şükela:  tümü | bugün
  • bir erkeği adım adım bitiş noktasına götüren basamaklardan bir tanesidir kadınlara hak ettiklerinden fazla değer vermek. ve aslında bunda kadınların en ufak bir suçu bile yoktur itiraf etmek gerekirse. her ne kadar itirafımızı yapmış olsak bile (yoksa itiraf com muydu bunu yazmam gereken yer?) bu, sözlük bünyesindeki okur/yazar kadınlarımıza yetmeyecek ve muhtemelen bu yazıyı okuyan fettan kadınlarımız hedef tahtasının tam ortasına dikeceklerdir beni başlığın agresifliğine aldanarak.

    ama kazın ayağı öyle değil hanımlar. hata bizlerde maalesef. evet; hata, biz saf ve aptal erkek çocuklarında (erkekler büyümez, sadece yaşlanırlar efendim fiziki olarak. içlerindeki çocuk hiç ama hiç ölmez...). biz ki, bir kadını sevdik mi hesapsızca seven yaratıklarız. biz ki, içimizdeki duyguları kararında frenleyemeyen insancıklarız. biz hoşlanmayız, biz elektrik almayız efendim. biz ya sikmek isteriz, ya da ölene kadar sevmek...

    ben biraz fazla duygusal bir erkek olmalıyım ki, pek sikişte sokuşta gözüm yoktur (yalan). şıpsevdiyim demek istemiyorum, ama çabuk kapılırım bir kadına*. ve her ne kadar amacım ilk başta cima etmek gibi görünse de, kaptırdım mı tam kaptırırım gönlümü. belki aşık olmuyorumdur bilinmez ama, az aç karnına sek votka içmemişimdir "ah ulan neriman yaktın beni!" diye diye...

    hiç unutmam. henüz 20. yüzyılın içinde olduğumuz senelerden bir tanesi. aşk acısından kendisini yeni sıyırmış bir radiyogafa evde kapalı vaziyette; kafayı da sıyırmamak için biraz sosyalleşmeye karar verir. velhasılı kelam bu aşk acısının sonucu olarak işsiz güçsüz gezmekte olan radiyogafa hafta içinde pek yapacak birşey bulamaz kendine. alır kitabını ve gider istiklal caddesinde bir kahvehaneye(yeni nesil cafe diyor ama kahve içilecek yer olarak kahvehane kelimesi daha doğru geliyor bana nedense). mekan ahşap zemin kaplamaları ve çaldığı hoş müziklerle güzel bir işletme. hafta içleri öğleden sonra ne çok boş ne de çok dolu... garip radiyo, öğlen 1 gibi yatağından kalktıktan sonra gidiyor istiklale, içiyor ucuzundan bir mercimek çorbası ve huzuru bulmaya bahsi geçen kahvehaneye gidiyor bir zaman sonra hemen hergün. şimdi sizi kandırmış olmayayım, kitap okuma aşkıyla oraya hergün gidiyormuşum gibi... he elbet ilk günler amacım sessiz sakin kitabımı okuyup kahvemi içmek; lakin bir kaç gün sonra amacım kitap okumaktan sapıyor... o zamanlarda türkiye'de pek de yaygın olmayan bir durum söz konusu bu güzide mekanda. garsonlarımız oldukça nadide hanımefendiler ve elleri yüzleri oldukça düzgün bu hanım arkadaşlarımızın. elbet hanım arkadaşlarımızdan birine benim gönlümü kaptırışımın sebebi elinin yüzünün düzgünlüğü değil temelde:

    170 cm boylarında, uzun, beline kadar sarı saçlarıyla tipik bir muhacirdi hande. iri gözleri ışığın gelişine göre bazen cam mavisi, bazen de açık yeşil olurdu. bilinmez gülümsemesinin sebebi, belki her müşteriyedir o tebessümler ama bana da denk gelirdi işte bir şekilde. ne zaman kapıdan girsem, gün doğardı yüzünde (ya da dediğim gibi bana öyle gelirdi).

    ben genelde bebek surat severim, ama hande bebek suratlı değildi. yüzündeki her detayı tek tek ele alsanız ve üstünde konuşsanız, duyan çirkin bir kadından söz ettiğinizi sanır. ama değil. kesinlikle muhteşem bir yüzü vardı handenin. uzun-sivri bir çene, çıkık elmacık kemikleri ve yine hafif uzun-kemerli bir burun. ama nasıl oluyorsa bu uzuvların bir araya gelmesi ve o ince dudaklarıyla gülümsemesiyle bir meleğe benzerdi hande. yaz kış demezdi. hep göbeği açık, askılı ve dar bluzların altında yine düşük belli, dar kotlar giyerdi ki o zamanlar daha moda bile değildi o tarz giyim. kendine has bir havası vardı hande'nin. kesinlikle her erkeğin "benim" diyeceği bir kadındı vesselam. ama dedim (dürüstüm bu sefer hem de)! ben onun güzelliğine değil, gülümsemesine hastaydım (aşıktım demek isterdim ama ona asla aşık olmadım)...

    bir süre sonra bir bakmışım her gün aynı şeyi yapıyorum. öğlen 13 gibi kalk, duş al, süslen püslen, giyin, git taksime, önce bir çorba iç karnını doyur, ardından yollan kahvehaneye. hemen hergün aynı... seni görünce yüzünde gün doğsun handenin, kahvenin en iyisini getirsin, ekstra ilgilensin seninle. arada kısa muhabbetler et. akşam 18 gibi hande'nin mesaisi bitince o çıksın önce. ardından da sen çık... ilk zamanlar o gittikten sonra ben de o kahvehaneden çıkar ve eve giderdim. sonra zamanla farkettim aslında o kahvehanede bulunmamın tek sebebi "o", ve ben sadece o'nun çalışmasını seyrediyorum gün boyu çaktırmadan kaçamak bakışlarla. dikkatli seyretmezseniz radiyo'yu, kafasını kitabına gömmüş bir tip! ama gel gör ki durum farklı. radiyo çok kısa bakışlarla daimi olarak kahvehaneyi kesmekte. kahvehaneyi o çok hızlı kesişlerinde handenin mekandaki çoğrafi konumunu iyi bildiğinden gözleri boş boş aramıyor hedefini. direk kısa bir bakış ne yapıyor diye. hande bile farkında değil bu gözetlemenin. bazı gün oluyor sapın teki geliyor. çok samimi hande'yle. hande hemen sarılıyor misafirine. hesap falan da almıyor. çok sıcak sarılıyorlar. bazen aklıma geliyor "ulan yoksa" mı diye. ama değil herhalde diye avutuyorum kendimi. herif pek bir kelli felli. insan sevdiceğini garson olarak çalıştırmaz bu kadar parası varsa şayet. yok diyorum. çocuk kesin asılıyor handeye. pek bozuntuya vermiyorum...

    neredeyse bir mevsim geçti, ben hala kahvehanede aynı masada, artık okumaktan alim olmuşum ama tık yok vesselam. bir gün jeton düşüyor bende... "neden takip etmiyorum ulan kızı?" diyorum. aylardır kek gibi iç kahveni, öde hesabını, kes kızı, sonra da eve git zıbar yat uyu... "hayat mı ulan bu?" diyorum ve ertesi gün 17:50 de terkediyorum mekanı. az film izlememişiz demek ki. hemen istiklalden yukarı çıkıp ara bir sokakta beklemeye başlıyorum handeyi. amacım belli. hangi otobüse biniyor? nerede oturuyor? evine kadar takip edecem. apartman ziline bakıp soyadını, telefon numarasını, yedi ceddini öğrenecem. kontrolü kaybetmişim artık. soğuk bir aralık günü. ellerde eldiven yok... kirayı zor ödeyen radiyo, gitmiş kahvehaneye hergün hesap ödüyor... akşam simit yiyip su içiyor, ama yine de kahvesini içmeye o mekana gidiyor...

    aralık demiştik ya. o sene de pek bir soğuk istanbul... soğuk kesiyor adeta ellerimi. ama umurumda bile değil ellerimdeki soğuk çatlakları. önemli olan hande'nin görmemesi. sabırsızca bekliyor ve korkuyorum diğer bir yandan: ya istiklalden yukarı çıkarken beni farkederse? ya takip ettiğimi anlarsa? bir an için panik oluyorum. "dur ulan" diyorum kendime! ama sonra aklıma geliyor. istanbul'un en işlek yaya trafiği, ben de gayet doğal olarak yukarı yürüyorum diğer onbinlerce insan gibi. yakıyorum bir kısa samsun, devam ediyorum beklemeye. sigara bitiyor ama hande yok. bu kız her akşam saat tam 6 da kahvehaneden çıkar ve istiklalden yukarı yürür. acep gözümden mi kaçtı diye panik oluyorum ama kendimden çok eminim. sigarayı bile bakmadan yakmışım. gözüm hep caddede. hande'nin beline kadar inen sarı saçlarını kaçırmam imkansız gözümden. panik olmak ya da olmamak... kahvehaneden 100 metre kadar uzakta olduğumu farkediyorum. belki de aradaki sokaklardan birinden gitmiştir diyorum ve son bir umutla kahvehaneye doğru yürümeye karar veriyorum. tam o sırada, şimdi adını hatırlayamadığım, araç trafiğine istiklal caddesini dik keserek müsade eden sokaklardan birinde beklerken görüyorum hande'yi. o da beni görüyor, gülümsüyor hatta elinde sigarası, ama görmezden geliyorum nedense. aslında aylardır beklediğim fırsat bu belki de. ayak üstü iki sıcak muhabbet. ama görmezden geldim bir kere dönüş yok. 20 metre daha yürüyor ve bir paket sigara alıyorum köşedeki tekel bayiinden. para üstünü alıp arkamı döndüğümde başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. kalantor abinin son model alman arabasına biniyor hande... yüreğim tam ortasından çatlıyor, ikiye bölünüyor. yüreğimin bölünen bir yanı diyor ki: "olm radiyo, belki arkadaşlardır, herif arabasıyla alıp bir yere götürüyordur; hemen yanlış anlama olan biteni. bi sabret!.."... ama diğer taraf nafile, kulağımdaki walkman'de radiohead'in clean soundları yankılanıyor... o zaman creep şarkısı var mıydı ya da o an gerçekten radiohead mi dinliyordum bilmiyorum ama yüreğimin clean soundları distortiona dönüşmek üzere... o kadar hızlı ve sert adımlarla yürüyorum ki eve, ter içinde kalmışım. baba yadigarı bir şişe votka var evde. buzsuz, sek, su gibi bardağa doldurup doldurup içiyorum...

    o gece ne kadar hırslanmışım hatırlamıyorum açıkçası. o geceden bana yadigar tek hatıra hande'yi düşünerek çılgınlar gibi masturbasyon yaptığım (ki o güne kadar hiç hande'yi düşünüp masturbasyon yapmamıştım) ve sızana kadar votka içtiğim...

    ertesi gün yataktan kalkamadım alkol marifetiyle. tüm gün hasta yattım yatağımda, yataktan da çıkmak istemedim açıkçası. ama merakım hasta halime üstün geldi bir ertesi gün. hiç bir şey olmamış gibi tekrar gittim o kahvehaneye. 17:50 de yine terk ettim mekanı. yine aynı sahne. ve müteakip günler.... hep aynı, hep aynı... ayağım kesildi bir süre sonra o kahveden... gitmedim, çıkmadım yine evden. bir süre sonra duydum. evlenmiş hande o züppeyle... ne zaman uzun sarı saçlar görsem hala aklımda o güneş gibi gülümseme, ve boğazımda oturmuş koskoca bir yumruk var hala...

    kıssadan hisse: "ulan radiyo, ne alakası var şimdi bu hikayenin, kadınlara hakkettiklerinden fazla değer vermekle" diye soracaksınız elbet. sözüm siz kadınlara değil ey sabırlı okuyucularım. sözüm biz mazlum erkeklere: ey hemcinslerim! bizler ki, hesapsızca seven, kadınlara değer veren varlıklarız. lakin çoğu aşkımızın sonu hep hüsran... sorarsanız ki "ey radiyo nedendir?" diye alın size el cevap: kendi kendimize gelin güvey olmamızdandır hep bu hüsran. demiş ya nazım: "sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmek zorunda değil ki?" diye. kadın sana bir şey hissetmiyorsa, nedendir bu ısrarın a be garip radiyom, nedendir***? sevin kadınlarınızı, değer verin hesapsızca elbet; ama karşılık da bekleyin. sevin ama sevilin de; yoksa nice aç karnına votkalar müstehaktır size*...
  • bunu duyduğunda hafize teyze; dert etmeyin onlarda size aynı şeyi yapar dedi oğullarına.
  • - bu kaça ?
    - 5 büyükbaş 20 küçük baş...
    - e sen kadınlara hakettiklerinden fazla değer veriyorsun, gelişi ne ki sana?
    - 9 ay.
  • uyuşturucu temin etmek için sevgilisini, karısını filan satanların kalan akıllarından geçen düşüncedir belki de.
    "eroinim olmasa(n) seni boşardım..."
  • basligin ilk entrysine istinaden:
    bir milleti adim adim bitis noktasina götüren basamaklardan bir tanesidir.

    (bkz: tansu ciller)
  • eger becerebilen varsa...bariz kaziklanmaktir.
  • kadin erkek olması farketmez. kime verilirse verilsin,hakettiginden fazla verilen değerin donusu muhtemelen aci olacaktir.
  • kısaca;

    (bkz: mallık)

    (niye yapıyorsunuz böyle şeyler anlamıyorum. sonra kıymeti bilinmesi gerekenlerin kıymetini bilmiyorsunuz. sonra kadınlar neden ağzımıza sıçıyor.. bundan işte **********) *