-germen imparatorluğu, osmanlı imparatorluğu, napolyon savaşları, nazi yayılmacılığı, sovyetler birliği… abd ve avrupa birliği’ni bunlardan ayıran temel özellik, katılanlar arasında gönüllü bir birlik projesi olması. ülkeler arasında barış, eşitlik, hukuk, demokrasi, ortak değerler ve çıkarlara dayalı bir felsefeye dayanması. halklar arası bir birlik için yola çıkılmış olması. siyaset kültürü mirasında 19. yüzyılın idealist felsefe akımlarından, fransız devrimi laikliğine, rönesans hümanizmine ve tarihin daha derinlerinde antik çağın akılcı, bilimsel ve ilerici atılımlarına uzanan bir birikim var.

    aynı köklerin arayışında yüzümüzü anadolu’ya döndüğümüzde ana tanrıça kibele’siyle, çatalhöyük’ü, dünyadaki ilk insan izlerine rastladığımız karain’iyle, olympos’uyla, örnek kent priene’siyle etkileyici bir “ilkler mozaiği” karşılıyor bizi. antik çağda likya uygarlığı, yalnızca anadolulu en yüksek uygarlıklardan biri olarak çıkmıyor karşımıza, aynı zamanda ab modeline en yakın ilk oluşumun yaratıcısı olarak beliriyor. çok dillendirilmese de, bugün türkiye’nin dâhil olabilmek için kapsamlı bir dönüşüm sürecine girdiği avrupa birliği oluşumunun belki de ilkel bir modelinin aslında anadolu topraklarında doğduğunu söylüyor tarih bize. likya uygarlığının anadolu ve dünya tarihine bir armağanı olarak da algılayabileceğimiz “likya birliği” yeterince aşina olunmayan bir konu olarak karşımıza çıkmakta.

    ortak para … ortak anayasa … ortak ordu …

    attelia barış antlaşması (mö 188) ile rodos egemenliğine giren likya, 23 yıl süren ağır vergi ve baskı düzeninden büyük bir başkaldırı ile çıkar. roma’nın likya’yı bağımsız ilan etmesiyle yeni bir düzen ve birlik arayışının doğurduğu “likya birliği”, mö 167 yılında 23 kentin bir araya gelmesi ile oluşur. bir asır sürecek bu dönem likya’nın uygarlık olarak en yükseldiği yıllar olarak anılacaktır sonraki yüzyıllarda. eski çağ’ın ünlü coğrafyacısı strabon’un aktardıkları bizi şaşırtacak bilgiler içeriyor. strabon’un artemidoros’tan bize aktardıklarına göre, birlik 23 kentten oluşurmuş. bugün avrupa parlamentosu’nda geçerli olan üye devletlere nüfusa göre oy hakkı tanınması sistemi likya birliği için de geçerli. ortak mecliste en önemli devletlerin 3 oy hakkı bulunurken daha az önemlilerin 2 ve en küçük devletlerinse 1 oy hakkı varmış. kaynaklar bize bu en büyük kentler, patara, myra, xanthos, toulos, olympos, poulos olduğunu bildiriyor. patara birliğin yönetim merkeziyken, xanthos başkenti ve kapısıymış. bu kentlerin ortak bütçeye katkıları da oy ağırlıkları ile orantılıymış.

    likya birliği, ortak ordusu, ortak anayasası, ortak para birimi ve parlamentosuyla bugünkü anlamda bir federasyon olarak tanımlanabilir. ab’nin gündemine damgasını vuran anayasa reformu, üye devletler arası kurumsal dengeler, bütçe etrafında dönen çekişmeleri ortak ordu kurmanın karşısındaki siyasal engeller gibi sorunlar dikkate alındığında, likya birliği olumlu ve yapıcı bir insanlık tarihi modeli olarak yükseliyor anadolu tarihinden. likya birliği hayata geçtiğinde ortak para tedavüle girer. sikkeler artık birliğin ortak değerleri ve inançlarını temsil eden simgeleri taşımaya başlamıştır. likya birliği’nde yerel sikkeler tamamen yasaklanmış, sikkeler üzerindeki yerel beylerin resimleri kaldırılmış, birliğin ortak inanç simgeleri apollon, artemis gibi pagan inanç simgeleri yerlerini almıştır. birlik sikkelerinin diğer yüzlerinde ise yine birliğe özgü simgeler kullanılmıştır. bugün avrupa tek para birimi euro da tamamen bu tasarıma dayalıdır. metal paraların bir yüzünde ulusal simgeler kalmıştır. fakat diğer yüzlerinde ve kağıt parlarda yalnızca ortak avrupalı simgeler yer almaktadır. ordu, kara ve deniz kuvvetleri olarak ayrılır. her kuvvetin başında o alanlarda uzmanlaşmış komutanlar yer alır. ortak bir adalet kurulu bulunan birlikte her kent devletten seçilerek gelen temsilciler bulunmaktadır. likya birliği anayasası’na göre tüm kentlerin halkları eşit yurttaşlık haklarına sahipti.

    bu yönleriyle hem abd hem de ab için bir yola çıkış noktası ve örnek model olmuş likya birliği. georges washington (1732-1799) ve rönesans’ın önemli isimlerinden fransız devlet adamı-yazar monstesquieu, likya birliği anayasası’na bir başarı örneği olarak atıfta bulunmuşlardır. ab giderek daha da renklenen bir mozaik haline gelirken, likya birliği deneyiminin yansımaları unutulmamalıdır. anadolulu, türkiyeli bir uygarlık mirasının daha iyi bilincinde olan bir türkiye, avrupa’nın bugünü ve geleceğine katkılarını daha özgüven içinde ortaya koyabilir.

    bence likya birliği konusundan asıl çıkarılması gereken mesaj türkiye’nin, anadolu topraklarının muazzam kültürel birikiminin bugünün türkiye’sine nasıl daha çağdaş bir toplum olma yolunda ışık tuttuğu ve avrupa’da nasıl güçlendirebileceğidir. mustafa kemal atatürk’ün türk tarih kurumu çalışmalarında aynı yönde çalışmalara verdiği önem unutulmamalıdır. türkiye tarihi avrupa’nın kültürel mirasına muazzam bir katkı oluşturmaktadır. bu katkının köklerinde, doğrudan bugünün avrupa’da birlik projesine bir ilk başarı örneği sunan likya birliği dünyada çok daha iyi bilinmeyi hak ediyor.

    kader sevinç

    kaynak: http://politikaakademisi.org/?p=108
  • kanser tedavisi görüyormuş. kendisine acil şifalar diliyorum.

    26. yilinda çernobil: “insanlar ey nerdesiniz ?”

    nazım hikmet 1956’da hiroşima ve nagasaki için yazdığı “japon balıkçısı” şiirini böyle sonlandırıyordu; “insanlar ey, nerdesiniz ?”… bu soru hala güncelliğini korumuyor mu sizce de?

    26 nisan 1986’da çernobil’deki 4 numaralı reaktörün patlamasının üzerinden 26 yıl geçti. bu patlamanın sonucunda hiroşima ve nagasaki’ye atılan bombalarının 100 katı kadar radyasyon havaya karıştı, radyoaktif bulutlar rüzgarında etkisiyle güney afrika’ya kadar ulaştı.

    “bu gemi bir kara tabut, bu deniz bir ölü deniz”…

    bu sırada türkiye’de patlamadan en çok etkilenen karadeniz bölgesinde, samsun’da yaşıyorduk.

    “bu gemi bir kara tabut, lumbarından giren ölür,
    üstümüzden geçti bulut, badem gözlüm beni unut”…

    focus dergisi’nin haberine göre kazadan bu yana, tiroit kanserine yakalananların sayısı yine on kat arttı. “bir çok bilim adamı, kazanın etkilerinin yeni yeni çıktığı konusunda aynı kanıyı paylaşıyor. çünkü, radyasyon sinsice zarar veriyor ve olaydan 10 yıl sonra tanımlanamayacak hastalıklarla ortaya çıkıyor. 20 yıl sonra bile kötü huylu tümöre ya da tiroit kanserine yol açabiliyor.

    “elimize değen ölür, tuzla, güneşle yıkanan
    bu vefalı, bu çalışkan elimize değen ölür. birden değil, ağır ağır”…

    çernobil faciasının 25. yılı olan geçen yıl brüksel’de “tiroid kanseri” olduğumu öğrendim. ameliyat kararı verildi ve tedaviye başlandı. başarılı şekilde sürüyor. bu yıl hastanedeki tedavim çernobil’in 26. yıl dönümüne denk geliyor. bu sebeple bu yazıyı sizinle daha erken paylaşıyorum. amacım çernobil ve nükleer tehlikeye dikkatimizi çeken greenpeace’in kampanyasına sizleri davet etmek ve bu konudaki bir kaç yazıyı sizlerle paylaşmak.

    greenpeace çernobil faciasına dikkati çekmek ve tekrarlanmaması için türkiye’de uygulanan tehlikeli nükleer politikasına karşı başlattığı kampanyasında şu çağrıyı yapıyor; “26 nisan, çernobil nükleer felaketinin 26. yıl dönümü. çernobil felaketi bazıları için uzak bir hatıradan ibaret. ama bizim için? 1986’da çernobil’in bütün kaderi değişti. kaza, sadece çernobil’in değil, avrupa’da, karadeniz’de büyük bir bölgenin kaderini etkiledi. biz hâlâ felaketin etki ve acılarını yaşamaya devam ediyoruz. kazadan önce çernobil’in de sokaklarında çocuklar oynuyordu. tüm doğa, ağaçlar, hayvanlar, her şey olması gerektiği gibiydi. oysa son 26 yıldır çernobil ve civarı tüm yaşamın sona erdiği ıssız bir bölge. türkiye’de, özellikle karadeniz bölgesinde yaşananlar. kaybettiklerimiz, sevdiklerimiz. radyasyonlu çay içen bakanlar. radyasyonun azı iyidir, kemiklere iyi gelir diyen başbakanlar. bunları unutmadık, unutturmak istemiyoruz. çünkü yakın zamanda fukuşima nükleer felaketinden sonra yaşananlar, politikacıların hiç değişmediğini gösteriyor. bir takım çıkarlar için yalan söylemeye, insanların yaşamını hiçe saymaya devam ediyorlar. ülkemizde de durum ne yazık ki aynı. yangından mal kaçırırcasına bir nükleer santral inşa etmeye çalışıyorlar. biz buna izin vermeyeceğiz. çünkü başka çernobiller, fukuşimalar olmasın istiyoruz. akkuyu çernobil olmasın, sinop çernobil olmasın istiyoruz. insan hayatı bu kadar ucuz olmasın istiyoruz. sevdiklerin, yakınların ve gelecek nesiller politikacıların yalanlarına kanmasın. çernobil felaketiyle yaşananlar unutulmasın”.

    nazım hikmet “kız çocuğu” şiirinde bu çağrıyı şöyle dökmüş dizelerine;

    “kapıları çalan benim, kapıları birer birer. gözünüze görünemem göze görünmez ölüler.



    çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler.”…

    bu çağrıya yanıt vermek için aşağıdaki linkten kampayaya imzanızla destek verebilirsiniz.

    http://bit.ly/iq6wz2

    çernobil hiçbirimiz için uzak bir hatıra değil, hala yanıbaşımızda yaşıyor. gelecek kuşakların “insanlar ey, nerdesiniz ?” demeyeceği bir dünyayı düşleyelim ve onu sahiplenelim. düşlediğimiz dünya’yı sahiplenmekle başlıyor herşey!

    kader sevinç

    kaynak: http://politikaakademisi.org/?p=1057
  • europe: dream of power or power of dream

    when i was growing up in turkey, europe was omni-present in school text books, on tv, in the media and the daily social life conversations within my family or with friends. europe was often associated with dreams and europe meant hope. dreams for peace, for good economic standards, for social progress. a dream which was already becoming reality. a best practice for the rest of the world.

    later on when i started to learn more about europe, the european integration process and international relations, europe became an even more glorious idea. this was after the fall of the berlin wall but before the global crisis, 9/11 and other agonies of western democracies. europe was for us a powerful dream in a time when we were admiring vaclav havel’s article entitled “the power of the powerless”. and the power of europe was relied on as a great example of transnational solidaridity and democratic values as well as the tangible social and economic achievements. probably the most impressive episode of human civilisations’ short history on a planet which is 4.5 billion years old.

    europe’s 21st century did not start well. globalisation has meant more competition from a re-emerging asia, collapsing ecological system, troubled security contexts and the impressive rise of transformational technologies. europe and its international environment have changed a lot since the 20th century. one of the few elements which has not changed since then is the almost 40 years old “candidacy of turkey to eu membership”. for the majority of the turkish people, europe is still a good dream. please note that in turkish culture we believe that a stubborn dream always comes true. however there is a problem. the dream of europe, like here in european union societies, is also losing its power in turkey. corollary, europe’s dream of being a global power is vanishing.

    this is not a dream to make our nights comfortable and our days more hopeful. this is about fundamental realities and aspirations which have met this european dream. this is about the very essence of european values. democracy, rule of law, women rights as well as more daily life issues such as food security, clean air or transparent public procurement. in the 21 century, this european dream can not survive with loose leadership, fearful politicians, superficial media reporting, uncommunicative commissioners and parliamentarians who are unable to be rational or poetic vis-à-vis the challenges of our century. these challenges require the european union to become a stronger political system and a larger geography promoting membership of countries like turkey, courageously and rationally. this will mean that candidate countries, driven by the transformational force of the european dream, will become a real european democracy and within europe’s socioeconomic system. europe ought to reenergise the power of the dream for its citizens and for the citizens of the world. i wish that we will have a 21 century marked by a renewed european dream for a better 22th century.

    i would like share with you a few verses from a collective work of poetry in which i had the pleasure to participate. it is a book by several european poets published by passaporta and entitled “the european constitution in verses”.

    here are some of my verses from this book:

    “feel the others’ rhythm

    get these crinoids and few nettle

    comb the aegean’s hair with your melodies

    caress the north sea’s salty skin

    remember me europa!!“

    kader sevinç

    kaynak: http://politikaakademisi.org/?p=2465

    ayrıca upa yazı arşivi için; http://politikaakademisi.org/?tag=kader-sevinc
  • kendisiyle yapılmış bir mülakat için; http://politikaakademisi.org/?p=4208
  • az önce geçtiği tweet'lerle başbakanla bir anısını anlatandır. tweetlerin birleştirilmiş hali şöyledir:

    uluslararası çevrelerin katıldığı bir düşünce kuruluşunun kahvaltı toplantısıydı. chp'nin ab sürecini de desteklemediğini bu nedenle reformların yapılmadığını söyledi. bu hiç bir şekilde doğru değildi. trt canlı yayınlıyordu. soru/cevap bölümünde söz alıp chp'nin ab politikası ve bu yönde yaptığımız çalışmaları da kısaca ifade ettim. kendisine dava açtığı çok sayıda gazeteci olduğunu bir çok karikatüriste de dava açtığını, üç kez medya boykot çağrısında bulunduğunu hatırlatarak ab'nin de olmazsa olmazı olan basın özgürlüğü ve temel hak ve özgürlükler alanında önümüzdeki dönemde daha demokrat bir tavır sergilemeyi düşünüyor musunuz diye sordum. tüm basın temsilcileri o gün oradaydı. bana yanıtında "bunlar yalan yazıyorlar kader hanım" derken bunlar diye ifade edilen medya grubu temsilcisi de hemen önünde oturuyordu. bu soru ve yanıtın boykot gören medya dahil hiç biri tarafından geçilmediğini öğrendim. trt ise ingilizce'den çevirisinde söylediklerimi ve kim olduğumu anlaşılmaz bir biçimde yapmıştı. başbakan'ın korumalarının bakışlarını hatırlıyorum.salondan çıkarken kalabalık heyetle gelen birileri, yanıma yaklaştı "kader hn sorunuzu dinledim, ilginç siz ergenekon davasından da korkmuyorsunuz herhalde" dedi ve gülümsedi.