şükela:  tümü | bugün soru sor
  • "bir sonraki kahvede bu cehennemden çoktan kurtulmuş olacağım."

    geçmeyen günlerin birisinde, güneydoğu'da bir kışlanın ana karargah binasındaydım. sabaha karşı tuttuğum nöbetten ve hemen ertesindeki kilometrelerce koşudan sonra o kadar yorgundum ki, insanların dediklerini bile zor algılayabiliyordum. bir yudum kahveyi içmek için bir sürü şartın yerine gelmesi gerekiyordu, rütbelerin delirttiği bir sürü insanın sürekli girip çıktığı bir odaydı ve dikkatli olmak zorundaydım. astlarını ölesiye ezip üstlerinin kıçını yalayan ve diğerlerinden hiçbir farkı olmadığına emin olduğum bir muvazzaf subayın emrindeydim. beni askerlikten soğutabilirdi ama zaten soğuk gelmiştim, tek isteğim bir fincan sıcak kahveydi. tek isteğim bir fincan kahvede geleceği, evimi, rajaz çalan bilgisayarımı, yola çıkma heyecanımı ve özgürlüğümü görebilmekti. telefonların susmadığı bir zamandı, hayatta sadece bir kere yapılabilecek bir eziyetin üzerime üzerime geldiği bir andı. bir sonraki kahvede evimde olacağımı bilmek biraz iyi geldi ve kendimi "until we meet again another day" deyip uğurladım. ruhum diyarbakır'dan yükseldi, bedenim kamuflajlarının içinde geride kaldı. rajaz başka bir yerlerde çalmaya devam etti.

    günler geçti, günler bitti. benden sonra doğanlar, benden önce öldü. geçen sene asker olmayan gencecik çocuklar, şimdi şehit oldu. üzerleri bayrakla örtüldü, ateş düştüğü yeri yaktı. hafta geçmeden başka çocuklar öldü bu sefer, harici kıyafetlerini giyen subaylar acı haberi ülkenin başka köşelerindeki evlere taşıdılar. acıdan bayılmak üzere olan şehit anasının görüntüleri herkese tanıdık geldi; kimse yabancılık çekmedi. gazeteler yine benzer manşetlerle çıktı, sadece isimlerin değiştiği bir şablonları vardı belli ki. fenerbahçe'nin türkiye kupası'nı kaybetmesine kahrolan fakat aynı gün diyarbakır'a gelen şehitlere pek tepki göstermeyen bir albay, aynı gün yeni aldığı arabasını anlatmaktan başka bir şey yapmayan yarbay ve kişiliğini harbiyeye girerken bırakan bir binbaşı tüm güvenceleriyle hayatta kalırken, gidenlerin hepsi çocuk oldu. anasına söven bir astsubayın üzerine yürüdüğü için başka bir çocuk da cezaevinin yolunu tuttu. emre itaatsizlikte ısrar dediler, kimse aslında ne olduğuna bakmadı. askerliğinin bitmesine yirmi gün kala elini kıyma makinesine kaptıran bir çocuğa "kendini askerliğe elverişsiz hale getirmek"ten dava açıldı. kendi kanunları vardı ve onları uygularken bir an bile tereddüt etmediler. yapmaları gereken tek şey: çocuklarını korumaktı ama asimetrik savaşa aynı asimetriklikte cevap veremediler.

    bir sonraki kahvede evdeyim işte. kapıları ve pencereleri açınca cereyan yapıyor, bir yandan da istanbul'a gitmek için çanta hazırlıyorum. bir önceki kahvede hayal ettiğim şeyler gerçek oldu ama sonsuz bir mutlulukla dolduğumu söyleyemem. rajaz dinliyorum, "the souls of heaven" derken aklıma sadece ölen çocuklar geliyor. kağıttan duvarlı sınır karakollarında ölüme gönderilen, birinci sınıf orduevlerine harcanın paranın çok küçük bir kısmının bile fazla görüldüğü bir barakada kendilerinden yaşlı g3'leriyle tedirgin bekleyen çocukları düşünüyorum.
  • en sevdiğim içecek. tercihim her zaman espresso ama onu evde yapacak imkanım yok ayrıca bazen daha uzun soluklu bir kahve içmek istiyorum. o durumlarda da french press tercih ediyorum.

    dünyada revaçta olan 2 kahve çekirdeği vardır. arabica ve robusta. arabica daha pahalıdır. robusta daha sert bir tada sahipken arabica daha aromatiktir. pek çok büyük kahve zinciri(starbucks, gloria jeans...) -bildiğim kadarıyla- yalnızca arabica çekirdeğini kullanırlar. arabicanın yetişmesi daha zordur. çünkü hem belirli bir yükseklik ister hem de verimliliği robustaya oranla daha düşüktür, dolayısıyla da daha pahalıdır.

    kahve çekirdekleri toplanıp kavrulur ve öğütülür. işte yanlış bilinen bir şeyi tam bu noktada düzeltmek gerekir. türk kahvesi denen pudra kıvamındaki kahve, öğütülmüş kahve çekirdeğidir; ancak suda çözünebilen kahvelerdeki o tanecikler kahve çekirdeği değildir. ona granül kahve denir.

    pişirmek istediğiniz kahvenin türüne göre farklı boyutlarda çekilir(öğütülür) kavrulmuş kahve çekirdeği. türk kahvesi diye bildiğimiz ve kahve çekirdeğini hiçbir süzme işleminden geçirmeksizin suyla karıştırıp pişirdiğimiz yöntem için kavrulmuş çekirdek en ince şekilde çekilir.
    espresso makineleri için ince çekilmiş, filtre kahve mekinaları için orta çekilmiş, french press(şu cafelerde önünüze gelen, bazılarının filtre kahve dediği, üstten bastırdığınız aparatla kahveyi süzdüğünüz zımbırtı) için kalın çekimiş kahve çekirdeği kullanılır.

    americano, lungo, macchiato, latte gibi türlerin hepsi aslında birer espresso türevidir. bir de ristretto vardır ki(kısa çekim espresso diyelim) o da bir espresso türevidir bir bakıma. yani aslında espresso yapılır, sonrasındaki işlemlerle ismi değişir kahvenin. örneğin espressoya sıcak suyla yumuşatırsanız adı amerikano olur, süt köpüğüyle yumuşatırsanız adı macchiato olur, sütle yumuşatırsanız adı latte olur. bence hiç yumuşatmayın, şeker de atmayın. gerçek kahvenin tadını, keyfini öyle alırsınız ve ancak bu sayede kahve kültürünüzü, damak tadınızı geliştirip daha iyi bir espressonun peşinde koşarsınız.

    kahvenin tadını etkileyen oldukça fazla faktör vardır. en başta kaliteli bir kahve çekirdeği, doğru kavurma, doğru çekim, tazelik, doğru pişirme, iyi su kullanımı, sunum vs. gibi.
    ben kahveyle çok ilgilenmeme, kahveyi çok sevmeme rağmen elbette bir kahve gurmesi değilim ancak iyi bir espressoyla kötüsünü ayırabilir dahası ikisi arasındaki farkın nedenleriyle ilgili bir iki olası sebep sunabilirim. bizim ülkemizde kahve kültürü çok gelişmediğinden, her cafe hazır kahve çekirdeği kullandığından ve bunları da satan firmalar beli olduğundan espressolar arasındaki fark genelde kahvenin cafe içerisindeki saklanma koşullarından ya da makineyi kullanan adamın gösterdiği/göstermediği özenden kaynaklanır mesela.

    kahve üzerine daha uzun şeyler yazabilirim. daha burdayız, bol bol yazarız. kahveyi şekersiz için bana sorarsanız. en azından şekeri azaltın, sonra yavaş yavaş bırakırsınız.

    çay samimiyettir, dostluktur, sosyalliktir; kahve tutkudur, aşktır, yalnızlıktır.

    edit: bu entrynin şu an çok hükmü kalmadı. şöyle ki; 3. dalga kahve denen kahve dükkanları ile artık yepyeni demleme yöntemleri(v60, cold drip, aeropres, chemex, sifon) söz konusu. fırsat bulduğumda bu entryi daha da genişleteceğim.
  • ilginç bir hikayesi olan içecek.

    kahvenin ortaya çıkışıyla ilgili birçok söylenti olsa da en çok bilineni khaldi adındaki bir çobana ait.

    8. yüzyıl'da habeşistan kalfa'da yaşayan ve o bölgede çobanlık yaparak hayatını geçindirmeye çalışan khaldi, bir gün koyunlarında ilginç bir şey gözlemler. normal şartlar altında bir hayli uyuşuk tavırlar sergileyen, adeta canları hiçbir şey istemeyen koyunlar, bazı yemişleri yedikten sonra epey bir canlı hissetmeye başlarlar.

    khaldi, madem bu yemiş koyunlara canlılık katıyor neden ben de yemiyorum ki diye düşünür ve kendi de bu yemişlerden denemeye başlar. khaldi'nin tadım denemeleri tam da beklediği gibi bir sonuç verir ve kendini dinç hissetmeye başlar.

    bu deneyimlerden sonra khaldi, bu mucize yemişi çevresindeki insanlara da anlatır ve bu şekilde bu yemiş yaygınlaşmaya başlar. insanlar uzun yıllar boyunca bu yemişi çiğneyerek, kırarak veya yağda karıştırarak yerler.

    13. yüzyıl'da -şans eseri olduğu tahmin ediliyor- kahve çekirdeklerinin yanması sonucunda şu anda keyifle içtiğimiz kahve ortaya çıkar. bu olayın ardından da kahve, islam dünyasında hızla yaygınlaşmaya başlar.

    araplar bu içeceğe ''keyif veren madde'' anlamına gelen qahwah derler. ardından da türkçe'ye kahve olarak geçer. kahve, 15. yüzyıl'da istanbul'da yaygınlaşır. bu durum, o dönem istanbul - avrupa arasındaki ticaret yollarındaki tüccarların da dikkatini çeker ve kahve bu vesileyle avrupa'ya da girer. avrupalılar ise kahveye ''café, caffe, koffie, coffee, koffie'' şeklinde isimler koyarlar.

    işte bu güzel içecek günümüze bu şekilde gelmiştir ve severek tüketilmektedir.
  • bir süredir kahvemi kendim kavuruyorum. üç farklı yöntem denedim.

    1) air popper; mısır patlatmak için üretilmiş, mısırı sıcak hava ile patlatan cihaz.

    normalde bu cihazların sadece mısır patlatmak için kullanılması gerekiyor. zaten cihaz üreticileri de bunu özellikle vurguluyor. ancak air popper ile kahve kavurmak en az mısır patlatmak kadar güvenli. cihazın başında durmak ve kavrulma işlemine arada müdahale etmek gerekiyor.

    kahve kavurmak için kullanılacak air popper'ın dip noktasında sıcak havayı kahve çekirdeklerine iletecek deliklerin açılı tasarlanmış olması çok önemli, ki ısıya maruz kalan çekirdekler hareket etsin, aynı noktada sabit kalmasın. böylelikle denk kavrulmuş kahve edersiniz. 20-30 saniyede bir tahta kaşıkla çekirdekler karıştırılırsa süper olur.

    günümüzde üretilen air popper'lar düşük watt'la çalıştıklarından kahve çekirdeklerinin gereken ısıya ulaşamadığını, bu sebeple çekirdeklerdeki şekerin tam olarak karamelleşemediğini, dolayısıyla 1200 watt'tan az güçle çalışan cihazlarda yüksek verim alınamadığını söyleyebiliriz.

    bu yöntemle tek seferde 100 gram kahve çekirdeğini cihazın gücüne ve ürettiği ısıya bağlı olarak yaklaşık 7 dakikada kavurabilirsiniz.

    https://streamable.com/u8up

    2) tavada kavurmak.

    yeşil kahve çekirdekleri tavaya konur ve tahta kaşıkla karıştırılır. bu yöntemle kahve kavurmak yaklaşık 20 dakika kadar sürebilmekte.

    kahve çekirdekleri yaklaşık 200c ısıya ulaştığında mısır patlamasını andıran sesler duymaya başlarsınız. first crack (1c) denilen bu aşamada çekirdekteki şeker karamelleşir. kısa bir süre sonra first crack sona erer, bir kaç dakika sonra da second crack (2c) başlar. kahve çekirdeğinin cinsine göre 1c ile 2c arasında süre olmayabilir ya da bu süre çok kısa olabilir. 1c sırasında kavurma işlemini bitirirseniz light, 1c bittikten sonra medium, 2c sırasında ise dark roast elde edersiniz vs.

    kahve çekirdeklerini tavada kavurduğunuzda kavurma işleminin hangi aşamada olduğunu görsel ve işitsel olarak kolayca tespit edebilirsiniz. air popper'da ise cihazın çıkardığı gürültü ve kısıtlı görüş ile kavurma işleminin hangi noktada olduğunu tam olarak saptayamayabilirsiniz.

    vakit ve emek isteyen bu yöntemle air popper'a kıyasla daha fazla kahve çekirdeğini tek seferde kavurabilirsiniz.

    https://streamable.com/6omn

    3) kavurma makinesi.

    bu makinelerin ev için olanları air popper gibi sıcak havayla kahveyi kavuran freshroaster sr500 benzeri cihazlar, ya da behmor 1600 plus gibi drum mekanizmasını kullanan cihazlardan oluşuyor.

    drum mekanizması, kahve çekirdeklerini metal silindir içerisine yerleştirip silindiri kavurma sırasında döndürerek çekirdeklerin olabildiğince denk kavrulmasına olanak sağlıyor. bildiğim kadarıyla ticari kahve kavurma makinaları bu yöntemi kullanıyor.

    behmor 1600+ gibi ev için üretilen ve fırına benzeyen bu cihazlarla 1c ve 2c'yi tespit edebilir, çekirdeklerdeki renk değişimlerini gözlemleyebilir ve tek seferde yarım kilo kadar kahveyi kavurabilirsiniz.

    air popper ve tava yönteminin aksine, bu tip cihazlar kullanıcıya farklı ısı profilleri sunar. böylelikle her kavurma işlemini aynı sürede, aynı ısıyla gerçekleştirerek tutarlı kahve elde edebilirsiniz. örneğin, hawaii, sumatra gibi ada kahvelerini düşük ısı profiliyle, yüksek rakımlı bölgelerde üretilen sert çekirdekli kahveleri ise yüksek ısı profiliyle kavurabilirsiniz.

    https://streamable.com/tqri

    ***

    - çoğu kahve çekirdeği için, içtiğimiz kahveye lezzet katan tatları en çok orta kavrulmuşta (medium roast) hissederiz.
    - dark roast otomatik olarak sert kahve demek değildir sanılanın aksine.
    - kavrulmamış yeşil kahve çok kuru bir ortamda tutulmuyorsa 1 yıl tazeliğini (içerisindeki nemi) koruyabilir.
    - taze kavrulmuş kahve 48 saat dinlendirilmelidir. bu sürede çekirdekler yüksek oranda karbondioksit gazı salacakları için, tek yönlü çalışan (havayı sadece içeriden dışarıya veren) kaplarda tutulmalıdır.
    - kahve kavrulduktan 1 ay sonra tazeliğini kaybetmeye başlar. lezzet kaybeder, bayatlar.
    - içmek istediğimiz kahveyi nasıl demleyeceksek ona göre çekirdekleri öğütmek gerekir. örneğin bir etiyopya kahvesini french press yöntemiyle demleyip içmek istiyorsak coarse/kaba, pour over yöntemiyle içmek istiyorsak medium/orta, aeropress istiyorsak ince ögütmeliyiz.
    - herkesin damak zevki farklı. şu sıralar favorim olan kenya'nın nyeri bölgesinden çıkmış kahvelerin lezzetini en çok pour over yöntemiyle demlediğimde alıyorum. bu yöntemi diğerlerinden ayıran, demlenen kahveyi ince ve tahta bir çubukla karıştırarak (ben chop stick kullanıyorum), daha çok lezzetin çözünüp (bkz: extraction) sıcak suyla karışmasını sağlayabilmeniz.
  • uğurlu bardağına doldurduğu uğurlu kahvesiyle bilgisayarın başına çöken izinli asker, bir entry daha yazdığı takdirde toplam entry sayısının 1850 olacağını ve bundan başka bir şey yazmayacağını fark etti. tamsayılara olan düşkünlüğü onu 1850'de bırakmaya zorlamıştı, kurallara sonsuz itaat etmenin mevsimi gelmiş çatmıştı sonunda. "kahve başlığına şimdi yazarsam askerliğin nereye çıktığını nasıl yazacağım lan" diye düşündü, sikko entrylerinden bir tanesini silebilir ve onun bıraktığı boşluğa yenisini yazabilirdi. küçük ve anlamsız planlarıyla mutluydu, in the army now ardı ardına çalarken sayılı günlerini kahveyle uğurluyordu.

    bardağın beyaz kağıtta bıraktığı izlerden falına baktı, iki şehirden birisi çıkacaktı. izmir ya da ankara. türkiye genelinde yaptığı ve bilenin üç kırmızı tuborg kazanacağı ankette işaretler bu iki şehri gösteriyordu. izmir çıkarsa on kişiye toplamda otuz kırmızı tuborg alarak giderayak ciddi bir masrafa girecekti. ankara'yı ise yedi kişi söylemişti. binlerce seçenek vardı, bunlardan hangisi olacağını yarın gece öğrenip cumartesi günü saat beşte orada olacaktı.

    geçen salı antalya'dan izmir'e gidip subaylık sınavına girmişti, epey yorucu geçen bir günün gecesinde gece 12'de ankara'ya gidecek otobüsü beklerken otogarda uyuyakalmış ve saat tam 23.55'te sanki görünmeyen bir el onu uyandırmıştı. uyku sersemliğiyle otobüse doğru koşmuş ve koltuğuna yerleşir yerleşmez yeniden uyuyakalmıştı. kızıl bir güneş ankara bozkırların üstünden yükselirken uyanmış ve sabah kahvesini içmişti. askerde lazım olur diye ezberlediği binlerce şarkıdan gidip de rajaz 'ı çalmıştı. kahve ve rajaz: huzurlu bir hayatın ileri ikilisi.

    ankaray'a* inerken hemen köşede, gişelerin orada kendisinin yedi sene önceki halini, sevgilisini beklerken u2 dinleyen zayıf çocuğu gördü. strateji hatası nedeniyle sabah 5'te indiği ankara'da donmak üzereyken müzik dinliyordu 19 yaşı. duruşu çelimsizdi, kararsızlığı ve ne yapacağını bilememesi 2009'dan bile belli oluyordu. askere gidecek hali elinde zarf ile diğerinin yanından geçti, aynı noktada, aynı insanda fakat farklı zamandaydılar.

    taze asker, kızılay'a ulaşıp karanfil sokak çıkışından dost kitabevi'nin önüne ulaştı. yüzünü ankara güneşine dönüp kafasını yukarıya kaldırıp binalara baktı. artık bölgeden bölgeye değişen kimlik sahibi binalar yoktu, eksik ve ortak akıl her tarafta berbat binalar yükseltiyor ve bir kenti diğerlerinden ayırt eden tek şey şehir girişlerindeki mavi tabelada yazanlar oluyordu. zerafet yerini hıza, ustalık fabrikasyona bıraktığından beri çirkinleşiyordu her yer, anlamsız betonlar boğuyordu kent meydanlarını. ağaçlar bile rengini kaybettiğinden olsa gerek, geceleri yeşil ışıklarla aydınlatılıyordu*.

    hafif soğuk bir ankara sabahında ağzından buharlar çıkarken, ankara'ya gelme sebebi de köşeden döndü geldi. atkısı ve kapüşonuyla yünden bir tanrıça gibi gözüküyordu. kutsal kitap* indiren cebrail oydu, phaselis kentine gelirken yedi kırmızı tuborg getiren de. kaş'ta dalgalara doğru dağdan döne döne ilerlerken ve xanthos'ta kralın görkemli tahtında poaça yerken de bir aradaydılar ve ankara'da buluşmuşlardı. sarıldılar, sonra bir kez daha sarıldılar. genç adam için ankara güzeldi, ne zaman gelse birisine sarılıyor ve yaşadığı hayattan keyif alıyordu. bir elinde askeri zarf diğerinde başka bir el ile konur sokak'ta ilerledi.

    3 aralık 2009 güzel bir gündü ama hızla azalıyordu. saatler dakika gibi geçerken kendilerini en ürkütücü katedrallerden bile daha ürkütücü olan bir kızılay'daki binanın gölgesinde vedalaşırken buldular. gece olmasına rağmen binanın gölgesi tüm kızılay'ı kaplamıştı. bir daha ne zaman birbirlerini göreceklerini bilemeden ayrıldılar, belki ankara çıkardı askerin şansına. belki uzun dönem çıkardı haftasonları serbest olabileceği. karlı mevsimlerde sıcak bir el tutabileceği. bunları fazla düşünmediler, umut etmek hayal kırıklığının başlıca sebebi olabilirdi. bulutların arkasından bir yıldızın kaydığını hisseden genç, "ankara olsun" dedi.

    saatler gece yarısına yaklaşırken otogara geri dönmenin ve başka bir şehire gitmenin zamanı gelmişti. üç gece üç otogar ve tek bir aksiyon: asker uğurlamak. gencecik çocuklar askere gidiyordu ülkenin her bir noktasından. davullar zurnalar her tarafta yankılanıyor ve hayatlarında bir gün de olsa kahraman gibi yaşıyorlardı. boyunlarında türk bayrağı asılıydı, omuzlardaydılar. otobüslerin önünü kesen kalabalık son kez istiklal marşı okurken hemen herkes ağlıyordu. "bu asker gidecek geri gelecek" , "ya allah bismillah allahuekber", "apo'nun piçleri yıldıramaz bizleri"... ülke epey zorlu günlerden geçiyordu, herkes öfkeliydi. kötü niyet hakimiyetini kurmuş ve her tarafı birbirine katmıştı. bir bilinmeze giden çocukları geri dönsün diye bağırıyordu herkes. otobüse binen genç adam kalabalığa yabancı gözlerle baktı, askere gitmenin gurur duyulacak çok bir tarafı yoktu. okumanın bile zorunlu olmadığı ülkesinde askerlik mecburiyeti saçmaydı. bunları düşünmek için doğru zamanda değildi, bir hafta sonra teslim olacaktı ve itaat edecekti. sadece bu: itaat edecekti.

    adana'ya giden otobüsün beş numaralı koltuğunda uyudu, yorgundu. sabah adana'ya ulaştı, çarşıdan dedesinin evine giden yolu yürüdü. kentler yine birbirinin aynısıydı ama adana taşıt zenginliği açısından diğerlerine fark atardı. serbest dolaşan atlar, atlı arabalar, çapraz ilerleyen dolmuşlar, seyyar satıcılar ve trafikte hız yapan çocuklar. gerçekten tuhaf bir yoldu. mimari yaklaşık iki asır önce tamamen terk etmişti bölgeyi.

    dedesinin avlulu evine vardı, sabah erken uyanan nenesi ilk başta onu tanıyamadı. sahi o kadar uzun zaman geçmiş miydi? her şey aynıyken, yıllar önce köşesini kırdığı cam bile sabitken zaman bir saniye bile duraklamadan sürekli akmıştı. vahşi bir nehir gibiydi, önüne ne geliyorsa birbirine katıyor ve kimseyi sağ çıkarmıyordu. nenesi askere sarıldı, dedesi içeriden çıktı. hayatlarının son demlerine bir arada varmış insanların ellerini öperken huzurluydu. bir arada geçmiş atmış yıl ve sekiz çocuk. sekiz çocuktan on sekiz torun. bütün torunların, çocukların, gelinlerin ve damatların sevdiği iki güzel ihtiyar.

    üç gün ardı ardına otobüslerde uyuyan komando epey yorgundu. 12 saate yakın süren askerlik işlemleri ve ertesinde gelen yağmur, savunma sistemini epey hırpalamıştı. sıcak bir çorbadan sonra gözlerini kapattı, yol da olmak iyi gelmişti ama vücudu tehlike sinyalini vermişti. dinlenmesi ve aynı şehirde biraz kalması gerekiyordu. çocukluk anılarını yattığı yerden tazeledi, eski fotoğraflara bakıp iç geçirdi, herkesin fotoğrafının asılı olduğu duvardaki vesikalığını yenisiyle değiştirdi.

    adana kebabının kutsallığını defalarca test ederken bu lezzetin neden başka şehirlerde tekrarlanmadığını, gerizekalı bir ısrarla neden bulgur pilavının üzerinde getirdiklerini merak etti. abidinpaşa caddesi'nden taşköprü'ye yürüdü, nehir ve öte taraftaki barajdan her zaman korkmuştu. barajın dev kapakları suyu bıraktığı zaman çıkan sesi hatırladı, çok eskiden oralarda pikniğe giderlerdi. adana'ya akşam çökerken günübirlik turunu bitirdi, kentlerin belleği yapılan her yeni binayla zarar görüyordu. klimalar zehirli mantarlar gibi kaplıyordu cepheleri, betonarme virüsü diğer yerlerde olduğu gibi her tarafı boyayla bile kapatılamayan ölü bir griliğe mahkum ediyordu.

    adana'daki son sabahında herkesle vedalaşırken, nenesi sağ salim geri dönmesi için sürekli dua ediyordu. ellerinden öpüp kendisini havaalanına bırakacak dayısının arabasına bindiğinde onları bir daha görebilmeyi diledi. mayıs'ta yanlarına yine gelecekti, mayıs 2010'da. antalya'ya giden 08.45 uçağının 6f numaralı koltuğundan şehre son bir kez baktı ve her zaman olduğu gibi motor hırıltısı uykusunu getirdi. otobüsle 12 saatten fazla süren ve virajları nedeniyle herkesi allak bullak yol, uçakla 45 dakikada bitmişti. öğlen olmadan evine vardı. annesi "hoş geldin zaman yolcusu" diyerek karşıladı onu. odasına geçti, kendisiyle birlikte perişan olmasın diye ankara'dayken kargoyla yolladığı askeri zarfı masanın üzerinde kendisini bekliyordu. simon bolivar caddesi yazıyordu, ankara'daki güzel zamanını hatırlatıyordu. kendisini back to the future'da geçmişten mektup alan marty gibi hissetti. askere gitmeden önce, yeni aldıkları televizyonda bir bttf izlemek hiç de fena olmazdı hani. odasında dolaştı ve akşamki jübilesi için evde ne kadar vitamin verecek şey varsa içti. at gibi kişneyince, annesi diğer odadan gelip "sakin ol şampiyon" diyerek oğlunu sakinleştirdi.

    jübilesinde hat trick yapıp takımına galibiyeti getiren asker, maç sonunda herkesle helalleşmeye başlayınca içine bir şeyler oturdu. askere gitmek istemiyordu; sabah kahvaltısından sonra kahvesini içmeyi, güneşin altında oturmayı, entry yazmayı, film izlemeyi, akşam kardeşiyle pes oynamayı, antik kentlerin sessizliğini, düşünmeyi ve küçük turları seviyordu. hayattaki son mecburiyeti olarak gördüğü askerlik sonunda yamacına yaklaşmıştı ve ışıkları gözlerini alıyordu. paslı vagonlarında ağzına kadar askerin olduğu eski bir trendi, toplaya toplaya gidiyordu.

    fazla düşünmemeye çalışan asker, kahvesini doldurup bilgisayarının başına üşüştü. bir entry yazarsa 1850 olacaktı. yeni aldıkları televizyona, ses sistemine, digiturk'e ve dvd playera bir konsol çizmesi ve marangoza izah etmesi gerekiyordu. mimar oğlundan faydalanmak isteyen babası "bir şeyler çiz bakalım mimar efendi, öğlene hazır olsun" dediğinden beri çalışmaya çalışıyordu. aynen ofis günlerinde olduğu gibi çalışmamak için yapılan anlamsız ne kadar hareket varsa yaptı, yazdıkça yazdı. bir şeyler çizmeyi aradan geçen dört ayda zerre özlememişti fakat yazmak öyle değildi. yazdıkça zaman su gibi akıp gidiyordu, askerde yazıcı olmayı diledi. entry yazıcısı. kahvesi bitmişti, babası birazdan gelecek ve "hani ne çizdin?" diye soracaktı. o da elektriklerin kesik olduğunu, öğleden sonra çizeceğini söyleyip taklasını atacaktı.

    bu entry de bitmedi lan deyip yolla tuşuna bastı.
  • evdeki en büyük kupayı kahveyle doldurup kaya balığı tedirginliğiyle bilgisayarına doğru hareketlenen genç adamın içinde daha önce hissetmediği kadar güzel bir umut vardı. yaşadığı tüm pazartesileri ve sendromlarını tuzla buz edecek kadar tuhaf bir duygu etrafını sarıyor; bilgisayarın açılmasını beklerken kahvesine bakıp kehanette bulunmaya çalışıyordu. işleri yoluna koyacak bir şeyler olacaktı. güzel geçen günlerini taçlandıracak bir haber gelecekti konsantiniye'deki bir okuldan.

    kahvesini genelde ofiste içer, sonra da sürekli açık olan sözlük temalı bir siteye şikayetlerini yazardı. rajaz dinleyip ruhunu özgür bırakana kadar kıvranır dururdu ortopedik koltuğunda, yazmayan kalemlere ve fanus içindeki kırmızı balığına bakıp ifadesiz bir suratla güne devam ederdi. küçük kırmızı balıklar iki ayda bir ölünce, gider aynısından bir tane daha alır ve kırmızı balık döngüsünü sabit tutmaya çalışırdı. kendisinin de fanustaki bir balıktan farkı yoktu, ölse bile yerine yenisini koymak bir haftayı bile geçmezdi. aynı komutlar, aynı çizimler, aynı programlar...

    bilgisayarı açılınca, kurul kararına kalmış mezuniyet işlemlerinin ne durumda olduğunu görmek için artan kalp çarpıntısıyla okulunun sitesine girdi. numarasıyla şifresini kutucuklara yazdığında kalbi yeniden ağzından çıkacak gibi oldu ve hayatındaki önemli bir bölümün bittiğini müjdeleyen üç kelimenin her birisine dakikalarca baktı:

    "öğrenci mezun olmuştur"

    büyük yalan ve bin takla projesi sonunda iyi bitmişti. hayatının geri kalanında ihtiyaç duymayacağı yalanların vedası gerçekten görkemli olmuş; materazzi'ye kafa atarak futbola veda eden zidane bile genç adamın vedasını kıskanmış ve materazzi'ye bir kez daha kafa atmak için milano'ya kalkan uçağa ancak yetişmişti. zidane'nı havaalanından alan taksici giuseppe, peşin aldığı yüz dolar bahşiş ile uçarcasına ilerlemişti ellerini kollarını pencereden çıkarıp bir şeyler anlatmaya çalışırken trafikte ilerleyen insanların ülkesinde.

    dişlerinin arasından güneş ışığının geçtiği genç, kahvesinden büyük bir yudum aldı ve dilinin üzerinde bekletti. gözlerini kapatıp zor günlerinden küçük kesitler izledi. mezun olamadığı için gitmeye gerek duymadığı kep töreni, kendisinden oldukça küçüklerle ders aldığı cehennemi yaz okulu, staj teslim tarihinin son gününde hayali staj yazmak zorunda kalıp tamamen masalsı kahramanlarla gerçek bir stajı ucu ucuna okula yetiştirmesi, oyun hamurundan yaptığı maketiyle deli tavuklar gibi okulun koridorunda dolaşması, hiç yaşamamış bir mimarın hayatını ve çalışmalarını anlattığı seçmeli ders ödevi, gerçeği araştırmak yerine yalandan yeni karakterler yaratıp bunlarla ders geçmesi...

    hatırladıkça güldü, ara sıra gözlerini açıp "öğrenci mezun olmuştur" yazısını ilk defa okumayı öğrenmiş yedi yaşındaki bir çocuğun şaşkınlığıyla bir kez daha okudu. uzun zamandır okuduğu en güzel cümleydi, en güzel kitabın en güzel cümlesi bile bu üç kelime kadar muazzam değildi. kahvesinden yudumlar aldı, istanbul otobüsünün hareket etmesine bir buçuk saat vardı ama çanta hazırlamaya üşeniyordu. afyon'da üşümeyeceğini bilse basketbol şortu ve uyduruk tişörtüyle otobüse atlar, okula diplomasını almaya öyle giderdi. gümüşi basketbol ayakkabıları ve air jordan bilekliğiyle öğrenci işlerini birbirine katar, son bir ayını kendisine zehir eden kaşe etekli öğrenci işleri çalışanlarının üzerinden smaç basar, adam adama savunma ile hayatlarını karartırdı.

    şehiri bıraktıktan tam kırk gün sonra istanbul'a geri dönüyordu ama eskisi kadar uzun kalmayacaktı. nevizade'de ahşap bir masanın üzerine diplomasını koyacak ve çevresini arjantin bardaklarla çevirecekti. "mimarlık yapmaya hak kazanmıştır" yazısı üzerinde nemli bardağın izi çıkacak ve tam kırk üç sene sonra dedesinin diplomasına bakacak torunu, o halkanın ne işe yaradığını asla bilemeyecekti. mühür olduğunu düşünecek ve eskiden insanların ne kadar tuhaf olduğuna dair fikirlerle bir süreliğine oyalanacaktı.

    sırt çantasına ne koyması gerektiğini düşündü, ebat olarak hemen hemen aynı olan ve istanbul'da kalan kadim dostu sayesinde fazla giysi almadı. boş çantayla giderse, geri dönüşte bir sürü kırmızı tuborg getirebilir ve efes pilsen'in ele geçirdiği küçük ilçesinde, gerçek bira deneyimini bir kez daha yaşayabilirdi. ağzına kadar bira dolu dört jumbo koli fikri bir an yanıp söndü.

    kahvesinin sonuna gelip bardağın dibine baktığında tüm bunların aslında düş olduğunu ve uyanınca biteceğini düşündü. güzel bir ay geçirmişti, olimpos sahilinde sırt üstü yatıp yıldızlara ve denizin içinden yükselen aya bakarken, sigarasından derin bir nefes alıp dumanını astral bir seyahate yollarken, motosikletin üzerinde rüzgara fransız öpücüğü verirken, binlerce senedir tek bir insanın geçmediğine emin olduğu kuytu coğrafyalarda kafasını dinlerken, bir ağaç evde sabaha karşı üşürken, bir ortaçağ kalesinden aşağıya bakarken, bir mağaranın içinde yüzüp zamanı durdurmayı dilerken, bunu daha önce de dilemiştim deyip yüksek bir kayaya tırmanırken, günbatışı tüm yüzünü kızıla boyarken, hayatı kana kana içerken yaşıyor olduğuna ve hiç vazgeçmediğine sevinmişti. haklı çıktığına, zamanında şikayet ettiği her şeyin kendisini öldürmeye teşebbüs ettiğine ve özgürlüğüne kavuştuğuna. mutlu bir düştü, nerede uyanacağının önemi yoktu. otomasyon sistemine göre mezun da olmuştu. tüm bunların 17 yaşında üniversite sınavına hazırlanan bir ergenin hayali olması bile imkan dahilindeydi, 77 yaşında yatalak bir ihtiyarın yarı gerçek sayıklamaları neden olmasındı? belki gördüğü düş, kendi düşü bile değildi. turkuaz gözlü bir kızın televizyon karşısında hafif dalması, dişleri ayrık genç adamın tüm hayatı olabilirdi.

    sırt çantasına baktı, üzerinde "impossible" yazıyordu. nerede uyanacağını merak etmeyi bırakıp bir an önce sırt çantasını hazırlaması gerekiyordu. yarın bu saatler, elinde şık bir diploma ile esintili bir istanbul zamanında dışarıda oturuyor ve enfes bir birayı içine çekiyor olabilirdi. hayattan keyif aldığını ve bu keyif için ödediği bedelleri düşündü.

    kahve fincanını kenara itti, artık hazırlanması ve altı senesini verdiği şehre bir kez daha gitmesi gerekiyordu.
  • bilgisayara kurduğum drinkobuskas programı sayesinde, biraz önceki kahve ile birlikte 10.000 kahve barajını geçen en genç holoholocu olduğumu öğrenmiş bulunmaktayım. sabah ayılması, yemek sonrası ibadeti, akşam üstü huzuru, gece ekspresi derken kahve içmediğim zaman kalmamış; bağımlısı olmuşum. dinlediğim şarkılara klip çekmek için hammadde olmuş, katar katar bedenime taşımışım. her yudumda başka bir kıtada gözlerimi açmış, bardak her boşaldığında epoksi zemin üzerine ahşap masalı ofise geri dönmüşüm.

    kahveyi ağzıma boşalttığım her gecenin sabahında, uyanamayarak gitmişim işe. kahveye alıştığım gibi, beni daraltan her şeye de alışmışım ki artık fazla çırpınmıyorum. havuzdan çıkmaya çalışmadan, sakin kulaçlarla, 50 metre dönüşlerinde minik taklalar ile devam ediyorum nescafe gold parkuruma. şikayet edermiş gibi yapıp bundan çıkmaya çalışmamak da, genç sayılabilecek bir yaşta neden 10.000 barajını geçtiğimi gösteriyor.

    her şeye dudak büzüp olmamış diyen sikko yöneticiler gibiyim çoğu zaman. oturduğum yerden tüm dünyaya sövebiliyorum durduk yere ama iyileştirmek için bir şey yaptığım yok. manası yok çoğu zaman; mücadele isteğimi bir kenara bıraktığımdan beri başıma kötü bir şey geldiği de yok. kahraman olamayacağımı anladım lan sonunda. şampiyonlar ligi finaline çıkarken tozlukları sırayla dizlerime çekemeyeceğimi, olimpiyatlarda son 100 metreye şimşek gibi kulaçlarla giremeyeceğimi, nba playofflarında burnuma aldığım sert darbeyle kanlar içinde yere düşemeyeceğimi ve en kötüsü başka bir çocuğun odasına poster olamayacağımı fark etmiş bulunuyorum.

    mesleğimde varacağım en son nokta, diğer ünlü ve yampiri mimarlar gibi bir ayak çukurda, binamın önünde konuşup durmak olacak; o da gerçekten başarılı olursam. pisa kulesi gibi eğri durduktan sonra sikeyim öyle başarıyı.

    kahve havuzunda hafif kulaçların sonuna geliyorum. akşam üstü kahvesinin son yudumlarına vardım. üstüm başım kahve içinde çıkacağım havuzdan, kahve kokan bornozumla yüzümü kuruladıktan sonra, akşamı bekleyeceğim.

    tanrıdan tek bir isteğim olsa, bir çocuğun odasında poster olmak isterdim, fazlası değil.
  • öyle bir sabit ki hayatımda; geçen sene tam şu anda, yani 14 nisan 2009 15.15’te, yine kahve içip bir yerlere bir şey yazdığıma eminim. dudağımın arkasında beklettiğim kahveyi içmekten ziyade damıttığımı, çalışmayı pek istemeden akşamı beklediğimi, kahvenin beyaz kağıt üzerindeki desenlerine takılıp kaldığımı ve çalan müziğe tutunup zihnimi serbest bıraktığımı biliyorum. format aynı kalsa da, mekan-insanlar-müzik-sosyal hayat değişti sadece. geçen sene mutlak surette rajaz dinlerdim, pahalı duvar kâğıtlarının çevrelediği mekanda kutsal şarkım çalarken, patroniçem de bu ritüele sigarasıyla destek olurdu. loft furyasına kapılıp tepesinden sanayi tipi dev aydınlatmaların sarktığı ofiste rahatsız edenimiz çok olmazdı, kahve ayini başarıyla biterdi. kahvenin seçici geçirgen hücre zarımdan içeriye girmeye çalışması da dahil olmak üzere kainatta olup biteni kısa süreliğine görürdüm. güneye doğru uçan bir kuşun gözünden bakardım bazen hayata, bazen de binlerce yıldır doğru zamanın gelmesini bekleyen virüs gibi hareketsiz kalırdım. garcia marquez’in bir kitabında yaşadığımı ve kitap okundukça hayatıma devam edebileceğimi düşünürdüm.

    şimdi rajaz çalmıyor, sqny marka sikindirik radyomuzda rajaz niyetine funda arar’dan “yalnız ve paramparça” dinliyoruz. patroniçe gitmiş yerine bet suratlı bir binbaşı gelmiş ki hayatımın geri kalanında böyle bir insanla aynı ortamda çalışmayacağımı bilmek rahatlatıyor. daha önce çalıştığım herhangi bir yer, balayı süiti gibi kalıyor bu evrak ve prosedür cehenneminin yanında ama bir kere yapılan bir hizmet olduğundan susuyorum. hayat da bir kere yaşanılan bir serüven olduğundan normalde de susuyorum gerçi, yazının keşfi sanırım en çok bana yaradı. tarih öncesi dönemlerde yaşasaydım muhtemelen yine akşamı bekler ve elimde bir çubukla yazıyı bulmaya çalışırdım, bulur bulmaz da günlük tutardım. aklımın yarısını götüren bir hastalık oldu bu günlük formatı. ortaokula giden kızlar gibiyim, neresi olursa olsun yazıyorum bir şeyler. not deftersiz dışarı çıkmıyorum, bir bilgisayar bulsam notepad açıyorum, proje keşfinin olduğu çizelgenin köşesine bile o an neler oluyorsa not düşüyorum. tedavi edilmesi gereken bir şimdi bağımlılığım var, dünyanın kaderini değiştirmeyecek ne kadar önemsiz olay varsa belge altına almak istiyorum.

    -abi, kahve başlığına geri dön istersen.

    15 nisan 2010 11:11’den devam…

    dünkü kahvem, komutanların komutanının teftişe gelmesiyle yarım kaldı. herkesin ölesiye korktuğu bir adamdı, tek parmak hareketiyle beni hayatımın geri kalanında hiçbir prensesin öpüp de düzeltemeyeceği bir kurbağaya çevirebilirdi. o yüzden kahveyi döktüm ve bardağı en ücra köşeye sakladım. bu sabah ancak çıkarabildim ve kahve rituelimin öğleden önceki ayağına başladım.

    rajaz yine yok, hatta şu an “yüreğinden yaralı bizim hikâyemiz” dizesiyle serdar ortaç konuk oluyor kulaklarıma. sivil hayatta tüylerimi ürperten bu şahısa olan ön yargılarımda da ciddi azalma var ama yine de şarkının bitmesini beklemek istiyorum.

    2 dakika 37 saniye sonra…

    evet şarkı bitti ve haykıran kıraç’la yola devam. kıraç arkadaşım olsa eminim ki mesafeli yaklaşırdım, her an bağırabileceği gerçeğini aklımın bir köşesinde tutar ve ona göre davranırdım. sakinleştirmeye çalışırdım durduk yere küçük harfle konuşsun diye. bir insan şarkı da söylese sakin olmalı, brütal vokal de yapsa kontrolü elinden bırakmamalı. yarım saatlik black rose immortal’a ve opeth’in müzikalitesine de selam olsun, günlerim azaldıkça ending credits’in sesini daha fazla duyuyorum.

    saatler geçti…

    bir fincan kahveyi ağız tadıyla içemedim. yarısına bile ulaşamadan yine angarya bir iş çıktı. sakinlik ve sessizlik istediğim her an, tanrı üzerime felaketler gönderdi, beni lanetlediği bir kavim sandı. bugün vazgeçtim kahve keyfi yapmaktan, zaten şu keyif kelimesinin üzerini de çizmem gerekiyordu ama içimdeki sefa pezevengi bir türlü uslanmadı.

    kahve ve müzik keyfinden de uzak dur ulan? 29 gün sonra dağın başında mı içersin artık, denizin dibinde mi ama biraz taviz ver. 4.5 aydır bira içmiyorsun ve gördüğün gibi dünya dönmeye devam ediyor, suların yükseldiği de yok. komutanın dolabından kahve yürütmek de ne ola? arsız mısın oğlum sen?

    bu arada yeniden funda arar çıktı. “hayat bir gündür, o da bugündür” diyen adam doğru söylemiş. sanki her gün, aynı günü yaşıyorum burada. soğumuş kahvemden ve konsantre olamamaktan nefret ediyorum. bir şeyi istedikçe, o şeyin (artık ne sikse bu) benden uzaklaşmasına, imkânsızlaşmasına; bu sırada neyi istemiyorsam, onun da atkı gibi boynuma sarılmasına katlanamıyorum. bağırmak istesem ortam müsait değil, tekmil kisvesi altında adımı soyadımı ve memleketimi çığırsam da rahatlasam olmaz. söylemekten adıma, her sabah tıraş olmaktan yüzüme, her yerde görmekten de cinsiyetime yabancılaştım. erkek kelimesi de ne çirkinmiş, bimde satılan kolpa kek markası gibi. yaşasın kadın!

    en iyisi akşamı beklemek, işlerimi bitireceğim yalanına sığınıp kimselerin olmadığı bir vakitte tek başıma kahve içmek. insansızlık özlemi aldı başını yürüdü, omzunda yıldız taşıyan adamlardan öyle bıkkınlık geldi ki dönünce gerçek yıldızlara bakmaktan imtina etmezsem iyi.

    saat 17.37…

    erken biten mesainin ardından gelen muhteşem sessizlik, gripin ve akıllara durgunluk veren şarkısı “durma yağmur durma”. portatif zaman makinem olsa, yanıma bu şarkıyı da alıp istanbul’a geri dönerdim ve yürürdüm. trafikte durmuş arabaların arasından, yanaşan vapurların gölgesinden, taksi katarlarının önünden, ıslak hamburger boğazlayanların yanından, cihangir kaldırımlarından... şarkı bittikçe başa sarar, kahvem azaldıkça yenisini yapardım. zaman makinem sayesinde öldükçe yeniden doğardım, hep geri dönerdim.

    - son bir haftadır dikkat ediyorum, sanki istanbul’u özlemişsin gibi?

    sadece istanbul’u değil ki, hemen her şeyi özledim. özlemek iyi ki sağlığa zararlı değil; yataklara düşer ve mum gibi erirdim yoksa. gözlerim görmez, kulaklarım duymaz olurdu. hayat, parmaklarımın ucundan akıp giderdi her saniye. yarılanırdım günbegün. geri dönecek dermanım olmazdı, oysa gelecek ay şimdi gibi son günüm olacak. nostradamus’un “bir gün gelecek, bir gün kalacak” kehanetindeki söz konusu gün gelecek. neleri özlediğimi saymak başka bir yazının konusu olsun, yazı değil excel tablosu anca keser ama bir deneyeceğim.

    istediğim gibi bir kahve içmek bir günümden fazlasına mal oldu ama buna değdi. şimdi burayı terk edebilirim, koğuşlar bölgesine giderken ıslıkla in the army now bile çalabilirim.
  • en büyük bagimlilik. sigaradan ote. sabahlari bir kadindan daha guzel gorunen ve kokan nesne. kafeinsiz olani haric her turlusu ayri guzeldir. soguk icilen turleri de vardir.
  • en güzeli sütsüz olandır. kendimden biliyorum.