şükela:  tümü | bugün
18 entry daha
  • iki büyük fransız düşünürü var biri luce irigaray, diğeri manique schneider. ikisi de kadının erkek egemen dili yani başlıktaki ifadesiyle söylersek "ataerkil zihniyeti" içselleştirmiş olması üzerinde durmuştur. ilk düşünür için temel çıkış noktası dilin asla cinsiyetsiz olamayacağıdır. hâl böyle olunca tarihte çok belirgin bir şekilde görülen erkek egemen âlemin tahayyül gücünün baskınlığı da kendi dilini erkeksi ya da erkeğin temel ihtiyaçlarına dönük bir dil yaratacaktır, yaratmıştır. böyle bir düşünce sistemindeki "kadınları ezme" temayülünün kaçınılmaz bir netice olarak değerlendirilmesi gerekiyor. erkek egemense, egemen dil de erkekten çıkma olur. luce irigaray'in raoul mortley ile yapmış olduğu meşhur söyleşide de bildirdiği gibi en temel örnek, batı medeniyetinin (temel) yapı-taşları olan latincede ve yunancada da olduğu üzere, kadınlı-erkekli bir grup için kullanılan çoğul ifadenin mutlaka eril olmasıdır. örneğin 9 kadın ve 1 erkekten oluşan 10 kişilik bir grup düşünelim; bu gruptan bahsederken kullanacağımız "onlar" işaret ifadesi (zamir veya zarf) eril yani (lat.) illi, ei, ii, ipsi (masculinum pluralis) olur, illae, eae, ipsae (feminum pluralis) olmaz. yani grubun içinde bir erkeğin bile olması, çoğunluğun işaretinin eril olması için yeterlidir. bunu luce irigaray şöyle açıklıyor:

    "... çoğullarda kullanılan imler, yalnızca erkeksi ilişkilerin içerilmesi koşuluyla, eril olarak korunabilir; bu da, kamu düzeyindeki değiştokuşların yalnızca eril değiştokuşlar olduğuna işaret eder. tıpkı değiştokuş tarzı, imge ve temsil dizgesi gibi, dilsel düzgü de eril özneler için üretilmiştir. tanrı bu yüzden babadır; bir oğul sahibidir ve bunun için işlevi annelikle sınırlanmış bir kadını kullanır." (r. mortley, fransız düşünürleriyle söyleşiler, sf.93, imke kitabevi, 2000 : bunun devamı için bkz. #16833918)

    çoğulun cinsiyetinden hareketle yapılabilecek böyle bir değerlendirmede sadece toplumsal açıdan değiştokuşta erkeklerin üstünlüğü değil aynı zamanda başka türlü düşünülmesi mümkün olmayan bir yapı da göze çarpar. başta türlü olması düşünülemeyecek, hatta kötü bir şekilde karşılanacak bir zorunluluğu düşününüz. biz bunu yunan tragedyasında örneklendirebiliriz. tümüyle erkeği dışlayan, sadece "kadınlar grubu" olması açısından "ipsae", "illae" ya da "eae" olabilecek "amazon kadınları"nın aynı zamanda medea nezdinde ateşli yunan seyircisine yuhalatıldığını biliyoruz. onları eril bir grup haline getirmeye yetkin 1 erkekten bile yoksun olan "amazon kadınları" figürü tümüyle erkeği dışlayan yapısıyla bir kötü model olarak sunulur. barbarlığın bu denli dişil örnekle sunumu, zaman içinde medeniyetin gelişmesi için de eril gücün başka türlü bir tahayyül yeteneğine sahip olamayacağını gösterir. ben luce irigaray'ın şu yaklaşımını işte bu çözümle okumak istiyorum, irigaray şöyle diyor:

    "eril cinsin -sözcüklerin cinsinin- olumlu yananlamı ataerkilin kuruluşunun etkisine, özellikle de tanrısallığın erkeklere tahsis edilmesine bağlıdır. bu önemsiz bir sorun değildir. çok önemli sorunlardan biridir. tanrısal güç olmadan erkekler anne ile kız çocuk arasındaki ilişkiyi ve bunun doğa ile toplumdaki sonuçlarını ortadan kaldıramayacaktı. ama erkek, kendisine görünmez bir baba -bir baba dili- sağlamakla, tanrı haline gelir. erkek bir söz olarak tanrı olur ve bir söz olarak teni meydana getirir. üreme sürecindeki gücü doğrudan doğruya görülemeyen döl, dilsel düzgü aracılığıyla logos biçimini alır." (a.g.e., sf.95)

    irigaray yananlamlardaki eril ile dişil arasındaki eşitsizliği örneklerken güneş ile ay kelimesini karşılaştırıyor. örneğin güneş, le soleil, yani erildir. ay, la lune yani dişildir. güneş bizim kültürlerimizde yaşam kaynağı olarak tasarlanmıştır, ay ise belirsiz (a.g.e., sf.95). ayrıca bkz. moche/@jimi the kewl. latincede de güneş yani sol eril, luna yani ay dişildir. dahası yunan-roma mitolojisindeki ay'la ilişkilendirilip "ay tanrıçası" olarak görülen diana doğum, regl gibi kadınsı kavramların sembolü olmakla birlikte gece yapılan büyülerin kutsal tanrıçası olarak da görülmüştür. antikçağda büyücülük ciddi bir meseledir salt kötü karşılandığını iddia edemeyiz, beri yandan kehanetçiliğe de karışıp hem din hem de devlet nezdinde resmîleşmiş bir yönü de vardır ancak genel hatlarıyla olumsuz bir iş olarak sayılır. zaten büyüdeki "gece yapılabilirlik" animist bir ruha uygun bir şekilde ay'la ilişkilendirilmiştir. bu da dişillikteki muammanın insan zihninde uyandırdığı karanlık imgesine uyar. 'karanlıkta bütün renkler bir araya gelir' diyordu bacon; kast ettiği iyi ile kötünün, kuru ile yaşın karanlıkta karışabileceği, birbirinden ayrıştırılamayabileceği idi. buna karşılık aydınlık, nizam ve ona bağlı olarak terakki anlamına gelir; iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı gündüz gözüyle ayırt edebilme yetisi, insanlık tarihinin bir dönemine bir isim kazandırmıştır: enlightenment yani aydınlanma. isimdeki light yani ışık, aslında güneşin ışığıdır; burada dişil muammanın sembolize ettiği geceden kurtulma vardır. gündüz gözüyle iyiyle doğruyu, kötüyle yanlıştan ayırabilme yetisine sahip olma vardır. nitekim latincede nox yani gece de dişil bir isim olup beri yandan "belirsizlik" anlamında da kullanılmıştır. ancak bu durum kadınları hepten karamsarlığa itmesin. örneğin lux yani enlightment'taki light'ın (ışık) karşılığı olarak kullanılan isim dişil olmakla birlikte "umut ışığı" anlamında da kullanılmıştır. hatta kendisinden türeyen "lamba" anlamındaki lucerna da (yapıca da apaçık: 1. çekimden isimlere mensup) dişildir. burada kafaları karıştıracak, bir nevi komplo teorisi olarak değerlendirilebilecek bir durum söz konusu: lucifer/@jimi the kewl entirisinde detaylıca işlemiştim, yine dişil olan lux'tan gelen "ışığı/sabahı getiren yıldız" olarak bilinen lucifer her ne kadar erilse de, aşkın tanrıçası venus'un de karşılığı olarak, bildiğimiz gibi, sonradan şeytan anlamında kullanılarak kötücül hale getirilmiştir. bu da yananlamlardaki eşitsizlikle ilgili olarak hem olumlu hem de olumsuz bir biçimde değerlendirilebilir. ben sadece bu da aklınızda bulunsun istedim, yoksa lucifer'i de dişil venus'e bağlamadım.

    bunlar basit karşılaştırmalar aslında. elbette dillerde eril olup da kötü anlamda, dişil olup da iyi anlamda kullanılan birçok yapıya rastlayabilirsiniz. buradaki gece ile gündüz (ay ile güneş) karşılaştırmaları aslında sadece bir fikir verebilir, kişiyi bu konuya çekmede etkin olabilir. elimizde daha sağlam mitos veriler var; örneğin pandora hikâyesi ya da havva'nın adem karşısındaki durumu gibi. pandora (pandora/@jimi the kewl) ve havva (#10861537; #14110326) hikâyesinde kadının ne denli ikincil bir yaratımın ürünü olduğu apaçık ortadadır. bu da gelişen medeniyetin ne gibi bir tasarıma mahkum olduğunun göstergesi. böyle bir durumda din (kutsallar) dili ister istemez medeniyetin arzularına, ihtiyaçlarına göre şekillenmiş oluyor; ya da tam tersi, medeniyetin arzuları ve ihtiyaçları, din diline göre şekillenmiş oluyor. her iki durumda da kadının ataerkil zihniyeti kabulü, bir nevi onun içinde barınabilme telâşından kaynaklanır. mitolojinin geri-zekâlı çizdiği epimetheus'un (zaten öyle olduğu için hataya sebep olacak; verilen mesaj şu: bu hatayı ancak bir gerizekâlı yapabilirdi), aynı yapı tarafından ileri-zekâlı çizilen prometheus (verilen mesaj şu: kadının tehlikelerine ilişkin böyle bir uyarıyı ancak bir öngörü sahibi biri yapabilirdi) tarafından uyarılmış olmasına rağmen pandora'nın yani kadının evrendeki varlığını sağlayan kutuyu açarak zekâca "gerilik" sergilemiş olması ve böylece salt erkeklerin mutlu mesut, tasasız yaşadığı diyalektikten yoksun altın çağı'nın kapanıp daha düşük olan gümüş çağının başlaması açıkça kadının gündüz/güneş'in nizamına karşılık gece/ay muammasını temsil ettiğini gösterir. aynı durum adem ile havva hikâyesinde de geçerlidir: adem tanrı tarafından cennet bahçesine yerleştirilmiştir; bu tasasız, sevine-coşa bir yaşama tarzıdır. kadının yine adem'in kemiklerinden yaratılmasıyla bu "altın çağ"ın bozulma evresine girdiğini görüyoruz, böylece yine kadın diyalektiğin bir unsuru olarak sonsuz mutluluğun, aydınlığın önüne set çekmiş olur. gece olmadan gündüzün anlamı var mı? bu diyalektik düşünmenin gereğidir; ancak insan diyalektik düşünmeye yazgılı değildir, aksi yönde tahayyül gücünü geliştirmiştir.

    insanın (bu erkektir) kadın olmadan (dikkat: kadın olmadan da insan erkekti, erkek de insandı) var olduğuna ve bir cennet ortamında yaşadığına ilişkin hikâyeler zinciri kadını sadece ikincil değil, aynı zamanda kötücül de kılar. hesiodos'un theogonia'sında çizilen asıl tasvir çok önemli, erkek zaten yaşıyordu, kadına ihtiyacı yoktu. bilâkis kadınsız bu yaşamı cennete özgüydü; ne zaman ki kadın belası, bir geri-zekâlı modeli olan epimetheus'un hatasıyla yeryüzüne geldi, böylece erkek şimdiki yani bizlerle eş değerde olan "insan"a dönüşmüş oldu. çünkü şu anki insan tragedyanın insanıdır, pandora öncesinin değil. biz erkekler havva'nın yaratılmadığı dönemdeki adem gibi cennet bahçesinde değiliz, oradan kadının da yönlendirmesiyle, diyalektikle düşürüldük. böylece şimdiki insana döndük. mitoloji geçmişe yani köklerimize ilişkin abartılı aktarımlar da bulunabilir, ama asla yalan söylemez, mutlaka bir yerinden imgeleri realiteye sığıştırır. "hakikat birdi, cahiller onu çoğalttı" söylemindekine benzer bir, genişledikçe, arttıkça, zıttıyla kaim oldukça değerini kaybeden bir medeniyetin portresi çiziliyor. böyle bir durumda kadının ataerkil zihniyet önünde en basit şekliyle "yaşayabilmek için" oyunu kuralına göre oynama refleksini göstermesi gerekir. hatta adem'in yaratılması veya pandora'nın gönderilmesi gibi hikâyelerin tasarlandığı yüzyıllardan çok çok sonra bile bu öylesine medeniyetin genlerine işlemiştir ki, bugün üzerine kafa yormayan (erkek olsun, kadın olsun) hiç kimse neyi ne kadar içselleştirdiğinin bile farkında değildir. benim homo insipiens dediğim, sorgulayabilecekken sorgulamamayı tercih eden kafanın ideolojiler ve dinler karşısındaki uyku durumu da zaten bu tarz öz-bilinç yitiminden oluşan içselleştirmelerden oluşuyor.

    addendum@: acaba zamanında romalı fahişelere, erkekler tarafından tanrıça isimleriyle seslenilmiş olmasının da konumuzla bir ilgisi var mıdır? bu da meraklısına bir ödev konusu olabilir.
  • herbert marcuse'un "eros ve uygarlık"ında (entirideki metinler için çev.: h. marcuse, eros ve uygarlık: freud üzerine felsefi bir inceleme, çev. aziz yardımlı, idea yay., istanbul 1998) özgürlük ve kurtuluş temalarıyla ilişkilendirilir. adım adım gidelim:

    1. "...eğer yönetimlerini sürdürmeyi istiyorlarsa, tüm küme üyeleri tabulara boyun eğmelidirler. baskı şimdi ezenlerin kendilerinin yaşamına yayılır ve içgüdüsel erkelerinin bir bölümü 'çalışma' sürecinde yüceltme için hazır olur." (sf.63)

    ***

    burada kaçınılmaz olarak ikili bir toplum tipinin oluştuğundan bahsediliyor. bir ezen, bir de ezilen. aslına bakarsanız ataerkil ya da anaerkil gibi belirlenimler de başlı başına bu ezen ve ezilen ikiliğine dayanıyor. benim #16941853 no'lu entirideki "...şimdiki durumun geçmişten farklılığının bilinebilmesi için kıyas şart." ve "...kıyas tanrı gibi bir şey. o olmadan hiçbir şey olmaz. bütün belirlenimler, kabuller kıyasa dayanır; durumdaki çürümenin, yozlaşmanın, bozulmanın farkındalığını kıyasa borçluyuz." deyişimle ilişkili. kadın ve erkek imgeleri gibi, ezen ve ezilen imgeleri de durumun analizinin yapılabilmesini sağlıyor. böyle olmasaydı ya da böyle olsaydı da, biz bunu böyle görememiş olsaydık; büyük ihtimalle küme üyelerinin boyunlarının hangi tabular karşısında kıldan ince olduğunu da çözemeyecektik. dahası da var, insanoğlu bu ikili düşünce sisteminden mustarip olmasaydı, kutsallar düşüncesini de geliştiremeyecek, buna ek olarak seneca'nın "yükselip kutsallara erişmeyen insan, bedence ne zavallıdır!" deyişinde de geçtiği üzere hayvanla ilkeller arasında bir yerde kalacaktı. belki de kalmıştır. evrim nazariyesinin bir ucundan tutup o insana, o "henüz korkularından kutsallar, idoller çıkaramamış" insana ulaşabiliriz. korku, burada insanla, boyun eğeceği kutsal ikiliğinin başat tetikleyicisi. en nihayetinde bu gibi tetikleyiciler ikili mekanizmanın işlerliğini sağlıyor; gök gürlemesinden korkup mağaraya saklanan ilkel adamın zaman içinde hem gök gürültüsünü hem de mağarayı kutsallara yorması kendisiyle birlikte, asla kendisi gibi olmayan bir başka kudret yaratımı anlamına geliyor. bu ilkin çevresinde gördüğü "erkek-kadın" veya "insan-hayvan" gibi belirlenimlerinden farklı, tümüyle tahayyül ve kavrama yeteneğiyle oluşturduğu bir ikili düzen. "şu oldu, çünkü öncesinde şu oldu; bu ikisi arasında kutsal bir bağ var." bu çıkarımı olabildiğince ilkelleştirip bir ilkelin diline yamayın. sonuç: ben ve benim dışımda olan o kudret. o düzeni yaratıyor, ben de düzene uymalıyım ("gök gürleyince mağaraya sığınmalıyım" gibi).

    ezen ve ezilen gibi, bunun başka şekilde okunması da mümkün. "ezen", ilk akla geldiğince karşıdakini tutup bastıran anlamında değil; düzene ayarı çeken, onu yoğuran ve ötekini buna mecbur bırakan anlamında. o halde ezen, yaratıcı (creator), yasa koyucu (rex), düzen yöneticisi (rector) olarak göğe yerleştirildiğine göre, mutlak bir şekilde delinemez olan bu düzende bir kümenin fertleri de (yukarıdaki anlamıyla) ezenin düzenine çalışmak zorundadır. her şeyin başı kıyas olduğundan, ezenin altında ezildiğimi kavradığım andan itibaren yerimi de belirleyebilmiş oluyorum: "tıpkı göğün altında gibi, onun kuralları altında yaşayan". bu zamanla kutsalların egemenliğinin çalışma gerektirecek bir işlenmesi anlamına gelir; fertler çalıştıkça düzenin parçası haline gelirler. ilk belirlenimden (ben ve kutsallar) diğer belirlenimler (bana benzeyip de, eylemleriyle tam olarak benim gibi olmayanlar vb.) doğar. türk olmayı süper bir şey sanmak/@jimi the kewl entirisinde bahsettiğim "güvenli paylaşım" arzusuna benzer başka arzuların da tetiklemesiyle ezenin altında farklı kümeler farklı ışıklar, çareler ve kurtuluşlar sunmaya başlar. örneğin erkek kümesi içine dahil olanlar için avlanma gücü, kadınlara üstünlüğün bir gerekçesine dönüşebilir; bu da medeniyetin izlediği seyre uygun olsa gerek. önce avlanan bir erkek tipi vardır; daha sonra erkek gibi avlanmak zorunda kalan kadın ve en sonunda aradaki farkın git gide kapanması gerekliliği... çünkü avlanmanın ertesinde bir de bölüşüm ve takas söz konusudur, ki bu da kadın-erkek ayrımını önemsemez. kadın da erkek de materyalden yararlanmak durumundadır. ilk belirlenimden başka belirlenimler doğar demiştim; buna uygun olarak materyalin işlenişine, paylaşımına ve geri dönüşümüne ilişkin farklı sınıflar doğar. bu sınıfların kendi aralarındaki temasları medeniyeti geliştiren unsur olur. bu sınıflararası farklılığı ve teması atlayıp tekrar kadın-erkek durumuna dönüyoruz; bu aynı zamanda ataerkil ile anaerkil egemenlikleri arasındaki temasla da alâkalı.

    2. "... baba egemenliği kendi çıkarına kurar, ama bunu yaparken yaşı tarafından yaşambilimsel işlevi tarafından ve hepsinden çok başarısı tarafından aklanır. öyle bir düzen yaratır ki, onsuz küme dolaysızca çözülecektir. bu rolde, ilksel baba uygarlığın onlar altında ilerlediği sonraki egemen baba imgelerini önceden bildirir... ilksel babaerkil despotizm böylece etkili bir düzen oldu. ama hordaya dayatılan örgütlenmenin etkililiği çok nazik ve buna göre babaerkil sindirmeye karşı nefret çok güçlü olmuş olmalıdır. freud'un yorumunda bu nefret sürülen oğulların ayaklanmasında, babayı ortaklaşa öldürüp yemelerinde ve sonra kardeş klanın kurulmasında doruğuna varır, ve bu sonuncusu öldürülmüş babayı tanrılaştırır ve freud'a göre, toplumsal ahlakı yaratan tabuları ve kısıtlamaları da getirir... buna göre sağın bir anlamda uygarlık ancak kardeş klanda başlar... baba bir tanrı olarak yaşamını sürdürür: ona tapınarak günahkârlar tövbe ederler, öyle ki günah işlemeyi sürdürebilsinler... aynı zamanda, klanın kadınları üzerindeki tabu öteki hordalar ile genişlemeye ve kaynaşmaya götürür; örgütlü eşeysellik daha büyük birimlerin oluşumunu başlatır ki, freud bunu eros'un uygarlık içindeki işlevi olarak görüyordu. kadının rolünün kazandığı önem artar. 'babanın ölümü yoluyla boşalmış olan erkin büyükçe bir bölümü kadınlara geçti; anaerkil toplumun zamanı gelmişti.' öyle görünür ki, uygarlığa doğru gelişimin evrelerinde anaerkil dönemin ilksel ataerkil despotizm tarafından öncelenmesi freud'un önsavı için özseldir:

    geleneksel olarak anaerkillik ile birlikte bulunan düşük bir baskıcı egemenlik derecesi ve erotik özgürlük düzeyi freud'un önsavında birincil 'doğal' koşullar olmaktan çok babaerkil despotizmin devrilmesinin sonuçları olarak görünürler. uygarlığın gelişiminde özgürlük ancak kurtuluş olarak olanaklı olur. kurtuluş egemenliği izler—ve egemenliğin yeniden öne sürülmesine götürür. anaerkillik ataerkil bir karşı-devrim tarafından yerinden atılır ve bu sonuncusu dinin kurumsallaşması ile pekiştirilir. erkek tanrılar ilkin büyük ana-tanrıların yanısıra oğullar olarak ortaya çıkar, ama adım adım babanın özelliklerini üstlenirler; çoktanrıcılık tektanrıcılığa boyun eğer, ve sonra "gücü sınırsız olan tek ve biricik baba tanrı" geri döner. yüce ve yüceltilmiş olarak, kökensel egemenlik bengi, kozmik ve iyi olur, ve bu biçimde uygarlık sürecini gözetir. ilksel babanın "tarihsel hakları" geri verilir." (sf.61-63)

    ***

    dinin kurumsallaşması aslında tanrılaştırılan babanın kurumsallaşması anlamına geliyor. bunu da tersten okumak mümkün. robert graves'in (the greek myths) çizdiği tabloyu izlersek eski çağlarda avrupalıların tanrıları yoktu. ulu tanrıça onlar için ölümsüzdü, değişmezdi ve her şeye gücü yetendi. babalık nosyonu henüz dinî düşünceye eklemlenmemişti. dünyada elbette bir dişi-eril zıtlığı ve yakınlaşması mevcuttu; ancak ulu tanrıça nezdinde bu ilişkiler ancak tanrıça'nın zevk için birlikte olduğu erkeklerle olan temasında geçerliydi. erkekler anaerkil topluma hükmeden kadından korkardı, ona tapar ve itaat ederlerdi; tanrıça'nın bir mağarada ya da kulübede göz kulak olduğu ocak, erkeklerin ilk sosyal merkezi, annelik de başlıca gizemleriydi. bu yüzdne yunanlar ilk kurbanlarını her daim ocak tanrıçası hestia'ya (bakirelikle ilişkilendirilir; krş. vesta) sundular.

    bu, anaerkilmiş gibi duran ama erkeksi bir tasarımın ürünü olan ve sonunda erkeklerin sosyal ortamını düzenleyen bir tablodur. korkulan ana tanrıça'nın dişiliği yeryüzündeki kadınların yani karşı cinslerin de saygınlık kazanmasına neden olmamıştır. sadece kutsallar nezdinde yüceltilen dişilik, yeryüzündeki yansımasında aynı saygınlığı elde edememiştir. tasmalı erk/@jimi the kewl entirisinde "tasmalayarak erk'in yönünü değiştiren midir erk'in asıl sahibi, yoksa erk'in yönlendiği, ipleri alan yeni kişi mi?" diye sormuştum; burada tasarlayanın kudreti ezenin dişil kuvve olmasını arzulamış olmasıyla aslında ipleri elinde tutarak en üst egemen olmuştur. tasarımcının tasarım yeteneğinin değeri, tasarımın sunduğu değerin üstüne çıkar. asıl güç tasarlayabilende olsa gerektir. robert graves'in şu anaerkillikteki tasarımcı-erkek durumuna ilişkin söyledikleriyle açımlayayım: "erkeklere anaerkil kanunlara karşı gelmedikleri sürece, avcılıkta, balıkçılıkta, belirli yiyecekleri toplamada, hayvan sürüleri ile meşgul olup onları korumanın yanı sıra, kabile topraklarını istilacılara karşı savunmaya yardım etmede güvenilirdi." bu da medeiyetin erkeksi kudrete olan ihtiyacıyla alâkalandırılabilir. bu ihtiyaç, tasmalanmayı isteyen erk'in aslında, arzularını yerine getirmiş olmasından ötürü, erk olarak kalmaya devam ettiğini gösterir. şekillendirici ve dölleyici erkek olduğu müddetçe de anaerkilliğin erklik anlamında bir değeri kalmamıştır.

    yitik cennet tasarımında olduğu gibi, bir en üst değer yaratılıp ona ulaşmanın arzusu hayatın temel gayesi yapılabilir. eski anaerkilliğe duyulan özlem de, günümüz kadın hakları savunucuları için, inananlar için cennet tasarımı gibi, heyecan verici bir kimliğe bürünebilir. oysa buradaki bütün belirlenimlerin ve objektif krıterlerin kabulünün erkeksi bir dünyanın elinden çıkma olduğu unutulmamalı. anaerkil düzende, kimi kraliçelerin vekaletini üstlenen erkeklerin sahte meme takıp kadınmış gibi davranarak tahtta oturduğunu biliyoruz. ancak bu onlardaki erkekliği tümden yok etmiyordu; tıpkı geyik avlarken ya da kabile savaşlarında dövüşürken, muhasara esnasında uyguladığı taktikler gibi bir şeydi. erk'e yakışan erkekti. çünkü dövüşmek, mücadele etmek kudrete dayandığından erk, erkliğini hep erkeklikle beslemek zorunda kalmıştır.

    günümüzde kadın yöneticilerin ya da yönetici adaylarının hâl ve tavırları yanında kıyafetiyle, zihniyetiyle erkeğe yaklaşmak zorunda oluşunun nedeni bu olabilir. kadınsı yönetici, gizli bir yasaya (ahlâkî, yöresel, dinsel, siyasî vs.) veya yazılı yönetmeliğe göre (pantolon ve gömlek erkeklere özgü müdür?), sanki arzulanmıyor gibidir. bir kuruluşta ya da devlet kademesinde yükselen kadın, zaman içinde erkeksi hâl ve davranışlar içinde olmadığında, erk'liğine zarar geleceğini düşünmek durumundadır (iyi bir felsefeci, "kadın"dan ne anladığımızı da sorgular; "kadın nasıl olmalıdır, ki biz onu ideal olarak sunabilelim?" veya "standart bir kadın tipi belirlenebilir mi, ki yönetici kadınların o tipe uyup uyamayacağı tartışılabilsin?" gibi sorunlar da ele alınmalıdır). bunu erk'in kendi niteliğiyle ilişkilendirmekle birlikte, yukarıda marcuse'un sunduğu "baba egemenliği kendi çıkarına kurar" düsturuyla da açıklayabiliriz. genel hatlarıyla kadını aşağılayan bir oyun düşünün: oyunun içinde bunun bir oyun olduğunu söyleyen bir yiğit kadın olsun, bu yiğit kadın, oyunun genel mesajının aktarılmasında kullanılan bir araç olmasından ötürü "kadınlığın bu oyuna vereceği tepki açısından" "olumlu" bir karakter midir, yoksa "olumsuz" mu? o kadına ne kadar "olumlu" diyebilirseniz, erkek egemen erk anlayışının hüküm sürdüğü bir dünyadaki kadının erkmiş gibi görünen suretine de o kadar kadınsı diyebilirsiniz. kadının "kadın" olarak kalabilmesi, "yönetici kadın" olarak kalabilmesinden daha zormuş gibi duruyor (merkel olayını anımsayınız: http://static.open.salon.com/…erin[1]1251583458.jpg ; http://commentisfree.guardian.co.uk/angela.jpg).

    yazımı son zamanlarda adet olduğu üzere seneca'dan bir alıntıyla kapatıyorum. seneca, döneminde kadınsı davranan erkeklerden şikâyetçiydi, çıtkırıldım olmalarını hazmedemiyordu (ona neyse).

    "invenit deliciarum dissolutio et tabes aliquid tenerius molliusque, quo pereat."
    "sefahat düşkünlüğü ve kadınsı incelme, kişinin kendisi için daha nazik, daha yumuşak bir yıkım bulmasıdır."
    (naturales quaestiones 7.31.4)
  • fransız züppelerden çıkıyor genelde bu tarz uyumsuzluklar. nihat genç gibi konuya girmiş olmamın nedeni canıma tak etmiş olmasıdır; nerede çok konuşup, az düşünce aktaran varsa fransız çıkıyor. nihat genç'e sorsanız der ki, 'eşcinsel hakları, kadın hakları, feminizm, çevre hakları, hayvan hakları vb. batı hastalıkları, bizim gibi doğulu toplumları sömüren batılı zihinler tarafından bizim uyutulmamızda kullanılıyor; kadının kocasını abu ghraib'e götürüp işkenceyle öldürüyorsunuz, sonra aynı kadına, onunla dalga geçercesine batıdaki kadın haklarını satmaya kalkıyorsunuz, iş mi şimdi bu?' (bu akşam tvde bir yerde bu minvalde bir şeyler dedi) haklılık yanı (yüzde 3,3) var ama haksızlık yanı da (yüzde 96,7). böyle bir yaklaşımda sanki bütün bu hak arayışları bir zihnin sömürgen karakterinden çıkmış gibi düşünülmüş oluyor; dahası bu zihin sömürünün allahını bu tarafa doğru yöneltmiş oluyor. ben böyle bir şey görmedim, varsa da yüzde 3,3'lük soysuzluğa giriyor olsa gerek (bkz. amerikalıların ıraklı kadınlara vibratör yollaması). gerisi (yüzde 96,7) ise tümüyle batılının yine kendisine çıkardığı meşgaleden ibaret. aslına bakarsanız, hakikat tek bile değildi, belki de hiç yoktu, cahiller onu çoğaltmadı, var etti. o denli yani "yok yere" batılı kendine dert icat ediyor.

    bırak kadın ataerkil zihniyeti içselleştirmiş olsun, nasılsa içselleşmiş olan ile içselleştirilmiş olan arasında bir uyum olduğu tespiti yapılagelmiş, ne diye sorgularsın ki? ama sorguluyor işte. zaten felsefe-bilim geleneğinin karakteristiğinde olması gereken de bu, dert çıkarmaca, sorun icat etmece, yok yere yaraları kaşımaca, kanatmaca! aksi hâlde bu kadar üniversite, bu kadar akademisyen, bu kadar düşün adamı, bu kadar kitap, bu kadar yayın, bu kadar öğrenci, bu kadar araştırmacı ne iş görecek? olmaz. içselleşmiş olan ile içselleştiren arasındaki sıkıntısızlığı sıkıntı olarak görüp, deşmek sorgulayıcı zihnin şanındandır.

    bu şana yakışır bir tavır içinde olan bir zihin de fransız michele le doeuff. kendisiyle ilkin francis bacon mevzuunda, aynı arsada top koşturmak zorunda kaldım. yine hiç gereği yokmuş gibi dururken, fransa'da ingiliz renaissance'sına ilişkin yayının az olduğu bir ortamda, hegel'ciler kant'çıları, kant'çılar da hume'cuları küçümserken ingiliz filozoflar hepten yerle yeksan olmuş. bacon'ın hiçbir kitabı bulunamazken, bacon neredeyse hiç bilinmezken, akademik çevrelerde essays'ten başka eseri okunmazken, bu hanımefendi tutmuş new atlantis'i yorumlu bir çeviriyle sunmuş. bir de üstüne bir röportajında "kendimi daha ziyade bağımsız bir zihne sahip biri olarak betimleyebilir miyim? bağımsız bir zihnim olsa da olmasa da, benim ussallık kavramım herhangi bir tahakküme tapınmayı kesinlikle barındırmıyor." demiş. böylesine mücadeleci bir zihnin sadece avamın değil, akademinin ve düşün aleminin dilinde de ataerkil zihniyetin tahakkümü altında ezilen kadının sakıncalı piyade minvalindeki durumuna el atmaması düşünebilir miydi? asla! hem de bu el atışına zemin olan da evvelki bacon çalışmaları olunca, le doeuff tam anlamıyla bomboş bir saha bulup koşturmuş. gerçekten de evvelce hiç kimsenin eğilmediği, yukarıdaki söylemime yedirip söylemem gerekirse, kanamayan yarayı kanatırcasına ya da tende bilerek, isteyerek kanırta kanırta yara oluştururcasına bir saha bulmuş. detayları aşağıdaki paragrafta bulacaksınız, sonra 'paragraflar tuğlalaşmış yine' diye şikâyet mesajları yığılıyor posta kutuma.

    buna göre bacon doğanın bir kadın olduğunu, yanlış bilgi (bilgi kirliliği/@jimi the kewl) onunla sanki bir fahişeymiş gibi pazarlık ederken doğru bilginin ona uygun bir şekilde yasal eşi gibi davrandığını söylemektedir. bu da iki bilgi türü arasındaki ayrımı göstermek için ortaya konmuş bir imgedir. le doeuff'un yorumuna göre, bu imgeyle birlikte aktarılan düşünce şudur: bilim-adamı erkektir ve bir kadına lâyıkı ile davranması aslında onun aracılığıyla baba olmak istemesidir. düşün-kadınımız le doeuff, raoul mortley'e vermiş olduğu röportajda bu durumu şöyle açımlıyor:

    "...benim çalışmam felsefi eserlerde bulabileceğiniz imgeler birikimi -bunlar her neye göndermede bulunuyorsa: böcekler, saatler, kadınlar, adalar gibi- hakkındadır. bunların felsefi girişimlerde ne rol oynadıklarını göstermeyi deniyorum. fakat açıktır ki kadın figürü üstüne çalıştığımda, düşsel adalar üstüne çalışmamdan daha önemli bir şey tehlike altında kalmaktadır. bunun nedeni, ilkin bir filozof adalar üzerine ne yazarsa yazsın, bunun adalara hiçbir zaman zararı dokunmaz. kadınlar hakkında söyledikleri ise genellikle hakarettir. böyle sonuçları vardır. ikinci olarak bunun nedeni, sıradan bir okuyucu, bir filozofun böceklere dair yazdıklarının doğru bir betimleme olmayabileceğini açıklamaya hazırken, kadınlara dair söylenen herhangi bir şey ya da her şey eleştirel düşünülmeksizin kabul edilmektedir... geçenlerde çevrenin korunmasıyla ilgilenen insanların huzurunda bacon hakkında yazdığım yazıyı okudum ve arılar, karıncalar, örümcekler, fahişeler, eşlerden bahsettim. ulusal parklarımızdan sorumlu bir bey tartışma esnasında şunları söyleyerek itiraz etti: 'fakat karıncalar böyle hiç değildir. bazıları sadece toplamaz, bahçıvanlık da eder. filozoflar ne konuştuklarını bilmiyorlar...' fakat hiç kimse kalkıp da şöyle konuşmadı: 'fakat kadınlar da hiç böyle değildir. bazıları ne fahişe ne de eştir ve birçok eşe de edepli davranılmamaktadır.' ben de böceklerin kadınlara nazaran felsefî suistimale karşı daha çok korundukları sonucuna vardım." (fransız düşünürleriyle söyleşiler, sf.125, imge kitabevi, 2000)

    ataerkil zihniyetin, kadın üzerindeki tahakkümüne ilişkin emarelere felsefe metinlerinden hareketle edinilen imgelerde de rastlamak aslında şaşırtıcı değil. platon'dan günümüze (aslında evveli de var, ancak platon'un devlet'indeki kadın imgesi öylesine belirgin bir örnektir ki, bu konuda konuşmaya başlayanlar genelde platon'u başlangıç noktası kabul ederler), felsefe ekollerinin çoğu kadını ezen bir ideal dünya tasarlar. bunun nedeni de büyük olasılıkla, luce irigaray'ın isyan etmekte haklı olduğu gibi, mevcut dilin ataerkil menşeili olmasıdır. zira dili besleyen veya bizzat dilin beslediği ideal alem tasarımları, felsefî olsun, dinî olsun ve hatta, biraz garip gelebilir ama, bilimsel olsun, hep erkek egemen olmak durumunda kalmıştır. bunda baş sorumlu olanlar, ataerkil düzene seslenen imgelerin sürekliliğini sağlamış oldukları için bacon veya başka bir filozof ya da hıristiyanlığın bir temsilcisi değildir. onlar da tıpkı, luce irigaray veya başka bir aktivist gibi, ortama doğmuşlar ve ortamın diline göre kendi imgelerini oluşturmak durumunda kalmışlardır. meseleyi sadece bir dil problemi olarak görüyormuş gibi görünmem de aldatmasın; meseleyi tetikleyen olduğu kadar bizzat meseleden tetiklenen de dilin kendisi. karşılıklı olarak emme basma mekanizmasının işlediğini düşünebiliriz; mevcut düşünce ekolleri; dinî, siyasî, sosyo-kültürel sistemler böyle bir dille şekillendiği gibi, her defasında böyle bir dili oluşturmak durumunda kalıyor. evvelce latinceden bunun örneklerini ya da irigaray'in fransızcadan verdiği örnekleri sunmuştum; onlar içinden çoğul artikeller veyahut isimlerdeki cinslerle ilgili olanları düşününüz: 10 kişilik erkek grubu çoğul-eril; 10 kişilik kadın grubu çoğul-dişil; 9 erkek + 1 kadından oluşan 10 kişilik karma grup çoğul-eril iken 9 kadın + 1 erkekten oluşan 10 kişilik karma grup da çoğul-erildir (düz mantığa göre çoğul-dişil olması gerekirken). bu dinin veyahut seküler yasaların miras haklarına da yansır, kadının sosyal statüsüne de. şimdi karar veriniz, dil mi statüyü belirliyor; yoksa statü mü dili? bu tam anlamıyla girift bir problem olup, "yumağı çözdüm" diyene simitçiden simit ısmarlanıyormuş.

    dahası bunun aslında bir oyun gibi bir şey olduğunu ve en azılı feministlerin de, aslında bu oyunun kurgucularının diline uygun olarak yaratılmış oyuncular olduğunu dile getirmeye çalışmıştım evvelce. sneja marina gunew'in o doyurucu kitabında bir yerde (feminist knowledge: critique and construct, p.25, routledge, 1990) buna değiniliyor. kabaca deniyor ki, "hadi kadına 'kötü' (evil) demeyelim de, 'iyi' (good) diyelim; yahu ona yönelen, onu adlandıran yine biz olduğumuza göre onu daimî olarak 'öteki' (other) kabul etmiş olmuyor muyuz?" tam anlamıyla benim evvelce anlatmaya çalıştığım oyun kurgusunun "bir nevi" (quasi) foyasını ortaya çıkaran bir soru. sanki dile kim hâkimse, o daimî olarak egemenmiş gibi bir hava estirilmiş oluyor. buna göre o dille size hangi rolün biçildiğinin hiçbir önemi yok; size "tanrı(ça)" deseler, sizi tabu kılıp bir idolün temsiliymişsiniz gibi muamele de bulunsalar; yine de dilin yaratıcıları, nesnenin konumunu, mahiyetini belirleyenler olarak sizden üstün olacaklar ve imgenin efendileri olarak, tıpkı cennet bahçesinde kendisi dışındaki şeylerin adını koyma hakkına sahip olan adem gibi, tanrıya yakışır bir eylem içinde olacaklar. peki, siz ne olacaksınız? bu oyunun tanrıçası. bundan memnunsanız, diyecek bir şey yok.

    fazlasıyla soyut bir dil kullandığımın farkındayım, ancak "ataerkil zihniyet" derken de aslında elle tutulur bir düşman belleyemediğimiz için, böyle bir dile muhtacız. yoksa kadınların aktif siyasetteki konumlarını belirleyen kotalar, pozitif ayrımcılık gibi kimi konular gündelik yaşamdaki, kadınların kimi sıkıntılarını giderebilir. ancak büyük resmi görmedikçe, kümenin sınırlarını genişletmedikçe bir sonraki kuşağa ancak çözülmüş gündelik problemler miras bırakabiliriz. ha deyince de medeniyetin dilini değiştirmek mümkün değil; ancak bu yumağın bir ucunu bile bulamadan içinde cebelleşip durmak, patenti bana ait olan tasmalı erk paradoksunun şanından gelir. en azından ben söyleyeceğimi söylüyorum, der çıkarım işin içinden. gerisini de başkaları düşünsün.
  • batı sosyoloji literatüründe din dendiğinde genel olarak hıristiyanlık kast edilir. bu yüzden burada kadının böyle bir oyunda ataerkil düzenin bu denli baskısı altında kalmasından ziyadesiyle sorumlu tutulması gereken de pagan sonrası hıristiyanlığı oluyor. hâl böyle olunca işi gücü bırakıp bu konuya eğilen batılı feministler de hıristiyanlığın dilini yeniden okumaya girişmişler; bu aslında ataerkil düzenin menbaına başkaldırma anlamını taşıyor. başlıkçasını söylemem gerekirse, "kadının ataerkil zihniyeti içselleştirmesi"ne karşı bir nevi isyan bayrağı çekmiş oluyorlar.

    mesela kim? önde gelen feminist teologlardan (bu kadını yetiştiren eğitim mekanizmasına hayranım; hangi tornadan geçtin be abla; hem feminist hem teolog!) mary daly'e göre "tanrı erkekse, erkek de tanrıdır... eğer tanrı eril terimlerle düşünülüyorsa, o hâlde toplumda da eril egemenlik başgösterir." (c. grant, myths we live by, p.126, university of ottawa press, 1998) kimi feministler bu saklı baskıyı kırmak için geleneksel din dilinde bazı oynamalar yapılabileceğini düşünmüş; örneğin trinitas/kutsal üçlü'deki baba ile oğul arasındaki (eros niteliğindeki) bağlayıcı kutsal ruh'un dişil olması gerektiğini iddia etmişler (c. grant, p.126, 1998). kutsal bilgeliğin mayasındaki birlik için dişil kudrete ihtiyaç duyulmuş oluyor; o olmadan kutsal erillik de (her ne kadar yüce kudret tanrı/babaysa da) kendini gerçekleştiremiyor.

    başka feministlere göre tanrı baba'nın cinsiyetini değiştirmek gerekiyor. onu "anne" kılmak ataerkil zincirin parçalanması anlamına geliyor. örneğin sallie mcfague'ye göre kutsal anne, aşığı ve arkadaşı üçlemesi söz konusudur (c. grant, p.126, 1998). burada tanrının ve temsil ettiği tanrısallığın yerine tanrıça ve tanrıçalık geçiyor. c. grant da haklı olarak diyor ki, o zaman teoloji (theology) tümüyle ortadan kalkıyor ve yerini tealojiye (thealogy) bırakmış oluyor. tanrının kadın versiyonuyla ilgili yeni terimler, hikâyeler, değerler, ritüeller türetiliyor ve buna bağlı olarak toplumlar buna göre bir tanrıça kültüne göre düzenlenmiş oluyor. oysa burada basitçe dile getirmemiz gereken bir yanılgı varmış gibi duruyor. öyle ya, bundan yüzyıllar önce bir erkek grubu bir araya gelip "hadi şu kadınları ezecek bir ataerkil düzenini işletelim" demedi; yeryüzünü paylaşan iki cinsin yani eril ile dişil kuvvenin içerdiği değerlere göre dinler ve dinî statüler yaratıldı; insanlar bu düzenlere uydular veyahut her defasında yepyeni düzenlere yelken açtılar. ancak hiçbir zaman toplumlar, doğaya aykırı bir düzenin esiri olmadılar. evvelce bunu "mitoslar yalan söylemez" şeklinde dile getirmeyi marifet bellemiştim, haksız değildim. zira olan bitende bana ve benim içinde bulunduğum bugünün değerlerine ters gelse de, kendi içinde mantığı olmayan hiçbir hikâye yoktu. mitoloji ve din kendi mantığını kabul ettirmişti; bunu da "bunu gerçekleştirmek için" değil, doğanın aksine başka türlü o hikâyeleri ve anlayışı kabul ettiremeyeceği için yapmıştı. yani demem o ki, başka bir çıkar yolu yoktu. görünmez bir şekilde her şey olması gerektiği gibi akmıştı.

    bu eril kuvvenin baskın olduğu dillerin durumu için de geçerli. buna güzel bir örneği seneca anlatıyor; imparator nero nil nehri'ni araştırmaları için bir grup yollamış mısır'a. büyük ihtimalle seneca da onlardan aldı bu bilgiyi. mısırlıların anlayışına göre başta dört element vardı. bu elementler daha sonra eril ve dişil olmak üzere ikiye ayrılıyordu. örneğin hava rüzgârlıyken eril, bulutlu ve sakinken dişildi. deniz eril, diğer dingin sular dişildi. ateş alev aldığında eril, söndüğünde dişildi. yeryüzündeki sert kısımlar, örneğin kayalar, kayalıklar eril; işlemesi mümkün olan (toprak gibi) kısımlar ise dişildi (seneca, naturales quaestiones iii.14). bu örnekler gösteriyor ki, cinslerin nesneler üzerindeki dağılımını yapanlar nesneleri kişileştirirken kendi algılarındaki ve dünyalarındaki kadın ve erkek tipleri göz önünde tutuyorlardı. o hâlde mevcut statünün dili etkilemesi daha makul karşılanabilir; yani dilin mevcut duruma göre şekillenmesi. oysa yukarıda bahsettiğim feminist çözümlerde, aktivistlerin tam ters noktadan hareket ettiğini görüyoruz. yani dili statüye göre değiştirmiyorlar, önce dili değiştirip bununla statünün de değişeceğini sanıyorlar. bu çok basit bir yanılgıymış gibi duruyor. üzerinde durulursa başka doğal olmayan, aykırılıklar da bulunabilir. ama benim ilkin gördüğüm bu.

    dehşet bir söylem, bugünkü aklımızla ve medeniyet birikimimizle düşündüğümüzde inanılmaz gelen ancak nedenlerinin, gerekçelerinin bizi "kadının ataerkil zihniyeti içselleştirmesi" neticesine götüreceği bir söylem, sema bulutsuz hocamız ilkin eva keuls'tan (the reign of the phallus) hareketle şöyle anlatıyor: "... ana tanrıça tapımından baba tanrılara geçişin bir parçası olarak yorumlanabilecek amazonlar söyleni, herodotos başta olmak üzere yunanların başka kültürleri dışlamak için uydurduğu masallardan biridir ve atina'nın kadınlara yaptığını haklı çıkarmaya hizmet ediyor. atina söylenleri erkek iktidarının, bedeninin ve fallosun üstünlüğünü vurgular... anlaşılan amazonlar, atina'nın karşı-ütopyasıydı. ütopyaları ise kadınsız dünyaydı. iason dahil birçok tragedya kahramanı, çocuk yapmanın bir başka yolunu bulsak da şu kadın milletinden kurtulsak, diye söylenir." ("atinalı savaşçı medea", navisalvia 2004, sf.89, arkeoloji ve sanat yay. 2005)

    buradaki yazılarda, bu içselleştirme durumunun şaşırtıcı olmadığını ve mythos, epos, logos seyrinin yalan söylemeyeceğini düşünmemiz gerektiğini vurgulamaya çalışıyorum. bunun dile, dine ve yazına yansımalarının aslında günümüzdeki bütün problemlerin göstergesi olduğunu da anlatmaya çalışıyorum. peki iason, creon, hippolytus, eteocles dedahil olmak üzere, tragedya kahramanlarına "keşke kadın milletinden kurtulsak" dedirten ya da kadınları otorite karşısında barbar kavimlerle eşitleyen öfke nereye eklemleniyor? acaba nihat genç'in diline pelesenk olan "ırkçılık batı hastalığıdır" sözü gibi, misogynous yani "kadın düşmanı" kimliği de batı rahatsızlığının ürünü mü? aynı mantık geçerlidir; hastalığın kaynağı neyse şifası da oradan doğar. doğuda feminist hareketlerin olmaması da buna bağlanabilir; orada hastalık olarak görülmediği ya da gerçekten de bu bir hastalık olmadığı için şifası da ortaya atılamamış olabilir. batı aleminde feminizmin hortlaması, kadın düşmanlığının, başından beri aktardığım şekliyle, sosyal, kültürel, dinî, siyasî her statüde kendini göstermiş olmasından kaynaklanabilir. bu bir batı hastalığıdır. kadının ataerkil zihniyeti içselleştirmek durumunda kalması, söz konusu geleneğin genlerinde dolaşan ötekileştirmenin kaçınılmaz sonudur. simon goldhill batı medeniyetini göz önünde tutarak "ataerkillik kentin en eski oyunudur" diyor (how to stage greek tragedy today: women in culture and society series, p.150, university of chicago press, 2007). bunu söylerken de yunan düşün alemini batı medeniyetinin otorite sahibi atası olarak görüyor. böylece ondaki kadın karşıtı söylem, genler aracılığıyla bütün batı kültürüne yayılıyor. ne kadar çok kadın karşıtlığı varsa o kadar çok da buna tepki oluşuyor, bunun için de çağların geçmesiyle birlikte kadınların eskiye oranla daha fazla eğitim görmesi, erkeklerle eşit bir biçimde sosyalleşmesi ve toplumda söz sahibi olması yani yönetici olabilmesi beklenmiştir.

    tekrar eskiye dönersek, mitoloji ve din tarihini, yaratıcılığın sembolü olan ana-tanrıçanın gücünün adım adım değerinin düşürülmesi ve erkeğin kadına karşı duyduğu kıskançlığın adım adım galip gelmesi olarak yorumlayanlar da var. örneğin feminist marilyn casselman, talking the walk, the grassroots language of feminism adlı eserinde (freeborn publishing, p.240, 2008) bunu söylüyor. yazara göre eskiden mitler kadın ile erkeği baştaki iki boynuz gibi eşit görüyordu (örnek vermiyor, verse aktarırdım). sonradan din, her türlü öğreticiliği bir kenara bırakıp toplumu idare etmenin önemini kavradı, bir güç haline geldi. ve dindeki iyi ile kötü kabulü, kadının erkeğin kontrolünde olması gerektiğine dair bazı yaklaşımları savunmaya başladı. her şey erkek tanrının egemenliğine girince yeryüzüne de günahı (pandora hikâyesinde olduğu gibi) lilith ile havva getirmiş oldu; böylece iyiye karşılık kötünün de elle tutulur bir sembolü oluşmuş oldu. kadın bu şekilde hizmetçileştirilerek besleme, bakım ve yakınları evde iyi etme gibi görevlerden sorumlu kılındı. onda herhangi bir ussal ya da duygusal gelişimin bir önemi yoktu. olgun kadınlık istenmiyordu (m. casselman, p.240, 2008).

    buna göre ussal ve duygusal gelişimini tamamlamış, iyi eğitim görmüş kadınların yüzyıllar içinde topluma her defasında daha fazla katılımıyla bu dinî ve kültürel dil yumuşamaya başladı ve sonunda günümüze geldiğimizde eskiye oranla eril ile dişil kuvvetler için çok daha eşit koşulların olduğunu görüyoruz. ancak yine de istatistik olarak bakıldığında görülecektir, bu eşitlik hâlâ tam sağlanamamıştır, belki de böylesi makbuldur onu bilmiyorum. ama bildiğim şu ki, bu durum sürecin kendisiyle anlamlandırılmış oluyor, süreç anlamlandırıldığı için bu durum doğmuş olmuyor. bu yüzden yerleşik din dilini değiştirmeye yönelik bazı sunî gayretlerin bir işe yarayacağını sanmıyorum. eğer kadınların toplumdaki statüleri ve insanlık önündeki konumlarına dönük doğru dürüst eğitim alabilme ve bilinçlenebilme imkânı olursa, o vakit dil de birkaç jenerasyon için de yenilenebilir. maria magdalena'nın fahişelikten kutsal kadınlığa yükselişini düşününüz, bu aslında zorlu bir dönüşüm değildir. ihtiyaca göre dil belirlenmiş olur, dile göre ihtiyaç değil. aksini düşünenlere beyazıt tramway durağının oradaki, köşedeki balıkçıdan karidesli sandviç ısmarlayacağım. söz.
  • günlerdir "öğretim üyesi kadın sır oldu!" başlıklı haberde bir sıkıntı olduğunu düşündüm-durdum; kaybolan kişiyle ilgili haber verilirken kullanılan meslekî kimliğin yanına neden onun cinsiyetiyle ilgili bilgi iliştirildiğini anlayamadım. bu beni bilhassa rahatsız etti; zira üniversitede "kadın" öğretim görevlilerinin tornasından geçmiş bir kalas kütlesi olarak, hocalarımın "öğretim görevlisi" kimliğinin her daim yeterli olduğunu düşünmüştüm. hiçbir zaman onların cinsiyetleriyle değerlendirmemiştim (bu erkek hocalarım veya çevremdeki erkek akademisyenler için de geçerli). demek onların da başına bir şey gelse, haklarında böyle bir haber olur: "öğretim görevlisi kadın sır oldu!" "kadın", bildiğimiz kadın, ama biz orada cinsiyet görmek istemiyoruz ki, meslekî kimlik aranıyorsa zaten var: "öğretim görevlisi". ismi ve soyismi de var. peki, oradaki cinsiyetin üstlendiği mana ne? işte beni düşündüren bu oldu, neden haber başlığında cinsiyete de vurgu var? bunu inceleyelim biraz.

    burada doğal olarak ilk akla gelen, tam ters bir durumda, yani kaybolanın erkek olması durumunda "öğretim üyesi adam kayboldu!" şeklinde haber başlığının atılıp atılmayacağı. kulak tırmalayıcılığının ardında yatan kimliği belirlerken kullanılan ifadede meslekî kariyerin yetkin görülmemesi. başka bir deyişle, bir kişinin kısa bir şekilde tanımlanmasının gerektiği bir başlıkta, cinsiyetine vurgu yapılmasının bir zorunlulukmuş gibi kabul edilmesi söz konusu. buradan bakıldığında kadının ataerkil zihniyeti içselleştirmesinden ziyade bunu içselleştirmek zorunda oluşunun örneklendiğini görüyoruz. benim evvelki tespitlerime uyan bir örnek bu.

    haber değeri taşıyan bir durum söz konusu. habercide şöyle bir soru-cevap mekanizması gelişiyor: "kaybolan kim?" "bir öğretim görevlisi" (öğretim görevlisi kimliği durumun daha da haber niteliği taşıması anlamına geliyor) "kim?" (burada sorulan isim ve meslekî kariyeri, lokasyonu) "x" (isminden cinsiyetinin anlaşılmadığını varsayalım, unisex bir isim olabilir) "kadın mı?" "evet" sonuçta haber başlığı: "öğretim üyesi kadın sır oldu!" meslekî kariyerinin kimliklenebilmesi için yetmemesi, cinsiyetinin de aktarılan haberde verilmesine neden oluyor. belki de bu durumu tetikleyen asıl neden, kafadaki kadının herhangi bir meslekte (öğretim görevlisi gibi saygın bir mesleği dahi olsa) başarılı olup olmaması ya da başlı başına insan olup olmaması değil, kadın olup olmaması haber değeri taşımaktadır. buradan, sadece bu haber başlığından çok farklı analizler çıkabilir. örneğin benim ilk aklıma gelen, feminist yazarlardan adrienne rich'in feminizm tanımındaki başkaldırının bizzat burada örneklenen eşitsizliğe karşı geldiğidir. diyordu ki, "feminizm temelde babalarımızın egemenliğine boyun eğmemektir ve onların tasvir ettiği (biçimlendirdiği) dünyanın tüm dünyayı kapsamadığını vurgulamaktır. eril ideolojiler eril öznelliğin yaratımıdır; objektif değiller, özgürlüğe önem vermiyorlar bunun yanında tümüyle insanî de değiller!" (dale spender, man made language, p.61-62, routledge, 1980) burada "sır olan" kişi, ne meslekî açıdan "öğretim görevlisi" olan biri ne de sadece bir insan. o "öğretim görevlisi kadın"; o sanki bu kimliklendirmeyle erkeklerin, (adrienne rich'in deyimiyle) babaların dünyasında bir mesleğe ortak çıkmış ya da o mesleği ellerinden almış böylece "öteki" kılınarak kimliğinde "kadın" yazmasını hak etmiş azınlıktan biri gibidir.

    haberdeki bu durumla ilgili başka bir yerde yazı çıkıp çıkmadığını bilmiyorum. google'da bilhassa "öğretim üyesi kadın" anahtarıyla arama yaptım ki, camiada böyle bir kullanımın olup olmadığını öğrenmek istedim. google'ın motoru nasıl çalışıyor bilmiyorum, belki taze haber olduğu için arama sonuçlarındaki çoğunluk bu haberle ilgiliydi. hatta bir yerde de "öğretim görevlisi kadın" diye geçiyordu (niye geçmiş zaman kipi kullanıyorum bilmiyorum, siz de arayın, deneyin hâlâ öyle). bu haberdeki "kadın" vurgusunun kaybolan kişinin bizzat cinsiyetinin haber değeri taşımamasından ötürü manidar olduğunu düşünüyorum; zira bir "erkek öğretim görevlisi" aynı şekilde kaybolmuş olsaydı, o da aynı şekilde haber değeri taşıyacaktı. ancak öyle bir haberde, yukarıda da dediğim gibi, kaybolan öğretim görevlisinin cinsiyeti "başlık" değeri taşımayacaktı. peki, kadının cinsiyeti burada neden anlam taşıyor ve vurguyu hak etmiş oluyor? bana kalırsa önceki yazılarda nedenlerini açıkladığım din dili, medeniyet dili bunun böyle olmasında etkindir. dahası, burada da bahsettiğim gibi, söz konusu kişinin meslekî açıdan role ortak çıkmış olmasının, rolünü paylaştığı erkek cinsinde yarattığı psikoloji de bunu tetiklemiş olabilir. bir sıkıntı olduğu sanki açıkmış gibi.

    buradaki seksist dili sakıncalı görüyorum. feminizmi ters saldırganlık nedeni olarak kullandıkları için birçok konuda kendileriyle uzlaşamayacağımı bildiğim feministlerin önerdikleri alternatif dillerin, onaylamadan geçemeyeceğim bir hedefi vardır: dildeki ırk ve sınıf ayrımcılığına dayanan unsurlar kadar seksist unsurlar da görünüşte değilse bile, kökten zararlıdır. o hâlde dili olabildiğince ırksız, sınıfsız ve cinssiz kılmaya çalışalım (ayrıntı için bakınız: ed. by. j. penfield, women and language in transition, p.8, suny press, 1987). bu müthiş bir hedef olmakla birlikte, evvelce açıkladığım nedenlerden ötürü fazlasıyla hayalcidir (hedefin hayalciliği, ona inanmamak gerektiği anlamına gelmiyor). zira tekrarlamak gerekirse, dil medeniyetin düşün mekanizmasıdır. derrida "metinden başka hiçbir şey yok" diyor metin analizinde, bana kalırsa medeniyet analizinde de "dilden başka hiçbir şey yok"; zira o dili oluşturan ve kullanan bilinç kalıtımsaldır. geçmişin farklı kültürlerinin sorumluluğunu ve manasını üzerinde taşır; çeşitli gruplar bir araya gelerek suni dil hareketleriyle, bu bilinçte devrim niteliğinde değişiklik yapamaz. tarih böyle bir olaya şahit olmamıştır. ilk etapta bu dili ve onun beslediği paradigmayı değiştirmek yerine, ataerkil geleneğin mensupları hakka ve günün değerlerine uygun bir eğitim süzgecinden geçirilebilir. işte o eğitim dili ve müfredatı asıl mesele sanki; bu kadar da "kadın öğretim görevlisi" var dünyada bir araya gelsinler konsensus'u oluştursunlar, onu da mı ben yapayım buradan. illa ki "hayır sen yap, sen iyi yaparsın" derseniz, olmaz, yakıştırmam.

    şu var ama:
    kimlik/@jimi the kewl
  • aktivistliğin (eylem hâline geçebilme yetisi), reaksiyonerliğin (tepki vermekten çekinmeme yetisi) herkesin harcı olmadığı açık. mevcut düzeni karşısına alan ya da aldığını düşünen kimi kadınların şirretleşmesi ve tepki gösterdikleri düzenin eril temsilcileri gibi saldırganlaşması bana hep eski bir tedavi yöntemini hatırlatıyor. evvelce de bahsetmiş olmalıyım, eskiden kemikte bir eğiklik ya da burulma meydana geldiğinde, tam ters tarafa doğru daha şiddetli ve daha fazla güç yüklemesi yapılarak çivinin çiviyle sökülmesi sağlanırmış. ancak bu tedavi yönteminde dikkat çeken husus, mevcut eğiklikten -tam ters şekilde- daha büyük bir eğiklik oluşturmadır. küçük "b" harfindeki bombeli kısmın (yarım ay) döndürülerek küçük "d" 'nin elde edildiğini düşünün. bu durumda taraflar arasında eşitliği değil, eşitsizliğe sebep olan gücün yönünü değiştirmiş oluyorsunuz ya da buna uygun olarak daha fazla tepki çekiyorsunuz.

    ben önceki entirilerde bu durumla ilgili görüşlerimi açıkladım. bu entirinin yazılış amacı, bu "b" - "d" analojisine uygun bir bağımsızlık hareketi içinde bulunmuş, buna mukabil gayet itidâl sahibi kimlikle, kadın hakları ve "iki türlü düşünme" (two-way thinking) savunucusu olan hannah rachel bell'in (http://www.hannahrachelbell.com/about/) ataerkil düzene karşı bu aktivist ve reaksiyoner kimliğinin nasıl oluştuğunu, kendi ifadeleriyle vermektir. yazarın özellikle annesinden bahsederken durumunu nasıl vahim gördüğüne dikkat çekmek istiyorum; nitekim sizin anneniz, yaşadığınız toplumda büyük ihtimalle onun annesinden daha kötü durumda olduğundan, kötünün de kötüsü var diye düşünebilir, yazarı fazla tepki göstermekle eleştirebilirsiniz. ancak şunu da unutmayın, kadın-erkek eşitliği ya da kadının durumunun normalleştirilmesi konularında hedeflenen yerel değil evrensel bazda gelişimdir. mekâna göre değil evrensel açıdan olması gerekeni düşlemek gerekiyor. hemen yazarın kaleminden okumaya başlayalım.

    ***
    erkeklerden oluşan bir ailede büyüdüm ben. annem vardı elbette, ama bizim için genellikle görünmez biriydi, yalnızca yokluğu fark edilirdi. annem yemek pişirir, temizlik yapar, bahçeyle ilgilenir, okuldaki spor etkinliklerine katılır, okul kantininde nöbetle görev alır, bizi doktora götürür, yerel kilisedeki anneler birliği toplantılarına gider ve birkaç oğlan daha doğururdu. ara sıra, gönülsüzce, kendisinin milli bir yüzücü, dalgıç, yetenekli bir ressam ve teknik ressam olarak elde ettiği zaferlerle ilgili öyküleri içeren gazete kupürlerinden oluşan albümünü çıkarırdı ortaya. ya da fotoğraf albümünü getirirdi. bu albüm bize onun da bir çocukluğu, annesi-babası olduğunu, çok şakacı gerçek bir insan olduğunu gösterirdi.

    ailece, babamın yaşamına daha aşinaydık babam, torres strait adaları'nda "adalı yerliler" ile büyümüştü; aydın bir misyonerin maceraperest oğluydu. serüvenlerle dolu, egzotik bir çocukluktu onunki. kışın ortasında, oturma odasındaki şöminenin başında oturur, onun anlattığı heyecan verici öyküleri dinlerdik. bir köpekbalığının sırtında nasıl gezdiğini, hayvan onu yemesin diye başparmaklarını balığın gözlerine nasıl sımsıkı bastırdığını, denizcilerden ve serserilerden sigara izmaritleri aşırmalarını, yerlilerle birlikte misyonerlere ait olan yelkenli gemilerden ya da kamu malı teknelerden atlayarak inci aramak için dalışlarını anlatmasını merakla dinlerdik. babamız bizi kendi çocukluk dünyasına götürürken, annemiz bulaşıkları yıkar, biraz sonra bize tepsiyle getireceği kızarmış kuru üzümlü ekmekle birlikte içeceğimiz sütlü kakao için süt ısıtır, sabah biz uyandığımızda mutfak sıcacık olsun diye, ağır ağır yanan sobaya son bir kez kömür atardı. onu fark etmezdik bile.

    bunu bilinçli olarak yaptığımı hatırlamasam da, çocukluğumun bir evresinde, büyüdüğümde annem gibi göze görünmeyen bir kadın olmamaya karar vermiş olmalıyım. küçük yaşlarda, annem gibi başarılı bir sporcu, babam gibi bir masalcı, vaiz olan büyükbabam gibi bir konuşmacı ve öğretmen, büyükannem gibi bir yazar, aynı zamanda politikacı, hekim, sanatçı, oyuncu, eylemci, misyoner ya da benim söyleyecek sözü olan biri olduğumu gösteren, dikkate alınmamı sağlayan herhangi bir şey olmayı aklıma koymuştum. bu çocukluk ve gençlik deneyimleri daha sonra hayatımda olgunlaşmış mesleklere dönüştü, ancak yeniyetmelik dönemlerimde hepsi birer amaç ya da niyet olarak yerini koruyordu.

    babam geleneksel ev kadınlığının bana göre olmadığını, benim de tıpkı kendisi gibi asi olduğumu, gelenek ve göreneklerin sınırlamalarına karşı geleceğimi anlamış olsa gerekti. her yaz tatilinde, babamla annem, bu altı haftayı değerlendirmem ve başka insanların yaşantılarına da tanık olmam için beni dostların ya da akrabaların yanına gönderirlerdi. yerlilerden alınıp savaştan dönen askerlere verilen özel yerleşim yerlerinde yaşanan yoksulluğa ve zorluklara ortak olarak tatil yapar, küçük bir köy bakkalında müşterilere hizmet eder, eksantrik bir ruh doktoru ve ailesiyle birlikte bir kumsalda kamp kurar, zengin kuzenlerin keyfini sürdüğü maddi zevklerin lüksünü yaşardım. bazen de kendi ailemle birlikte büyükannemin deniz kıyısındaki kulübesinde kalır, balık tutar, kayalıklara tırmanır, kumulların ardındaki âşıkları gözetler, strateji oyunları oynardık. bir keresinde, evde kaldığımda ailenin geri kalanının huzurunu bozduğumu düşünerek, babama neden çocuklarının arasında bir tek beni başka yerlere gönderdiğini sormuştum. o da bana hayatım boyunca ne yaparsam yapayım, yaptığım şeyi erkeklerden daha iyi yapmak zorunda olduğumu, kendisi onaylasa da onaylamasa da bunun dünyanın yasası olduğunu söylemişti. beni dünyaya kazandırmak istiyordu.

    benim kız oluşum kafasını karıştırıyordu anlaşılan; ancak babam yine de beni zihinsel ve dinsel konulara ve tartışmalara kaptırabilmek için çok zaman harcıyordu. belki de ben onun kafasında dönen dolapları eğlenceli bulan tek çocuğuydum; aynı zamanda onun tarafından fark edilmenin en iyi yolunun bu olduğunu düşünüyordum. ne olursa olsun, bu özel zamanların tadını doyasıya çıkarıyordum; benim üzerinde düşünmemi istediği meseleleri kavrayabilmek için elimden geleni yapıyordum. erkek gibi bir kız olmak, başka kapıları da açıyordu. oğlanların strateji, entrika ve güçten oluşan küçük erkek dünyasında onlarla rekabet edebiliyordum. kıyasıya dövüşmeyi, ağız dolusu küfretmeyi, tornavida ve baltayı ustalıkla kullanmayı, çim biçme makinesini çalıştırmayı, kovboy, kızılderili ve hırsız-polis oyunları oynamayı öğrenmiştim; oyun oynarken hiç ölmüyordum üstelik. ben bunları yaparken, tek kızının yardımı olmaksızın yemek hazırlamakta olan annem mutfak penceresinden beni izliyordu. genç kızlık dönemimden yetişkinliğe kadar annem hep aynı şeyi söyleyerek yakındı: "neden sen de normal bir kız/kadın olamıyorsun?" büyüdüğümde onunla kadınsı zevkleri paylaşmak yerine sırtımı dönüp dışarıda oğlanların acımasız, erkeklerin sert olduğu "gerçek dünyaya" katılmam onu ne kadar üzmüştü kimbilir.

    bu 1950'lerin dünyasında cinsiyet ayrımı öngörülebilen ve kabul edilen bir şeydi. erkekler belli şeyleri, kadınlar belli şeyleri yapıyorlardı. bu şeyler ender olarak karşı taraftan bekleniyor, sorumluluk sınırları nadiren ihlal ediliyordu. batılı kadınlar için kadın işi annelerin çocuk doğurmaları, evlerine ve ailelerine bakmaları, gönüllü işler ve el işleri yapmaları anlamına geliyordu. erkek işi ise babaların evin dışında işlerde çalışmaları, para kazanmaları, ailede, toplumda ve ülkede baskın konumda olmaları demekti. babalar kesinlikle, gözle görülür biçimde önemliydiler. onlar güç, etki ve tüm dünya üzerinde yetki sahibiydiler. kuşkusuz, hayatımda önemli olduğunu düşündüğüm hemen her konuda tüm kararları erkeklerin verdiğini yaşayarak görüyordum.

    bütün gençler gibi ben de her şeye karşı son derece duyarlıydım ve erkeklerin yaptığı her şeye büyük önem verildiğini fark etmiştim. 1950'lerde benim yaşımda ve konumumda olan milyonlarca dişi gibi, ben de okuldaki öğretmenler, müdürler ya da diğer yetişkinler tarafından, içinde bulunduğum kültürün bana uygun gördüğü rolleri ve işlevleri benimseye yönlendiriliyor, hatta buna zorlanıyordum. ancak boyun eğmeye yanaşmayan diğer birçok genç kadın gibi, ben de adı kötüye çıkmış 1960'lara isyan ederek girdim. benim kültürümde yoksul, sindirilmiş, hizmetçi, köle ya da ikinci sınıf vatandaş olmak kadın işi olarak kabul ediliyorsa, ben bu işte yoktum. hayatımın o noktasında, geleneksel kadın işinin hiçbir anlam ve değerinin olmadığını ve hileli zarların cinsiyet ayrımı sınırını aşarak devletin ya da endüstrinin her aşamasında karar alma sürecine katılanların aleyhine atıldığını anladım.

    1940'larda doğan kızlar olarak, kadın bağımsızlığı hareketi denen eylemi biz başlattık. başlangıçta "özgürlükçü kadın" olmak çok eğlenceliydi. bu bize erkeklerin kadınları kendi "erkek dünyalarının" sınırları içine hapsetmek ve orada tutmak için tasarladıkları kuralları, sosyal ve kültürel değerleri yıkma hakkını veriyordu. bu eylemler benim fark edilme konusundaki ciddi açlığımı bastırma ve üniversite mezunu olduğum, üstelik bir lise öğretmeni olarak güvenli bir işte çalıştığım halde, bunların hiçbirine sahip olmayan erkek kardeşimden arabasını ödünç istemek zorunda kaldığım için duyduğum öfkeyi dindirme konusunda önemli rol oynuyordu. sutyenlerimizi yakıyor, etek, ince çorap ve yüksek topuklu ayakkabı yerine pantolon giyerek her şeye meydan okurcasına uygun adım yürüyor, sadece erkeklerin girebildiği barları basıyor, üniversitedeki seçimlerde, genel seçimlerde ağırlığımızı koyuyor, durmaksızın eşitlik talep ediyorduk. batı toplumundaki kadınların yapısal ve kurumsal açıdan ne kadar ikincil durumda olduklarını gerçekten anlamamız bundan epey sonra oldu. o sırada ben evlenmiş, boşanmış ve kendim de anne olmuştum. yalnız bir anneydim; kendi küçük evimin reisiydim; ancak ben de çocuğumun yaşamından ve büyümesinden, iş dünyasında rekabet ettiğim babalar ve gönüllü işlerde çalışıp el işleri yapan anneler kadar sorumluydum.

    anneliği oldukça kolay ve doğal yaşadım ve bunun benim içinde bulunduğum toplumda ya da kültürde eşitliği yaratma yolculuğuma zarar vermesine izin vermedim. yaşadığım zorlu çocukluk bana ince bir zekâ, sivri bir dil, etkileyici bir fiziksel üstünlük ve seçtiğim iş ne olursa olsun üstesinden gelme becerisiyle hayatını sürdürebilme içgüdüsü kazandırmıştı. bu kişiliğin altında, öğretmenlerden, vaizlerden, misyonerlerden oluşan kuşakların getirdiği ve beni adalet, insan eşitliği ve korumacılık alanlarında çalışmaya özendiren aileden gelme bir kalıtım vardı. feminist harekete katılımım bu amaca uyuyordu, ama yeterli değildi. yetişkin erkeklerde tutum değişikliği yaratmak, uygulama açısından asla doyurucu gelmiyordu. ben, gelecek kuşağın beyinlerini şekillendirmek, düşüncelerini yapılandırmak istiyordum. sanki kadın, erkek cinsinin uzantısıymışçasına, havva'nın sırf erkeğe hizmet etmek, ona zevk sunmak için adem'in kaburgasından yaratıldığını anlatan dinsel öykünün sonucu olan kültürel tutumun son bulduğunu görmek istiyordum.

    benim düşünceme göre, bu ancak altmışlı yıllarda ortaya çıkan sosyal, politik ve ekonomik meselelere yönelik eşit derecede geçerli ancak özgün bir kadın bakış açısı geliştirerek mümkün olabilirdi. özel yaşantımda bu benim kendi çocuğumun ve mağdur durumda bulunan olabildiğince çok sayıda çocuğun sorumluluğunu üstlenmem anlamına geliyordu. yirmi dört yaşındayken, iki yaşındaki kendi oğlumdan başka üç yoldan çıkmış genç "kızım" vardı. otuz dört yaşıma geldiğimde, her iki cinsten toplam on bir yeniyetmenin koruyucu annesiydim. şimdi bile, yıllar sonra, artık bir genç kız olan kendi kızımın yanı sıra yedi genç delikanlı benim gözetimim ve korumam altında.

    kaynak: h. r. bell, erkek işi // kadın işi: dünyanın en eski kültüründe cinsiyetin tinsel rolü, sf.15-20, epsilon yay., istanbul 2003.
    http://farm3.static.flickr.com/…55_10fbb0fb87_o.jpg

    ***
  • zat-ı şahane sema bulutsuz'un "alkestis: kadına ölüm yaraşır" başlıklı bildirisinden* okuyalım:

    "aristoteles, kızların adet görmesini de hayvanların kanına benzetmişti. atina'da üreme işlevleriyle, kurban hayvanlarının kanının akıtıldığı çanak için kullanılan terimin aynı olması da ilginç: amnion sıvısı ve amnion. keuls, evlilik törenlerinde kullanılan ince uzun maşrapaların (loutrophoros), aynı zamanda cenazelerde ve mezar taşlarında ve özellikle de evlenmeden ölen kızlar için kullanıldığını belirtir. evlenmemiş kızların ölümü, 'hades'le evlilik' olarak nitelenir (ibid., 131) ayrıca vazolarda ölen kadınların gelin olarak gösterildiği imgelerin yaygınlığı, gelin olmakla ölü olmanın yakın anlamlara geldiğini ortaya koyar (ibid., 132).

    atina'da kadın düşmanlığının bir parçası olarak, bir erkeğin karısının ölümüne ancak sevinebileceği yolunda incilerin güldürülerde de bolca kullanıldığını düşünürsek, admetos'un karım ölüyor diye ağlaması, kendi başına bir güldürü öğesi olabilir. hipponax, fragment 68'de şöyle der: 'bir erkeğin bir kadınla yaşamında iki mutlu gün vardır. evlendiği gün ve kadını gömdüğü gün' (ibid., 128). oyun yazarı pherecrates de, 'karısının ölümüne ağlayan aptaldır, ne şanslı olduğunun farkında değildir' buyurur (ibid., 130).

    atinalı erkekler açısından evlilik, her an yanlış adım atabilecek, kilitli kapılar ardında tutulmazsa önüne gelenle yatabilecek, altı yaşın üzerindeki erkek çocukların bile yanlarında bulunması, erkek çocuğun büyümesini olumsuz etkileyecek kadınlarla zorunlu, ama nefret edilesi bir ilişki. bu kurumun kadınlar açısından ne anlama geldiğini euripides 'yeryüzünün en bahtsızı kadınlar' diye başlayan uzun konuşmasında medeia'ya söyletmişti. alkestis'te ise kendini feda etmeye teşvik edilen kadın, bu ideolojiyi içselleştirip ölünce herkes rahatsız olur. en ideali, perikles'in istediği 'hakkınızda kimse ne iyi, ne kötü söz duymasın' durumu, yani yokmuş gibi yapmak, ya da admetos'un belirttiği gibi yaşayan ölü olmaktır. euripides'in en iyi kadını alkestis de, en kötü kadını medeia da ölerek ya da öldürerek çıkabilir yazgısının dışına. alkestis'i, aineas için canına kıyan dido'yla karşılaştıran ve kadın kahramanların kendi ölümlerine karar verirken etken olduklarına, yani özne konumuna geldiklerine dikkat çeken vassiliki panoussi'nin (panoussi 416) izinden gidersek, kadını simgesel ya da gerçek anlamda ölmek zorunda bırakan erkek egemen düzenin, kadına tanıdığı tek özneleşme olanağının ölüm olduğunu söyleyebiliriz. keuls, yaşarken resmi belgelerde bile 'falancanın kızı' olarak anılan kadının, ölümüyle bir ada kavuştuğunu ve mezar taşlarında ölen kadınların isminin bulunduğuna dikkat çeker. kocası için ölmek, alkestis'i birey yapabilecek, admetos ve kendi hanesi üzerinde söz sahibi kılacak tek yoldur ve alkestis bunu sonuna kadar kullanır. ev artık admetos'un değil, hanesi uğruna ölen alkestis'indir ve admetos da bunu kabul etmek zorunda kalır (ibid., 417).

    meşru çocuk üretmekten başka bir işe yaramayan evlilik kurumu, bugün de ne erkekleri ne kadınları mutlu ediyor. kadına bugün de ölmek yaraşıyor. en az atina'nın konukseverlik geleneği kadar güzel geleneklerimizden 'namus cinayeti', kendisinden söz eden ya da ettiren kadının katlini vacip kılıyor. ve kendisinden söz ettirmemek için, önce kendisinden söz edemeyen bir suskun kızlar ve kadınlar ordusu yaratmak bizim kültürümüzün de temelini oluşturuyor. biz de onlara kadın oldukları için kendilerinden nefret etmeyi öğretiyoruz. tecavüze uğrayan ya da yaşlı adamlara yabancılık etmek üzere ödünç verilen kadın bedenlerini gerektiğinde yok edecek kudret, öldürebilecekleri en az bir anaları ya da kız kardeşleri olan babalarla oğulların damarlarındaki asil kanda mevcut bulunuyor."

    * klasik filoloji seminerleri iv (ist. üniv. edeb. fak. lat. dil. ve kül.), sf.51-52, aralık 2008.
10 entry daha