şükela:  tümü | bugün
  • soren kierkegaard'nun önemli yazılarının belli konular çerçevesinde bir araya getirildiği kitabın ismi. kitaba ismini veren ve şahsi kanaatimce baya ironik ve anlamlı kisa hikaye söyledir:

    başıma harika bir şey geldi. göğün yedi kat yukarılarına çekildim. tanrılar orda saf saf dizilip oturuyorlardı. ne dilersin dedi merkür, gençlik mi, güzellik mi, güç mü, uzun bir ömür mü, en güzel bakireyi mi, yoksa sandığımızda bulunan öteki nimetlerden birini mi? sadece bir tanesini seçeceksin ama. bir an şaşırdım kaldım. sonra tanıilara şu şekilde hitap ettim: "çok saygıdeger çağdaşlar, dilegim tek şudur ki, kahkaha hep benden yana olsun."

    tanrılardan hiçbiri tek kelime etmedi; hepsi gülmeye başladı. bundan dileğimin kabul edildiği sonucuna vardım, ve tanrıların kendilerini nasil zevkli bir şekilde ifade ettiklerini keşfettim: zira ciddi bir tavırla dileğin kabul oldu demek onlara yakışmazdı.
  • okurken sık sık kitabın orasını burasını çevirip "bu kitap 1800'lerde mi yazılmış cidden?" diye emin olmaya çalıştığım sören kierkegaard eseri. genel geçer felsefi konular dışında gündelik konulara felsefi yaklaşımı da o kadar güncel ki, sözkonusu tarih 1848 mi yoksa 1984 mü diye sık sık emin olmaya çalıştım nedense...

    insanın kahkaha atmaya dair bir umudu oluyor kitaba başlarken ama kahkahalık bir durum yok sayfaların arasında, felsefenin engin girdabı çekiveriyor içine sizi.
  • "bir objenin obje olabilmesi icin oteki`ye ihtiyac vardir.fakat bu(oteki) goz degildir;goz birlestirici etmendir." diye harika otesi bir cumleyi barindiran kitap.
  • " herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vaktinin geleceğini bilmiyor musun? hayatın her zaman kendisiyle alay ettireceğini mi sanıyorsun? bundan kaçmak için gece yarısından biraz önce sıvışabileceğini mi zannediyorsun? yoksa ondan dehşete kapılmıyor musun? gerçek hayatta insanlar gördüm, öylesine uzun zamandır başkalarını kandırmışlar ki, en sonunda gerçek mizaçları ortaya çıkmaz olmuş; saklambaç oynayan insanlar gördüm, o kadar uzun zaman oynamışlar ki en sonunda delirip o ana kadar gururla sakladıkları gizli düşüncelerini iğrenç bir şekilde başkalarının gözünün içine sokmuşlardı. peki, sonunda mizacının bir çokluğa dönüşmesinden, açıkçası çok sayıda olmaktan, o mutsuz şeytaniler gibi bir lejyon oluşturmaktan ve bu şekilde bir insanda bulunan en içteki, en kutsal şeyi, kişiliğin birleştirici gücünü kaybetmiş olmaktan daha korkutucu birşey düşünebiliyor musun? doğrusu ciddi olduğu kadar dehşet verici olan o şeyle dalga geçmemelisin"
  • " ... bir iki istisna dışında arkadaşlarımın benim üzerimde belli bir etkisi olmadı. kendisi hakkında net olmayan bir hayat kaçınılmaz olarak pürüzlü bir yüzey gösterir; belli olguları ve aşikar uyumsuzluklarını göze almaktan kaçındılar; bunları daha yüksek bir anlaşmada çözmeyi deneyecek ya da bunun iç gerekliliğini algılayacak kadar benimle ilgilenmediler. bu yüzden benim hakkımda görüşleri hep tek taraflı oldu, ben de, bunun sonucu olarak onların sözlerine çok fazla ya da çok az bir ağırlık verdim. artık onların tesirinden ve yaşama alanım üzerindeki muhtemel yanıltıcı etkisinden geri çekildim. böylece bir kere daha hayatıma başka bir şekilde başlamam gereken noktada duruyorum. şimdi kendime sakin bir bakış ayarlayıp ciddi hareket etmeye başlayacağım; çünkü ancak bu şekilde, çocuğun ilk bilinçli eylemiyle kendisine "ben" demesi gibi, kendime daha derin bir anlamda "ben" diyebileceğim.

    fakat bunun için sabır gerekir, insan eker ekmez biçemez. müritlerine üç yıl suskun durmalarını emreden, bu sürenin sonunda her şeyin yoluna gireceğini söyleyen filozofun yöntemini aklımda tutacağım. insan şölene şafakta değil güneş batımında başlar. tinsel alemde de böyledir, ışığın parlayıp belirmesi ve güneşin bütün ihtişamıyla parlayıp çıkması için ilk önce biraz çalışmak gerekir. her ne kadar tanrının güneşi iyinin üstüne de kötünün üstüne doğurduğu, yağmuru haklının üzerine de haksızın üzerine de indirdiği söylense de tinsel alemde durum böyle değildir. ve zarlar atıldı - bu yolun dönüşü yok artık! bu yol kesinlikle mücadeleye götürür ama vazgeçmeyeceğim. geçmiş için yas tutmayacağım - neden yas tutayım ki? enerjiyle çalışacağım, o sırada daha da derine gittiğini unutup ne kadar gömüldüğünü hesaplamaya başlayan bataklığa saplanmış adam gibi yas tutarak zamanı boşa harcamayacağım. keşfettiğim yol üzerinde hızla yol alacağım. lut'un karısının yaptığı gibi dönüp ardıma bakmadan, yolumda karşıma çıkanları selamlayacak; fakat mücadelemizin yokuş yukarı olduğunu unutmayacağım."
  • ''iki insan aşık olup da birbirleri için yaratıldıklarını düşünmeye başladıklarında, ayrılma cesaretini gösterme vakti gelmiştir; çünkü devam ederlerse her şeyi kaybedip hiçbir şey kazanamayacaklardır. paradoks gibi gelebilir, duygu açısından öyle; fakat anlayış açısından öyle değil. bu alanda insanların kendi ruh hallerinden yararlanması özellikle gereklidir; bu ruh hallerinin yardımıyla insan bitip tükenmeyen çeşitte kombinasyonların farkına varabilir.''
  • ''hayatım çıkmaza girdi. varoluştan iğreniyorum. tatsız tuzsuz anlamsız bir şey. pierrot'tan daha aç olsaydım, insanların sunacağı açıklamaları yemeğe yeltenmezdim. insan parmağını toprağa batırıp kokusundan hangi diyarlarda olduğunu anlar- bu hiçbir şey kokmuyor- neredeyim ben? dünya denen bu şey nedir? bu kelimenin anlamı nedir? beni bunun içine kim çekti de şimdi orada bırakıp gidiyor? ben kimim? dünyaya nasıl geldim? bana neden sorulmadı, neden yolu yordamı öğretilmeden sanki bir ''ruh satıcısı''ndan alınmış gibi bir kenara itildim? gerçeklik dedikleri bu büyük müesseseye ilgim nasıl doğdu? neden ona ilgim olsun ki? bu içten gelecek bir ilgi değil mi?eğer bu işte zorla yer alacaksam, yönetici kim? ona bir şey söylemek isterim. yönetici yok mu? şikayetimi kime bildireceğim? varoluş hiç kuşkusuz bir müzakere -görüşümün dikkate alınmasını rica edebilir miyim? eğer insan dünyayı olduğu gibi kabul etmek zorundaysa, o zaman bunun ne olduğunu öğrenmek daha iyi olmaz mıydı? sahtekar nedir? sahtekarın ne olduğunu cui bono (kimin yararına) sorusu sorularak bulunacağını söylemiyor mu cicero? herkesin sormasına izin veriyorum ve herkese soruyorum kendimi ve bir kızı mutsuz yapmakla ne karım oldu? suçluluk- bu ne demektir? büyücülük mü? bir insanın nasıl suçlu olacağı belli değil midir? biri cevap verebilir mi? ''
  • yazar bu kitapta rusların bilindik atasözü olan “tembellik bütün kusurların anasıdır” önermesi alıp genişletip tavada mühürledikten sonra üzerine itina ile hazırlayıp kırmızı şarapla çektirdiği sosu gezdirirken “can sıkıntısı bütün kötülüklerin anasıdır” demiştir.

    alınız itina ile yiyiniz
  • bu kitabı okurken düşündüklerimi ve hissettiklerimi tam anlamıyla ifade edemeyeceğimden eminim, her şeyden evvel bir insan nasıl zamanlar üstü olur bunu görmek için dahi okunmalı bu kitap, 1800'lerin ortalarında yazan bir insanı okurken sanki bugün yazmış gibi hissediyorsunuz. kierkegaard'ı okudukça sartre'ı daha iyi kavrıyorum,

    --- alıntı ---

    "doğru anlaşıldığında hiç kopmayacak bağlarla birbirlerine bağlanacak beyinleri sık sık birbirinden ayıran sayısız yanlış anlamalar gözümün önünden kaybolup gittiler."

    "tecrübe sahibi insanlar bir ilkeden yola çıkmayı çok akıllıca bulurlar; ben de onların gönlü olsun diye, “bütün insanlar sıkıcıdır” ilkesiyle başlıyorum. bu konuda bana karşı çıkacak kadar sıkıcı biri yoktur herhalde. bu ilke, hareket ilkesini sağlayan “negatif”in temel şartı olan iticilik gücüne en yüksek derecede sahiptir. sadece itici değil, son derece ürkütücüdür de; ve bu ilkeyi arkasına alan kişinin keşifler yapacak sonsuz bir itme gücüne sahip olması kaçınılmazdır. zira, eğer benim ilkem doğruysa, sıkılmanın insanlık için ne kadar yıkıcı olduğunu şöyle bir düşünüp, bu temel hakikat üzerindeki yoğunlaşmanızı uygun bir şekilde ayarlayarak istediğiniz derecede modern bir momentum elde edebilirsiniz. eğer hareket gücünün kendisine zarar verme pahasına son sürat gitmek istenirse, insanın kendisine şunu söylemesi yeterlidir: sıkılmak bütün kötülüklerin anasıdır. öylesine sakin ve durağan olan sıkıntının böyle bir harekete geçirici bir güce sahip olması şaşılacak şey. sıkılmanın yarattığı etki bütünüyle sihirli bir şeydi, ne var ki çekiciliğin değil, iticiliğin getirdiği bir etki.

    sıkılmanın ne denli tahripkar olduğu çocuklarda da herkes tarafından gözlemlenir. çocuklar eğlendikleri sürece daima usludurlar. bunun doğruluğu su götürmez; çünkü bazen oynarken bile yaramazlık yaparlarsa, bunun sebebi artık sıkılmaya başlamış olmalarıdır. sıkıntı, başka bir biçimde olsa da artık devreye girmiştir. bu yüzden bir dadı seçerken sadece vakarına, dürüstlüğüne ve terbiyesine bakılmaz; aynı zamanda estetik açıdan çocukları eğlendirme becerisi de dikkate alınır; bu konuda eksikliği varsa, aranan diğer bütün özelliklere sahip olsa bile tereddütsüz işten atılır. demek ki ilke bu noktada açıkça kabul görmüş oluyor; fakat dünya işleri çok ilginçtir, alışkanlık ve sıkıntının etkisi o kadar yayılmıştır ki, estetik bilimine bu tek olayda hakkı verilir. eğer birisi karısının sıkıcı olmasından dolayı boşanmak istese, ya da görünce içi sıkıldığı için bir kralın tahttan inmesini, ya da dinlemesi sıkıcı olduğu için bir vaizin sürgüne gönderilmesini, ya da korkunç sıkıcı oldukları için bir başbakanın görevden alınmasını, bir gazetecinin müebbet hapsini istese, sonuç alamayacağını görecektir. bu yüzden de dünyanın gitgide kötüye gitmesinde, sıkıntı arttıkça kötülüklerin gitgide artmasında şaşılacak bir yan yoktur. can sıkıntısı bütün kötülüklerin anasıdır.

    bunun tarihi ta dünyanın başlangıcına dayanır. tanrılar sıkıldılar, insanı yarattılar. adem yalnızlıktan sıkılınca havva yaratıldı. o zamandan beri sıkıntı dünyaya girmiş ve nüfusa oranla artmıştır. adem tek başına sıkılıyordu; sonra adem’le havva birlikte sıkıldılar; adem’le havva ve habil’le kabil en famille ( ailecek ) sıkıldılar; sonra dünya nüfusu arttı ve halklar en masse (kitleler halinde) sıkıldı. kendilerini eğlendirmek için başı göğe değen bir kule yapma fikrine kapıldılar. bu fikrin bizatihi kendisi kulenin boyunca sıkıcıydı ve sıkılmanın nasıl üste çıktığının korkunç bir deliliydi. sonra uluslar, şimdi tıpkı insanların yurtdışına çıkmaları gibi, yeryüzüne dağıldılar, ama sıkılmaya devam ettiler. bu sıkıntının yaratacağı sonuçları bir düşünün!"

    "bütün insanlar sıkıcıdır. sıkmak kendini ve başkalarını sıkmak diye ikiye ayrılabilir. başkalarını sıkanlar ayaktakımı, yığınlar ve genel olarak bütün insanlık kafilesidir. kendilerini sıkanlar ise seçkinler, aristokratlardır; şu garip bir gerçektir ki, kendilerini sıkmayanlar genellikle başkalarını sıkarlar, kendilerini sıkanlar da başkalarını eğlendirirler. kendilerini sıkmayan insanlar genellikle şu ya da bu şekilde kendilerini son derece meşgul eden insanlardır; bu insanlar tam da bu sebepten en sıkıcı, en çekilmez olanlardır. hayvanlar aleminin bu türü, erkeğin arzusuyla kadının şehvetinin ortak meyvesi olamaz herhalde. bütün alt hayat biçimleri gibi, yüksek doğurganlık oranıyla göze çarpar ve yılmadan çoğalırlar. doğanın böyle varlıkları dünyaya getirmesi için dokuz aya ihtiyaç uyması anlaşılır gibi değil; aslında bunlardan düzinelerce çıkması beklenir. ikinci grup aristokratlar, kendilerini sıkanlardır. yukarıda değinildiği gibi, genellikle başkalarını eğlendirirler – bazen dıştan bakıldığında ayaktakımını, daha içten bakıldığında ise yeni arkadaş üyelerini. kendileri ne kadar derin sıkılırlarsa başkalarını eğlenmesine o derece güçlü hizmet ederler, hatta sıkılmalarının doruğa ulaştığı zamanlar ya sıkıntıdan ölürler (pasif yapı) ya da meraktan kendilerini vururlar (aktif yapı)."

    "iki insan aşık olup da birbirleri için yaratıldıklarını düşünmeye başladıklarında, ayrılma cesaretini gösterme vakti gelmiştir; çünkü devam ederlerse her şeyi kaybedip hiçbir şey kazanamayacaklardır. paradoks gibi gelebilir, duygu açısından öyle; fakat anlayış açısından öyle değil. bu alanda insanların kendi ruh hallerinden yararlanması özellikle gereklidir; bu ruh hallerinin yardımıyla insan bitip tükenmeyen çeşitte kombinasyonların farkına varabilir.''

    --- alıntı ---
  • aşkınlıktır.

    "bu iki aşina keman ezgisi! bu iki aşina ezgi, burada, bu saatte, sokağın ortasında. duyularımı mı kaybettim? mozart'ın müziğinin aşkından işitmez olan kulağım mı bu sesleri yaratıyor; tanrılar bana, tapınağın kapısındaki mutsuz dilenciye -duyduğu bu sesi üreten bir kulak mı verdiler? sadece iki ezgi, başka hiçbir şey duymuyorum. tıpkı ölümsüz uvertürün derin koro nağmelerinden dolup taştıkları gibi burada da sokağın gürültüsünden ve karmaşasından kendilerini sıyırıyorlar, bir vahyin bütün şaşırtıcılığıyla. -burada yakınlarda olmalı, çünkü dans müziğinin hafif melodilerini duyuyorum. -demek bu coşkuyu size borçluyum mutsuz sanatçı ikili. -birisi on yedisindeydi, yeşil kalmuk bir palto giymişti, büyük, kemik düğmeleri vardı. palto ona çok büyük geliyordu. kemanı çenesinin altına iyice dayamıştı, şapkası gözlerini kapatıyordu, eli parmaksız bir eldivende gizliydi, parmakları soğuktan kızarıp morarmıştı. öteki adam daha büyüktü; saçaktan bir şal giymişti. ikisi de kördü. küçük bir kız, herhalde rehberleri, önlerinde duruyordu, elleri atkısının altındaydı. yavaş yavaş etraflarında toplandık, bu müziğin birkaç hayranı: çantasıyla bir postacı, küçük bir çocuk, bir hizmetçi kız, birkaç amele. dayalı döşeli arabalar gürültüyle yanımızdan geçtiler, ağır arabalar ezgileri bastırdı, fakat ezgiler saniyeler sonra tekrar sıyrılıp geldiler. mutsuz sanatçı ikilisi, bu nağmelerin dünyanın bütün görkeminin somut bir örneği olduğunu biliyor musunuz? -nasıl da gizli bir vuslat anına benziyor!" (soren kierkegaard)