şükela:  tümü | bugün
  • çok kitaplar sordu bu soruyu. "yıldızlı atlas" sordu. "bu böyledir" sordu. "sır" sordu. çok şairler gitmek istedi. gitti bazıları. zarifoğlu gitti misal. çok filmler çekildi. babam ve oğlumda sadık sordu bunu. into the wild'de christopher mccandless sordu. kimisi cesaret edip becerebildi de çekip gitmeyi.

    bir gün... işten çıkmışsın, elinde iki ekmek bir kilo domates.
    yol ikiye ayrılır bir anda. gözün diğer yola kayar. şu yoldan bi gitsem dersiniz. evine giden yolu değil de diğer bütün adreslere giden o yolda kalır aklınız evin kapısını açarken. kalmak mı iyi çekip gitmek mi diye sorgularsınız, karşınızdaki "ne geçiriyorsun içinden? daldın.." diye soruyormuş gibi anlamsız bakarken yüzünüzün kıvrımlarına. "eve geldim, yoktun..." diye başlamıs bir mektup gönderirdi belki size kalem arkadaşınız. "ben de gidiyorum o zaman. buradan da gidiyorum şimdi" diye devam eden bir mektup. "ünlüyorum ünlüyorum yoksun." kaldı mı öyle bir dostluk sahi? kendine bir yalnızlık adamak istersin o zaman. beceremezsin ama. kapının altından ittirilmiş ve okunmamış bir mektup gibi yarım kalırsın. hep evine giden yolu seçersin. hep, her zaman, her seferinde. biriktirdiğin ülke isimlerine, ıssız adaların isimlerine bakarsın. filmler izlersin, her şeyi bırakıp gitmiş baş rollerin yaptıklarıyla, yalnız kalıp yalnız ölenlerle ve ama pek huzurlu; orgazm etmeye çalışırsın duygularını. olamazsın ama. perfect match'ın canı cehenneme dersin. şüphesiz mükemmel uyum, benim istediklerimi yapabilen birileri var şu yeryüzünde. neden ben de olamıyorum o siktirip gidenlerden. sikmezsin kendini ama kudurtursun, azdırırsın ve fakat bir türlü olamazsın o doruk noktada.
    hıyarla havuçla patlıcanla yetinirsin ve kaldığın yerden devam edersin yaşamaya. sabah sakal traşı olurken anlarsın boş konuştuğunu. böyle devam eder gider işte hayat. yaşlanırsın çöp olursun bir kurdele gibi bir konfeti gibi. en son bir aynada denk gelirsin de yüzüne yine traş ederken yakalarsın kendini. ulan dersin. yapamadım istediklerimi, cesaret edemedim. şu yoldan gitseydim, şu kapıdan çıksaydım... iki soru... iki yol... iki kapı... aklında hep bu iki'ler... kararsızlıkların yerini keşkelere bırakır artık. ölür gidersin öylece bu soruyla. kalmak mı iyi çekip gitmek mi?
  • "içeride kimse yok. yatağa dokunulmamış. ortalık karmakarışık."

    -onu bir daha hiç göremeyeceğiz.
    -şimdi onsuz halimiz ne olacak düşünebiliyor musun?

    vakit hayli ilerlemiş. güneş gölgelerini uzattıkça uzatmış ve mavinin rengini yüzlerine boca eden rüzgarın tükürükleriyle ıslanmış, uzun uzadıya tenhaları seyre dalmışlardı.
    -oraya bakmıyorsun biliyorum.
    -işte bunun için seviyorum ya seni. nereye bakmadığımı anladığın için. bu incelik kimsede yok. güzel şeyler... ah kimin umurundalar ki... "her şey gelip inceliklerde düğümleniyor." "hafif bir baş selamı. bu selamın diğer selamlardan farklı konumunu herhalde anlamışlardır. işte bu anlayış farkını çoğu kimsede bulamadım." "oysa sen..."

    bunları konuşalı iki saat kadar olmuştu. kitaplardan alıntılar da yapmıştı. ama şimdi burada, bu odada yine açık unuttuğu ışığı söndürüp yalnızlığına sığınıyordu.

    bu sorular bir kitaptan başını uzatıp cılız parmaklarıyla omzuna dokunmuş ve "hey!" demişti ona. "hey!"

    -onu bir daha hiç göremeyeceğiz.
    -şimdi onsuz halimiz ne olacak düşünebiliyor musun?

    kim bilir kimi aklına getirdi bu sorular. ah şu satır araları... bütün gün onu düşünmüştü. bu soruyu geçmişte bir defa daha sormuştu. kardeşine. hem de ağlayarak. çamaşır kokulu o odada içini çekerek.

    ve işte karınca sesli gece.
    gözlerini yumdu.
    geçenlerde sorduğu sorunun cevabını buldu ve nemli gözlerle geceye mırıldandı:

    "çekip gitmek iyi..."

    uykuya ellerini uzattı. uyku da ona. sabah her şeyi yok edecekti.
  • elimdeki fotografta bir masadayız. güneş boyumuza denk duruyor ve o da fotoğrafa dahil olup "peynir" diyor. herkes var. annem, babam, teyzem, dayılarım, ihtiyarlar, enişteler, yengeler, çoluk çocuk, torun torba. en büyük torun benim. yaş yirmi - yirmi bir. mavi gözlü kıza aşığım. üsame, ömer, ayşegül, betül ne kadar da küçükmüş.
    bir arı dolaşıyor etrafımızı. vız vız. sarı sıcak bir ağustos akşamına yolculuk. biletler biletixten. şaka şaka.
    önümde yıldızlı atlas. burhan eren abi. bir fotoğrafa bakarak konuşuyorlar:
    __ bu ben, bu dedem, bu annem, bu ablam, bu öteki ablam, bu da sen.
    __ dayın vardı bir de orada. fotoğrafımızı o çekmişti.
    __ şu bizim arkamızda duran kim?
    __ mahallenin bekçisi süleyman efendi. nasıl yapar ederdi bilmem,
    çekilen her fotoğrafa girerdi. fotoğraflarda bile asayişi gözetmek isterdi
    belki..
    __ mahallenin delisi vardı, fotoğraflara hiç girmemiş?
    __ o çok isterdi; ama kimse onu nedense fotoğrafına almak istemezdi.
    __ burada, sanki askerler gibi yürümüşüm…
    __ asker doluydu o sıralar her yer.
    __ annem burada benim elimden tutmuş.
    __ anımsar mısın, sen anneni üzdüğünde o şöyle derdi: “dağlara taşlara
    gideyim de kurtlar kuşlar yesin beni…” çok korkardın böyle deyince annen.
    onu kaybetmekten çok korkardın.
    __ şu cetvelle çizilmiş gibi dimdik duran kim?
    __ o, komşumuz emekli albay nejat amcan. eski alışkanlıklarını
    bırakamadı emekli olduktan sonra da. arabasını evin önüne çekince, oğlunu
    da başına nöbetçi bırakırdı.
    __ bu fotoğraf yağmurlu bir havada çekilmiş. hepimiz ıslanmışız.
    __ yağmur, sokakları elinden alır, seni eve kapatırdı. yine de severdin
    yağmuru. hiç unutmam yine öyle bir günde, kulağıma eğilip bana arap kızını
    gördüğünü söylemiştin.
    __ bak, ikimizin de olduğu bu fotoğrafın göğünde üç kuş varmış…
    __ kim bilir nerededir şimdi o kuşlar?...

    tıpkı bu fotoğraftaki gibi.
    kalmak iyi.
  • içgüdüler ile kolayca seçilebilendir.

    kalıp, katlanıp onurunu zedeleyeceğine; gidip unutmaya çalışırsın. birinde hayatından çıkarttığın kendin olur, diğerinde o.

    o yüzden çekip gitmek en iyisidir. kendini kaybeceğine onu kaybetmek daha iyidir çünkü; çoğu zaman karşındaki o ikilemde seni umursamaz.

    ben ansızın çekip gittim güzel kız. benimkisi cesaret ister. kalıp korkarak yaşayacağıma, gidip ızdırap çekerim daha iyi. en azından onurum bende kalır.
  • tek başıma bir masadayım. masa dört kişilik. dört sandalyesi var. renkleri beyaz. çimenlerin üzerinde. hemen karşısında bir park var. çocuk parkı. ve ağaçlar. insanlar oturuyorlar. kimisi oyunlarına dalmış; kimisi, sanırım sevgililer, köpeklerini gezdiriyorlar, yorulup çimenlerin üzerine seriliyorlar ve sohbete tutuşuyorlar; kimisi yolun kenarından bir yerlere yetişmeye çalışır gibi koşarcasına yürüyorlar. tepemde kuşlar dönüp duruyorlar.

    kalmak iyi.
  • bir kelime, küçücük bir kelime bile beni incitiyor bazen. buna mı alındın yani deyip küçümseyenler çıkıyor. aslında umursamaz olabilirim. ama sevdiklerime çok darılıyorum. çok ağlamak istiyorum bazen. bir kelime benim için küçük bir pencere gibidir. pencere küçüktür ama gösterdiği alan büyüktür. oradan bir insanın ruhunu seyrederim. o küçücük kelimeyle ya da işte pencereyle çok şeyler görürüm. kirli bir pencereyse küserim o pencereye.
    çekip gitmek isterim işte o zaman ben. "çekip gitmek iyi" olur işte o zaman.
  • en kötü karar kararsızlıktan iyidir. başlık sahibi gibi arafta kaldıysanız işiniz var demektir.
  • okuyalım o zaman:

    "pesin ve kesin yargılara karşı
    ben ağır anlayışlı, biraz da elle tutulur, olağan şeylerden yanayımdır. onun için de eskilerin şu dedikleri bana dokunmaz:
    insanlar anlamadıklarına daha çok inanırlar.
    insan kafası öyledir ki kendisine karanlık gelene daha kolay inanır.
    biliyorum kızıyorlar bana; şüphe etmemi yasaklıyor, şüphe edersem ağır küfürler savuruyorlar. inandırmanın yeni bir yolu da bu. ama, tanrıya şükür, benim inancım yumrukla değiştirilecek cinsten değildir. görüşlerini yanlış olmakla suçlayanlara çatsınlar. ben görüşlerini sadece anlaşılması zor ve cüretli olmakla suçluyorum. karşı görüşü ise, onlar kadar azgınlığa varmadan ben de tutmuyorum.
    olabilir desinler, ama olur demesinler.
    düşüncelerini kafa tutarak, buyruklar vererek ortaya koyanlar akıldan yana güçsüz olduklarını belli ediyorlar.(kitap 3 bölüm 11 denemeler)"

    bilmediğini söyleme
    "dünyadaki birçok kötülükler, daha cüretle söyleyelim, dünyanın bütün kötülükleri, bizi bilgisizliğimizi açığa vurmaktan kaçınmaya, reddedemediğimiz şeyi kabul etmeye alıştırmalarından geliyor. her şeyden bilgiçce ve kesinlikle söz ediyoruz. roma'da bir adet varmış: bir tanığın gözleriyle gördüğünü söylediği ve bir yargıcın en kesin bilgiyle ortaya koyduğu şeyden bile, bana öyle geliyor ki, diye söz edilirmiş. olabilecek şeyleri bana hiç şaşmazmış gibi yutturmaya kalktıkları zaman o şeylere karşı nefret uyandırıyorlar bende. önerilerimizin, küstahlığını yumuşatan şu sözleri severim ben: olabilir ki, kimi yerde, kimisi, derler ki, sanırım benzeri sözleri.
    çocukları eğitecek olsam, kestirip atarca değil şöyle sorarca karşılık vermeye alıştırırdım onları: ne demek bu? bundan anlamam, olabilir, doğru mu? on yaşında bilginler gibi konuşacaklarına altmış yaşında öğrenci gibi kalsınlar. bilgisizlikten kurtulmak isteyenin onu açığa vurması gerekir. iris, thaumantis’in (aydınlık şaşkınlığın) kızıdır. şaşma bütün filozofinin temeli, soruşturma gelişmesi, bilgisizlik son aşamasıdır. bilgisizliğin öylesi vardır ki yücelik ve cömertlikten yana bilimden aşağı kalmaz; o bilgisizliği kavramak için de bilimi kavramak için gerektiği kadar bilim ister.(kitap 3 bölüm 2 denemeler)"

    hiçbir düşünce birbirini tam olarak reddetmez.

    sarı + mavi = yeşil.
    kırmızı + mavi = mor.

    mavi dururken sarı ve kırmızı üzerinden tartışma yaratmayın amınakoduğumun egoistleri. bu araf iyidir. faydalıdır.
  • evimdeyim. eski fotoğraflara bakıyoruz. kardeşlerim, yeğenim ve babam. annem de yolda, geliyor. ocakta et var. kokusu sardı. 7 - 8 yaşlarındayken dinlediğimiz şarkılar çalıyor fonda. lan sen zayıflamışsın diyorum kardeşime. yüzünde güller açıyor. yüzü gülüyor, gülü yüzüyor. anneannem hastaymış ona üzülüyoruz. iç geçiriyoruz. eski fotoğrafları var. bir tanesinde pencereden sokağa bakıyor. merak ediyoruz, o sokakta neler vardı acaba. bir fotoğrafta hemen arkamızda şimdilerde yıkılmış olan evler var. değişmiş çok şey. bir fotoğrafta annem daha genç gösteriyor. babamın saçları çok var bir fotoğrafta. ben bir fotoğrafta, şebeklik yapacağım ya, yüzümü çirkinleştirmişim. her şey çok hızlı. eski neşeler odamıza doluyor. yeni hüzünler...
    annem de geliyor. eskisi gibi olsa diyoruz.
    yine de...
    kalmak çok güzel.
  • "elinden geleni yaptıktan sonra sıra ayağından geleni yapmakta; gitmek gibi mesela."
    sunay akın