şükela:  tümü | bugün
  • "...
    aklı yapacağı görüşte, kulağı hoparlörden okunacak isimlerdeydi...hoparlörlerden beşinci kez isimler anons edildiği bir anda kendi ismini duydu...gözbebeklerine yerleşen sevinç ışıltılarıyla, gardiyanın açtığı hücre kapısından uçar adımlarla çıkıp annesine koştu...

    kamber, yüzündeki özlem yangınıyla görüş kabinine girdi ve karşısında annesini ve kardeşini buldu...

    anne önündeki tel örgüleri adeta tırmalar gibi ileri atıldı, çığlı andıran bir sesle:

    - 'kamber ateş nasılsın!..' dedi...
    - 'iyiyim canım annem iyiyim' dedi...

    kadın silme sevgi kesilen gözlerinden boşalan yaşlarla oğlunu okşarcasına baktı, baktı..

    - 'kamber ateş nasılsın!..' dedi...
    - 'iyiyim çok iyiyim, siz nasılsınız' dedi...

    kadın sustu, başını önüne eğdi, bekledi, sonra birden taa oğlunun gözlerinin içine bakarak sordu:

    - 'kamber ateş nasılsın!..'
    - ...??!!...

    kamber, annesinin türkçe'yi öğrenemediğini anladı. kardeşi yol boyunca annesine ancak bu üç sözcüğü öğretebilmişti...o da hep aynı cümleyi tekrarlayıp duruyordu...

    ...

    anne "hoşçakal canım yavrum..." anlamına gelecek şekilde, sayısız kez kullandığı o tek cümleyi, el sallarken yeniledi:

    - 'kamber ateş nasılsın...'
    ve gittiler...

    görüş sonrası hücrede arkadaşı sevinçle kolunu tuttu:
    - neler konuştunuz?

    kamber annesinin şakıyan gözlerini anımsadı, ışıltılı gözlerle arkadaşına baktı...

    - neler neleer!..

    ..."

    yaşanmış bu hikaye daha sonra diyarbakır ihd tarafından kitaplaştırılan "hapishaneden öyküler" kitabına isim oldu...yıllar sonra ender özkahraman leman dergisinde, çizgiye döktü...bu olay 1980'lerde idi ama yıllardı çok fazla da değşien bir şey yok...
  • mektubuda vereyim tam olsun...

    2 eylül gelince kendini sıkıyönetim mahkemelerinin karşısında bulmuş, mamak askeri cezaevi'nde davanın askeri yargıtay'' daki sonucunu bekleyerek tutukluluk günlerini geçiriyordu. tecrit günlerinden birinde kamber'e bir mektup geldi. mektupta deniliyordu ki:

    "(...) önümüzdeki görüşte annen ziyaretine gelecek. anne...n sen içeri
    düştüğün günden beri; "n'olur, beni oğluma götürün. dünya gözüyle
    oğlumu son bir kez daha göreyim..." diyerek başımızın etini yiyordu.
    kısmet bu görüşeymiş, getiriyoruz..."

    kamber mektubu okudu. avurtları çökmüş, yüzüne bir hüzün bulutu
    kondu. yanındaki arkadaşına:

    "annem ziyaretime gelecekmiş..." dedi.

    görüşe daha dört gün vardı.

    kamber dört gün önceden mahpus deyimiyle " görüş komasına" girdi. hep ondan bahsediyor, türkçe bilmediğinden dem vuruyor, "allah vere de annem bunca yıl içerisinde konuşacak kadar bir şey öğrenmiş olsa..." diyordu.
    annesi köyde doğup büyümüş, evlenmiş, yaşamı boyunca, zaman zaman babasının peşinde imranlı'ya "pazar için" inmenin dışında, tek bir kez büyük şehre inmemiş, köyünü dünyası bellemişti. köyünün dili
    neyse, doğaldı ki onunki de o olacaktı...

    ama mamak görüşlerinde, yavaş sesle konuşmak, el, kol, yüz
    hareketleriyle işaretleşmek ve türkçe'den başka bir dille konuşmak
    kesinlikle yasaktı. yasak herhangı bir biçimde ihlal edildiği anda
    görüş kabininin her iki tarafında, giriş kapılarının önünde alıcı kuş
    gibi bekleyen görevli askerler, talimatlara uyulmadığını belirterek,
    hemen "görüş bitti" diyorlar, tutuklu apar topar, görüşçüsünün
    gözleri önünde tartaklanarak alınıp götürülüyordu. aynı muamele
    görüşçüye de yapılarak kapı dışarı ediliyordu.

    o uzun, upuzun gelen dört gece akıp gitti ve görüş günü geldi.
    kaldığı b blok'ta sıcak su olmadığı için, sabahın erken saatlerinde
    buz gibi suyla banyosunu yaptı. traşını oldu. .sıfır numaraya
    vurulmuş saçlarına zulasındaki esanstan birkaç damla sürdü. en temiz elbiselerini giydi.
    görüşe hazır hale geldikten sonra birkaç lokma
    birşeyler atıştınp, tecrit hücresınin üç buçuk adımlık volta yerine
    çıktı. o artık durup dinlenmeksizin üç buçuk adımda bir u dönüşü
    yapan düşünceli bir yürüyüştü...

    hoparlörden beşinci kez isimler anons edildiği anda kendi ismini
    duydu. göz bebeklerine yerleşen sevinç ışıltılılarıyla, gardiyanın
    açtığı hücre kapısından uçar adımlarla çıkıp annesine koştu...
    kamber yüzündeki özlem yangınıyla görüş kabinine girdi ve karşısında annesini ve kardeşini buldu,

    anne, önündeki tel örgüleri adeta tırmalar gibi ileri atıldı, çığlığı
    andıran bir sesle: "kamber ateş nasılsın!..." dedi.

    "iyiyim, canım annem, iyiyim..."

    kadın silme sevgi kesilen gözlerinden boşalan yaşlarla oğluna
    okşarcasına baktı, baktı "kamber ateş nasılsın!..." dedi.

    "iyiyim, çok iyiyim, siz nasılsınız..."

    kadın sustu, başını önüne eğdi, bekledi. sonra birden taa oğlunun
    gözlerinin içine bakarak sordu "kamber ateş nasılsın!..."

    " ?! "
    kamber annesinin türkçe'yi öğrenemediğini anladı. kardeşi yol boyunca annesine sadece bu üç sözcüğü öğretebilmişti. o da hep aynı cümleyi tekrarlayıp duruyordu, özlemin söze gerek duyduğu bu en yakıcı anda, ana-oğul birbirlerine seslenemiyorlardı, aralarında "türkçe konuşacaksın!" emir kipli bir duvar, bir set çekilmişti...

    birbirlerine bakışıp duruyorlar ve anne biraz zaman geçince yeniden:

    "kamber ateş nasılsın?" diyordu.

    oğlunun gözlerinden yanaklarına doğru, zaptedilmek istenen ama
    becerilemeyen, iki damla yaşın süzüldüğünü gördü anne...
    anne gözlerine en şefkatli duruşu, sesine en yumuşak tonuyla :
    "kamberateş nasılsın!..." diyecekti.

    bunun anlamı: "oğlum, sağlığın yerinde mi, bir derdin sıkıntın var
    mı, karnın doyuyor mu, sırtın pek mi, herhangi bir şey istiyor musun,
    çamaşır göndereyim mi, kışlık çorap öreyim mi?..." demekti.
    yanıtı oğlunun gözlerinden alacak:
    "demek iç çamaşırı ve yün çorap istiyorsun, hay hay canım oğlum."
    diyecekti içinden..

    anne çınar yüzüne dededen atadan kalma kuşkulu ifadeyi takınacak,
    gizemli bir tavra bürünecek, merak dolu gözlerle oğlunun ve
    kendisinin başucunda copla bekleyen askerlere bakacak, titrek bir
    sesle:

    "kamber ateş nasılsın!..."

    bunun anlamı:" burada zulüm çokmuş oğlum, dışarıda hep duyuyoruz, doğru mu? " demekti.
    yanıtı yine oğlunun gözlerinden alacaktı.

    "görüş bitti!" anlamına gelen düdüğün tiz sesi duyuldu.

    anne, "hoşçakal canım yavrum..." anlamına gelecek şekilde, sayısız
    kez kullandığı o tek cümleyi, el sallarken bir kez daha
    yineledi: "kamber ateş nasılsın!..."

    ve gittiler...

    görüş sonrası kamber bir sevinç seli gibi düştü hücresine.
    arkadaşı:
    "gelen annen miydi?" diye sordu.
    "evet" anlamında başını salladı.arkadaşı endişe dolu bir ifadeyle:
    "herhangı bir aksilik çıkmadan görüşebildiniz mi?" dedi.
    "hem de nasıl!..."
    arkadaşı sevinçle kolunu tutu ve sordu:
    " neler konuştunuz?..."

    kamber annesinin şakıyan gözlerini anımsadı, ışıltılı gözlerle
    arkadaşına baktı. yanıt vermedi ama arkadaşı anladı, şaşkınlık dolu
    bir yüz ifadesiyle kendi kendine mınldandı: "kamber'in gözleri
    konuşuyor!..."

    "evet, neler konuştunuz?" sorusuna, kamber'in gözleri:

    "neleer, neleer!..."diyordu.
  • gulsum akyuz'un bir siiri. oglu hapiste olan bir kurt ananin cocugunu ziyarete gittigi hapishanede turkce konusma zorunlulugu yuzunden ogrendigi tek cumle olan "kamber ates nasilsin"i gorus suresi boyunca surekli tekrar etmesini konu alir.
  • her okuduğumda ağladığım hikaye, sulu gözlüyüm.
  • geleceğin insanları bu ve buna benzer hikayelerimize dönüp baktıklarında bize ve birbirimize yaşattıklarımıza anlam veremeyeceklerdir. gülünç bulacaklardır. tarihe özel ilgisi olmayanlar bu saçmalıklara inanmayacaklardır.

    kıyamet kopmamışsa tabi…
  • her zaman hüngür hüngür ağlatır.

    bugün bir kez daha ağlattı.

    kamber ateş ankara 2. bölge 8. sıra adayı olmuş. seçilemeyebilir ama olsun. canı sağolsun.
  • anadili kavramının en yalın haliyle ne anlama geldiğini gözler önüne seren ve bolca hisse çıkarılması gereken kıssa.
    (bkz: dağ dili)
    (bkz: mountain language)
    (bkz: harold pinter)
  • nazım hikmet kültür merkezi sinema topluluğu tarafından kısa filmi çekilmiş olup. filmin yönetmenliğini değer demircan üstlenmiştir.
  • nhkm sinema topluluğu'nun 2007 yılında kısa filmini yaptığı öyküdür. öncelikle hikaye zaten çok vurucu o konuda söylenecek tek kelime yok. filmi çeken arkadaşların çok iyi niyetli çalıştıkları da söz götürmez bir gerçek. lakin oyunculuklar fazlasıyla yapmacık ve yetersiz. çok güzel bir hikaye oldukça kötü işlenmiş ve sunulmuş. gerekli etkiyi vermekten uzak yavan bir film olmuş.
  • ender özkahraman'ın mükemmel resimlediği, orası öyküleri isimli kitabının sonunda da karşılaşabileceğimiz hüzünlü hikaye.