şükela:  tümü | bugün
  • cezaevinde icat edildiği iddia olunan müzik aletidir.

    söz konusu iddiayı gazeteci ve yazar ahmet altan cezaevinden tahliye olduktan sonra ilk yazısında ortaya atmış.

    iddia büyük olunca insan düşünüyor tabi, çaresizlik ve sanat birleşince acaba çare mi oluyor diye.

    birde ahmet altan "hapishanede bir haksızlığımın kurbanıyken, dışarı çıktığında büyük bir haksızlığın suç ortağı oluyorsun." demiş. onu elbette anlamamız zor ama bence ziyadesiyle kendisine haksızlık ediyor. tahliye oldu diye kendini suçlu hissetmemeli, o tahliye olmasa kağıttan flüt olduğunu nereden bilecektik değil mi?
  • ahmet altan'ın cezaevinden tahliye olmasından sonra yazdığı ilk makale. ayrıca bu makalenin ingilizce çevirisi 10 kasım 2019 tarihli the observer gazetesinde yayımlanmıştır

    kağıttan flüt

    dünyadaki en korkunç şey, senin kaderini elinde tutan bir adamın dehşet verici gücüyle karşılaşmaktır. seni öldürebilir, seni hapsedebilir, seni sürgüne gönderebilir ya da seni özgür bırakabilir. böyle birinin seni hapsetmesiyle serbest bırakması, sonuçları çok farklı olsa da, aynı ölçüde ezicidir. çünkü senin hiç söz hakkın yoktur. bunu yapabilen insanlar genellikle bir cüppe giyer ve yüksek bir kürsüde otururlar. onlara yargıç denir.

    bir insanın böylesine insanüstü bir güce sahip olmasının tek bağışlanacak yanı, bunu haklı bir şekilde kullanması olabilir ancak.

    peki, böyle bir güç, haklılığa hiç aldırmazsa ne olacak?

    hemingway’in silahlara veda kitabında italyan ordusunun bozguna uğradığı bir dönemde, bir mağarada askerleri yargılayan askerî yargıçları anlattığı bir sahne vardır, verdikleri kararın kendi kaderlerini asla etkilemeyeceğine emin bir aldırmazlıkla, her kararda şapkalarını giyip, selam vererek insanları ölüme mahkûm ederler. rock hudson’la vittorio de sica’nın oynadığı filmde de bu sahne müthiştir. kararlarını verir ve insanları idam mangasının önüne gönderirler.

    epeyce uzun süren bir hapislik döneminde çeşitli defalar yargıç karşısına çıktım, anlattıklarımı dinlemediler bile, ben suçsuzluğumu anlatan kanıtları sıraladıkça, onlar aynı suçlamaları sanki ben hiç konuşmamışım, hiçbir şey söylememişim gibi tekrarladılar. önce beni müebbete mahkûm ettiler, sonra on buçuk yıla mahkûm oldum ve beni tahliye ettiler.

    bu yazıyı yazarken, tahliyeme savcının itirazı sonucunda bir yargıcın vereceği yeni kararı bekliyorum, yeniden hapse de atabilirler.

    ben hem müebbet hapse mahkûm olduğumu hem de tahliye olduğumu aynı yargıcın ağzından farklı zamanlarda duydum. tahliye edilmek de beni müebbete mahkûm olmak kadar bunalttı çünkü hakkımda bir karar verme yetkisine sahip olmaması gereken birileri tarafından serbest bırakıldığımı biliyordum.

    ben hapisten çıktım ama binlerce masum insan hapiste kaldı.

    o demir parmaklıklar ve kalın duvarlar cangılından çıktığımda ardımda çaresiz insanlar bıraktım.

    üç yıldan fazla bir zaman küçük bir hücrede iki mahkûmla birlikte kaldım, hiçbir suçları yoktu, söylediklerini kimse dinlemiyordu, defalarca suçsuz olduklarını anlatmalarına rağmen silahlara veda’daki yargıçlara benzeyen birileri tarafından mahkûm edildiler.

    aralarından biri oğlumla aynı yaştaydı, tutuklandığında yeni evlenmişti. dindardı ama aynı zamanda felsefeye ve bilimsel araştırmalara da meraklıydı.

    müthiş bir el becerisi vardı, imkânların çok kısıtlı olduğu yerde akla gelmeyen malzemelerden akla gelmeyecek şeyler yapardı. tuz paketlerinden dumbbell, çatallardan mandal, çay kaşıklarından cımbız yapabilirdi. hapishane yemeklerine değişik malzemeler katarak yepyeni yemekler icat ederdi. adı selman’dı. şikâyet etmenin, tanrının çizdiği kadere karşı gelmek olduğunu düşünür ve asla şikâyet etmezdi.

    çeşitli nedenlerden dolayı hiç ziyaretçisi yoktu.

    bundan da şikâyet etmezdi.

    bir gün plastik masada yeni romanım hayat hanım’ı yazarken avludan bir müzik sesi duydum. bir flüt sesi. avluya çıktım. selman sırtını duvara dayamış, gözlerini kapamış elindeki flütü çalıyordu. çevredeki hücrelerde sesler kesildi. herkes bu beklenmedik müziği dinliyordu. şarkı bittiğinde müthiş bir takırtı duyuldu. çevre hücredekiler kantinden almış oldukları şekerlemeleri atıyordu bizim avluya. bu, alkış ve “(bkz: bis)” anlamına geliyordu. saatlerce çaldı selman.

    avlu kapısı kapanınca, “bu flütü nereden buldun” dedim. takvim kartonlarından yapmıştı. elinde bir mezura olmadığı için deliklerin aralıklarını parmak hesabıyla belirlemiş, plastik bir soda şişesinin ağzını kesip flüte ağızlık olarak takmıştı.

    yeryüzünde hiçbir müzik aletinden duyulamayacak bir ses çıkıyordu flütünden, çok değişik ve biraz kalınca bir sesti, çalarken neredeyse hiç nota kaçırmıyordu.

    sadece kederli türküler değildi çaldıkları, bazen eğlenceli havalar da çalıyordu ama genellikle hüzünlü bir sese kayıyordu flütü.

    benim oğlum gibiydi.

    kimsesi gelmiyordu.

    bir tek kez bile yakınmadı.

    kâğıttan bir flüt yaptı. sırtını duvara dayayıp onu çaldı.

    bir geceyarı hapishaneden çıktığımda bana ne hissettiğimi sordular, özgürlüğüne yıllar sonra kavuşan birinin sevindiğini duymak istiyorlardı, biraz üzgün olduğumu söyledim.

    binlerce masumu ve kâğıt flütüyle selman’ı o duvarların ardında bırakmıştım.

    suçsuz olduklarını biliyordum ve gücüm onları kurtarmaya yetmiyordu, kimse onların anlattıklarını dinlemiyordu. sadece yargıçlar değil neredeyse toplumun çok büyük bir kısmı, mağarada idam cezası veren o aldırmaz adamlara dönüşmüştü. kasketlerini giyiyor, bir selam veriyor, idam mangasının önüne gönderiyor ve yeni kurbanlarına dönüyorlardı.

    o mağarayı gördükten, masum mahkûmların çektiklerine tanıklık ettikten ve kâğıttan flütü dinledikten sonra o hapishaneden çok mutlu çıkmak mümkün değil. insan kendini bir büyük suçun yardakçısı gibi hissediyor. hapishanede bir haksızlığımın kurbanıyken, dışarı çıktığında büyük bir haksızlığın suç ortağı oluyorsun.

    dünyadaki en korkunç şeyin senin kaderin hakkında karar verme gücüne sahip olan biriyle karşılaşmak olduğunu biliyorum, böyle bir güce sahip olanın senin hiçbir söylediğine aldırmamasının nasıl azap verdiğini, insanı nasıl aşağıladığını da biliyorum.

    kâğıttan bir flütten nasıl bir ses çıktığını, dinmemiş bir özlemi nasıl dile getirdiğini de biliyorum.

    yeniden tutuklanma ihtimalim olduğunu da biliyorum.

    ama selman için tutuklanmak bir ihtimal değil, o zaten tutuklu.

    ve benim oğlumla yaşıt, tuzdan dumbbell, kâğıttan flüt yapıyor.

    gelen kimsesi yok.

    hiç şikâyet etmiyor.

    sadece sırtını duvara dayayıp, flütünü çalıyor.

    https://t24.com.tr/k24/yazi/kagit-flut,2455
  • ahmet altan'ın makalesinde geçen, "bir mağarada askerleri yargılayan askerî yargıçlar" nasıl da ergenekon ve balyoz davalarında şerefli subayları yalandan yargılayan fetöcü hakimlere benziyor değil mi?

    vatan için canını ortaya koymuş o şerefli subaylar aylarca savunma yaptı, sayfalar dolusu delil ortaya koydular ama onları dinlemeyi hiç düşünmeyen fetöcü hakimler, microsoft'ta fontu bulunmayan word belgelerinden infaza girişti. bu infazların en büyük destekçisi de o dönemde medya tetikçiliği yapan ahmet altan'dı.

    evet ahmet altan da dahil, her bireyin eşit ve adil yargılanması taraftarıyım. ama ahmet altan gibi bir dönem göz göre göre tetikçilik yapmış birinin, adil yargılanma talebinin satır aralarına göz yaşları serpiştirerek sempati puanı toplamaya çalışması bana gülünç geliyor. hatta trajikomik, zavallıca.

    ergenekon davasının kararı canlı yayında tüm kanallarda açıklanırken, 200 yıl-300 yıl ceza açıklanan subayların ve gazetecilerin ailelerinin ne hissettiğini acaba anlamış mıdır diye bazen düşünüyorum. kendinden başka hiç kimseyi düşünmeyen biri için fazla iyimser bir soru bu belki de..
  • ahmet altan’ın cezaevinden çıktıktan sonra yazdığı ilk köşe yazısı
    silahlara veda isimli filmdeki yargıçlardan bahsediyor
    https://youtu.be/_2ncndfnrou
    bahsedilen sahne bu

    şu saatlerde hakkında tekrar yakalama kararı çıkartıldı
  • zamanında birçok insanın suçsuz yere cezaevine atılmasına neden olan ''imzasız şikayet dilekçeleri'' ve uydurma delilleri içeren kağıtlardan da flüt yapılsın ve bu adama dinletilsin içerde..
  • yazısında ağladığı noktalar olan; bana ve hücre arkadaşım selman'a yazık ediliyor, kimse bizi dinlemiyor, flüt ajitasyonu dışında, en azından deseydin ki ben hıyarlık ettim, hata yaptım, adaletsizliğe çanak tuttum, ortaklık ettim.

    herkes için eşit ve zamanında adalet, kimsenin oyuncağı olmadan. adaletsiz toplum anarşinin ana babasıdır.

    belki samimiyetine biraz inanırdım fakat senin derdin beni yine içeri atacaklar matmazel nasıl yırtarım demek olmuş, yırtamadın. belki yurtdışına attığın ok tutmuş ve hizmetin seni abd'n ve batı ortaklı baskı ile çıkartır,zaman göstersin fetöcü kardeşim.

    ne adilsin ne omurgalı. insanlığına gıdım inanan da senin gibi olsun.

    edit: bir üstteki giri makalenin amacını çok güzel anlatmaktadır.(bkz: selman gülen)
  • bireyler ve fikirlerin siyah ve beyazdan ibaret olduklarını sananların anlamayacakları bir yazıdır. oysa gerçek hayat grinin daniskasıdır.

    "fetöcüler kötüdür. onların söylediklerini söyleyen herkes fetöcüdür" mantığı fazla kolaycıdır. bu tiplerin de en sevdiği şey günah keçileridir. ahmet altan meselesi de bundan ibarettir.
  • bana göre açıkça suç içeren bir yazı, zira fethullah gülen'in yeğeni terör örgütü üyesi selman gülen'i yani bir nevi terör örgütünü öven bir yazı. t24 sitesi de bu yazıyı derhal kaldırmalıdır.

    ayrıca içerdeki örgüt üyelerine de selman gülen gibi başınızı dik tutun, bu günler geçecek demekte ve moral vermektedir bir nevi.
  • ne hocaymış amk. yalayan yalayana. mal misiniz nesiniz anlamiyorum ki...