şükela:  tümü | bugün
  • kara kitap değil de kara defter ermeniler de bir gelenek gibi görülürmüş vakti zamanında. kötülük yapanların yaptığı kötülükler deftere kaydedilirmiş. medet uman dostlarına karşı bu defter açılıp sen bana vakti zamanında bu kötülüğü yaptın seninle hesabım var diyip konuyu kapatırmış.
  • puslu bir auraya sahip ,insanı tuhaf bir şekilde içine çeken,büyülü bir orhan pamuk romanı.kitap boyunca sanki saat hep gece 11 civarıymış ve havada sürekli yağmur varmış gibi hissediyorsunuz.

    --- spoiler ---

    kitap,mevlana'nın kendini bulması için aşık olduğu şems'i öldürdüğünü iddia etmektedir. sonlara doğru anlamaktayız ki, bu aslında kitabın sonuna yapılan bir gönderme. kuvvetle muhtemel eşini aramakta olan ve bu yoğun arayış sonrası kendini bulan galip(mevlana) çocukluktan beri imrendiği,yazılarının hayranı olduğu celal'i(şems) öldürmüştür.

    ayrıca adını bilmediği o kişiyle yaptığı telefon görüşmelerinin de kendi iç hesaplaşması olduğunu düşünüyorum.

    --- spoiler ---
  • postmodernizmin en iyi şekilde görüldüğü kitaplardan biri. orhan pamuk'un yer yer sakat cümlelerini göz ardı edersek, edebi değeri olan önemli eserlerden biridir. herkes okuyamaz.
    kitaptaki sembolizm öylesine yoğundur ki, yorum yapmayı seven insanlara muhakkak okumaları tavsiye edilir.
    ayrıca kitapta bir bölümde paragrafların baş harflerini birleştirirseniz bir ev adresine ulaşırsınız, o ev orhan pamuk'un evidir derler hatta.
  • üçüncü kez elime aldigimda yine yeniden cok üzülerek bıraktığım kitap. orhan pamugu cok severim ve bu kitabini okumak istiyorum gerçekten çok istiyorum bir türlü icine dahil olamıyorum. hah diyorum olacak cok etkileniyorum bir bölümden dikkatle kelime kacirmadan devam ediyorum yok yine kopuyorum. üzülüp birakiyorum ertesi gun ayni hevesle aliyorum elime ama gitmiyo abi. kendimle çelişe çelişe yine bıraktım iste. 2004te almisim kitabi 11 yilda 3. deneme yine başarısız. hep bekliyorum bir yer gelicek ve ben içine dalicam kitabin çıkamayacagim ama olmuyor. kitaplari yarida birakmak hic huyum degildir ama olmayinca olmuyor demek ki. 3 4 sene sonra tekrar denerim belki
  • "yetenek denen şeyden daha çok güvendiğim inatçılık ve sabrıma..." demiş orhan pamuk. kara kitap'ın bende bıraktığı en büyük iz, tam da bu oldu.

    bu kitabı anadilimde okumuş olmak, bu kitabı ölmeden önce okumuş olmak ne büyük mutluluk.
  • çok geç kaldığım, aslında belki de tam zamanında okuduğum; istanbul'a 2015 yılının ilk karının yağdığı gün başlayıp istanbullulara göre son on yılın en yoğun kar yağışının yaşandığı günde eve kapanıp son yüz elli sayfasını okuyup bitirdiğim kitap.
  • kar'a kitap:

    birisi söylemişti, kar yağıyordu: böylece, sofradan kalkıp, her zamanki koltuklarına gömülmeden önce, ellerinin tersiyle araladıkları perdelerin soğuk karanlığı arasından, hafif kar tutmuş arka sokağa baktılar. sessiz, temiz kar. [syf. 45]

    kâh kar yağıyordu, kâh karanlık. [syf. 46]

    karlı bir kış günü dükkânına gelip öğrenci ödevleri için kullanılan “kış manzarası”nı değil, ısrarla “yaz manzarası”nı isteyen esrarengiz adam hangi esrarın belirtisini taşıyordu? [syf. 53]

    bütün gece, su ve kalorifer boruları çeşitli inlemeler, gurlamalar ve iç çekmelerle öttüler. kar aralıklarla yağdı. bozacı geçti gitti, bir daha gelmedi. [syf. 57]

    yalnızca, hayatın bir parçasını, bir fırsatı ya da bir eğlenceyi kaçırdığının resmi vardı galip’in bütün gece gözlerinin önünde: kar yağarken alâaddin’in dükkânının beyaz kaldırıma vuran ışığı. [syf. 58]

    hemen pencereye koşmuştu galip, soğuk, lacivert, karanlık pencereye: kar yağıyordu dışarıda; insanı dışarı çağıran ağır ve acıklı bir kar. [syf. 59]

    ortalık bir kar mavisiyle aydınlanırken, evdeki bütün lambaları söndürdü. [syf. 63]

    açık perdelerin arasından dışarıda atıştırmaya başlayan kar gözüküyordu. [syf. 80]

    saat gece yarısını çoktan geçmişti; istanbul’un üzerinde büyülü bir kar sessizliği vardı. [syf. 81]

    tabutun mezara indirilişi dünkü kar fırtınasının tam ortasına rastgeldiği için imam dua faslını hızlı hızlı geçti; üzerine çabuk çabuk toprak attık. sonra, nasıl oldu bilmem, bir anda hepimiz dağıldık. [syf. 88]

    yemek tepsisini kapısı önüne bırakıp handan çıktıktan sonra, galip yokuşu inerken göğün renginde şimdiye kadar hiç hissetmediği bir solukluk sezdi. sanki kül rengi bir kar yağacak, bu da cumartesi kalabalığınca olağan karşılanacaktı. [syf. 112]

    altyazılar kelime kelime gözüne giriyordu, ağzına kadar dolu sinemadaki insan kıpırtısını hissediyordu. yerinden kalktı, erken çöken karanlıkta, ağır ağır yağan karın altında evine döndü. [syf. 114]

    galip, uyanır uyanmaz karın yeniden yağdığını anladı. belki de bunu uykusunda fark etmişti; çünkü şehrin gürültüsünü örtüveren kar sessizliğini, uyanır uyanmaz hatırladığı pencereden dışarı bakarken unuttuğu rüyasında da duymuştu. [syf. 125]

    şehrin üzerine kar, bir tür eziklik duygusu gibi inmiş, lambalar daha solmuş, geceleri şehri şehir yapan hareket durmuş, kapıları kapalı, kaldırımları boş bir ortaçağ gecesi geri gelmişti. cami kubbelerinin, ardiyelerin, gecekonduların üzerinde kar, beyaz değil, maviydi. [syf. 126]

    galip, karla kaplı merdivenleri ihtiyatla çıkarken, bitişik evin bahçesinden bir köpek uğursuz uğursuz havladı. [syf. 127]

    bu sözü bir kapanış cümlesi olarak görmek isteyen galip, onca çay kahveye rağmen üzerinde bir baygınlık hissi, karın yeniden başladığını söyleyerek, kalkıp kapıya doğru sendeleyerek yürüdü. [syf. 133]

    ev sahibi, dışarıdaki kara bir an dikkatle baktıktan sonra, söyleyiş şekli galip’in de hoşuna giden bir kelimeyi heceledi: “be-yaz.” [syf. 134]

    galip bey’in, hiç de inandırıcı olmayan bir takma ad bahanesiyle, karlı bir gece bu uzak semte kadar gelmesi de bunun işaretiydi: bu işaretleri iyi okuduğunu galip bey’in bilmesini istiyor ve galip en sonunda karlı sokağa indiğinde ona son sorularını sessizce soruyordu: [syf. 135]

    bakırköy tren istasyonu’na kadar yürümeye karar verdi. bakkalların vitrin niyetine kullandıkları o döküntü buzdolaplarını hatırlatan tren istasyonuna kadar, kara bata çıka yürürken, sayısız kereler hayalinde rüya ile buluşmuş, her zamanki günlük hayatlarına dönmüşler, rüya’nın çok basit ve anlaşılır olduğu anlaşılan ‘terk’ nedeni neredeyse unutulmuş, ama hayallerinde yeniden başlayan günlük hayatta, eski kocasıyla karşılaşmasını rüya’ya anlatamamıştı bir türlü. [syf. 143]

    karaköy köprüsü’ne bağlı ve lambaları yanan boş boğaz vapurlarına bakarken galip, adama şöyle diyebileceğini düşünmüştü: “beyefendi, bir keresinde yıllar önce, gene böyle karlı bir gecede…” [syf. 144]

    "karlı gecenin aşk hikâyeleri" [syf. 163]

    anacaddeye çıktığında, saat biri geçiyordu; karlı kaplı kaldırımlarda hâlâ gelip geçenler vardı. [syf. 164]

    hikâye anlatanlar pavyondan çıkınca hemen dağılmamış, hafif hafif atıştıran karın altında, ne olduğunu kestiremedikleri yeni bir eğlenceyi bekliyor, bir yangına ya da bir cinayete tanık olduktan sonra, bir ikincisi de patlak verir diye olay yerinde çakılanlar gibi, birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı. [syf. 189]

    tünel’e çıkan sokakların birinde, kenar mahallelerde işitilecek cinsten bir bekçi düdüğü duyunca hepsi dönüp dar sokağın mor bir neon lambanın aydınlattığı karlı kaldırımlarına baktılar: galata kulesi’ne açılan sokaklardan birine girdiklerinde, galip’e, yolun iki tarafındaki yapıların üst katları ağır ağır kapanan bir sinema perdesi gibi, birbirlerine yaklaşıyorlarmış gibi geldi. kule’nin tepesinde, ertesi gün yağacak karı işaret eden kırmızı lambalar yanıyordu. saat gecenin ikisiydi, yakınlarda bir yerde bir dükkânın kepengi gürültüyle indirildi. [syf. 190]

    iki katlı, karanlık korkunç evlerin arasından geçerlerken “korkunç, korkunç!” demek geldi galip’in içinden. hafif hafif kar yağıyor, bütün şehir uyuyordu. [syf. 200]

    bir an bir sessizlik oldu. çok da uzak olmayan bir yerde bir köpek havladı, galip kar altındaki şehrin uğultusunu duydu. [syf. 201]

    mermeri kaplayan buzlaşmış kar tabakası, yabancı saat reklamlarındaki ay yüzeyi gibi karanlık ve çukur çukurdu. [syf. 201]

    kadınla birlikte, sessizce, hiçbir şey konuşmadan uzun uzun karanlık içindeki istanbul’u, şehrin belli belirsiz ışıklarını, atıştıran karı seyrettiler. [syf. 203]

    karlarla kaplı cumhuriyet heykeli de, hiçbir yere çıkmayan o geniş yunan merdivenleri ve galip’in on yıl önce cayır cayır yanışını zevkle seyrettiği ‘opera’ binası da, böylece, işareti olmak istedikleri hayali ülkenin gerçek parçaları haline dönüştüler. [syf. 228-229]

    işte herkes sizin dönüşünüzü beklerken en sonunda geri geliyorsunuz ve çok seviniyorlar; hayır hiç gelmiyorsunuz geri, çantanızda en sevdiğiniz şeyler, karlı telgraf direkleri arasından giden bir trendesiniz; aklınıza gelen o güzel sözleri, zeki cevapları verince hepsi hatalarını anlıyor, susuyor ve size gizli de olsa bir hayranlık duyuyorlar… [syf. 253]

    galip, yazılara gösterilmesi gereken sabır ve dikkati kendinde buldu. istanbul’a ilk gelen t model ford’un şoförlüğünü yapan beşiktaşlı makineci çırağının anılarını, istanbul’da neden her mahallede müzikli saat kuleleri dikilmesi gerektiğini, binbir gece masalları’ndaki harem kadınlarıyla köle zencilerin buluştuğu sahnelerin mısır’da yasaklanmasının tarihi anlamını, eski atlı tramvaylara hareket halindeyken binebilmenin yararlarını ve papağanların neden istanbul’dan kaçıp kargaların geldiğini ve bu yüzden kar yağışlarının başladığını açıklayan hikâyeyi de galip aynı iyi niyet ve güvenle okudu. [syf. 257]

    çok sonra, hâlâ eriyen kar sularının yağmur oluklarında kederli sesler çıkararak aktığı kaldırımlardan, at kestanesi, servi ve çınar ağaçlarının altından kendi ayak seslerini ve mahalle kahvelerinden gelen gürültüyü dinleyerek uzun uzun yürüdükten ve karaköy’deki bir muhallebicide de karnını tıka basa tavuk, çorba ve ekmek kadayıfıyla doyurduktan sonra, bir manavdan meyze, bir büfeden ekmek peynir alıp şehrikalp apartmanı’na döndü. [syf. 281]

    kalabalık çarşıdan, istavritler, vanoslar, kalkanlar satan balıkçı dükkânlarının önünden geçerek bütün sokakların açıldığı fatih camii avlusuna girdi. geniş avluda kimsecikler yoktu: tek başına karda bir karga gibi yürüyen kara sakallı, kara paltolu bir adamdan başka. [syf. 346]

    "bu kar daha yağacak mı acaba?" dedi galip pencereden dışarı bakarak.
    "kim bilir?" dedi ihtiyar, belki daha da diyecekti, ama galip onun sözünü kesti.
    "bu kar neyin işareti?" dedi galip "bu kar neyin habercisi? ulu mevlânâ’nın anahtar hikâyesini bilir misiniz? dün gece rüyamda aynısını görmek nasiboldu. her yer bembeyazdı, kar beyazı, bu karın beyazı. birden göğsümün üzerinde soğuk, buz gibi soğuk, keskin bir ağrıyla uyandım. kalbimin üzerinde bir kar topu var sandım, buz topu sandım, billur bir top sandım, değilmiş: kalbimin üzerinde şair mevlânâ’nın elmas anahtarı varmış. elime aldım, yatağımdan kalktım, odamın kapısını onunla açayım dedim, açtı; ama başka bir odaydım ve içerde yatağında uyuyan, bana benzeyen, ama ben olmayan biri vardı. o odanın kapısını uyuyan adamın kalbinin üzerindeki anahtarla açıp, yerine elimdekini bırakıp başka bir odaya girdim: o oda da öyle; bana benzeyen, ama benden güzel suretler, yürekleri yerinde anahtarlar… öteki oda da, öteki odaya açılan beriki oda da öyle. üstelik baktım, odalarda benden başkaları da var; benim gibi gölgeler, benim gibi uykudagezer hayaletler, ellerinde anahtarlar. her odada bir yatak, her yatakta benim gibi rüya gören bir adam! anladım ki cennetteki çarşıdayım. burada ne alış var ne de satış, ne para var ne de pul; yalnızca suretler ve suratlar var. hangisini beğenirsen o surete giriyor, o suratı yüzüne maske gibi geçiriyor, yeni hayatına başlıyorsun, ama benim aradığım suret, biliyorum, binbir odanın en sonuncusunda, ki elime geçirdiğim en son anahtar kapısını açmıyor. o zaman anlıyorum ki göğsümün üzerinde kar soğukluğuyla gördüğüm o ilk anahtarla açabilirmişim o kapıyı, ama o anahtar artık nerededir, kimin elindedir, terk ettiğim yatak ve oda binbir odadan hangisidir bilemiyorum ve böylece kahredici bir pişmanlıkla, gözyaşlarıyla, öteki umutsuzlarla birlikte kapıdan kapıya, odadan odaya, anahtarın birini bırakıp birini alarak, uyuyan suretlerin her birine şaşarak anlıyorum ki ben, sonsuza kadar…" [syf. 349]

    posta arabasının ancak on beş günde bir uğradığı karlı dağ kasabalarından sana mektuplar yazan umutsuzları düşün, hacca gitmeden, seçimlerde oyunu kullanmadan önce sana mektup yazıp akıl soran şaşkınları düşün, coğrafya dersinde sınıfın en arkasındaki sırada seni okuyan mutsuz öğrencileri, bir köşeye atılmış masalarında emeklilik gününü beklerken yazına göz atan acıklı tahrirat memurlarını, senin yazıların olmasa akşamları kahvede radyo programlarından başka konuşacak hiçbir konu bulamayacak talihsizlileri düşün. [syf. 364]

    oysa saray’da çalışan kadınlar, konuya büsbütün ilgisiz olmadıkları gibi, iç sıkıntısıyla birbirlerine aynı masalları anlatarak pinekledikleri karlı kış gecelerinde, resmim ve karşısındaki aynanın sihirli oyunlarını misafirlerinin kişiliği konusunda eğlenceli bir mihenk taşı olarak kullanırlardı: [syf. 402]

    çünkü, hiç kimseden etkilenmemek için verdiği o ‘inanılmaz varlık yokluk savaşı’nın on altıncı yılında, alıştığı eşyalarla, sevdiği kokularla, etkilendiği kitaplarla boğuştuğu gecelerin birinde, pencerelerinin ‘batılılaşmış’ panjurları arasından geniş bahçeyi kaplayan karı ve ayışığını seyrettiği bir akşam, şehzade, vermekte olduğu savaşın aslında kendi savaşı değil, yıkılmakta olan osmanlı devleti’ne kaderleri bağlanmış milyonlarca talihsizin savaşı olduğunu anlamıştı. [syf. 434]

    karla kaplı bahçenin üzerinde, sonsuzluk zamanının genişliğini ve korkutuculuğunu hatırlatarak ayın parladığı geceden bir süre sonra, kendine tuttuğu yaşlı, sadık ve sabırlı katip’i her sabah divanının karşısında maun bir masaya oturtup ona kendi hikâyesini, kendi keşfini anlatmaya başladığı günlerde şehzade, hikâyesindeki bu “son derece önemli tarihsel boyutu” aslında yıllar yıllar önce de keşfetmiş olduğunu da hatırlayacaktı: [syf. 434]

    o gece, galip, rüyasında rüya’yı, alâaddin’in dükkânında satılan bebekler arasında gördü. ölmemişti. karanlığın içinde öbür bebeklerle birlikte hafif hafif nefes alıp vererek galip’i bekliyor, ona göz kırpıyordu, ama galip dükkâna geç kalmıştı, gidemiyordu bir türlü oraya; yalnızca, uzaktan, şehrikalp apartmanı’nın penceresinden, alâaddin’in dükkânından karlı kaldırıma vuran vitrin ışıklarını gözyaşlarıyla seyredebiliyordu. [syf. 451]

    dışarda kar yağarken celâl onlara saatlerce bitip tükenmeyen hikâyelerini anlatırdı. [syf. 453]

    terzinin, rüya’nın kayıplara karıştığı karlı gece, dükkânında çalışırken gördüğüm terzi olduğunu bile yıllar önce gördüğü bir filmi hayal meyal hatırlayan biri gibi zorlukla hatırladım. [syf. 461]

    boş ve karanlık sokaklarda yürüdükten sonra, rüya’nın benim için astığı işareti balkon demirinde görünce, evliliğimizin üçüncü yılında, karlı bir gece yarısı, yıllardır ahbaplık eden anlayışlı iki dost gibi, birbirimizi iğnelemeden ve sohbeti rüya’nın ilgisizliğinin dipsiz kuyusuna hiç düşürmeden ve birden aramızda bir ruh gibi beliriveren o derin sessizliğin yaklaştığını da hiç hissetmeden uzun uzun konuştuklarımızı hatırladım. [syf. 463]

    [orhan pamuk, kara kitap, yapı kredi yayınları]

    http://dontreaddostoyevsky.tumblr.com/…0/kara-kitap
  • en sevdiğim bölümüdür, severdim seni.

    "okuldayken aynı sıralarda oturmazdık; ama sıcak bahar günlerinde sınıfta uzun tartışmalardan sonra pencere açıldığında, hemen arkasındaki kara tahtanın karasından aynalaşan camın içinde yansıyan yüzünü şimdiki gibi seyrederdim.

    ilk rastlaştığımızda bacakların o kadar ince, o kadar narin gözükmüştü ki bana, onların kırılıvereceğinden korkmuştum. tenin sanki çocukken daha sertti de, büyüdükçe, ortaokuldan sonra renklenerek inanılmaz bir incelikle yumuşadı. evin içinde oynamaktan kudurduğumuz sıcak yaz günlerinde, bizi bir plaja götürmüşlerse eğer, dönüş yolunda, ellerimizde tarabya’dan aldığımız dondurmalarla yürürken, sivri tırnaklarımızla kollarımıza, üzerindeki tuzu kazıyarak harfler yazardık. ince kollarının üzerindeki küçük tüyleri severdim. güneş yanığıyla pembeleşen bacaklarını severdim. başımın üzerindeki raftan bir şey almak için uzandığında yüzüme dökülüveren saçlarını severdim.

    annenden alıp giydiğin askılı mayonun sırtında bıraktığı askı izlerini, sinirlendiğin zaman saçlarını dalgın dalgın çekiştirmeni, filtresiz sigara içerken ortanca ve başparmaklarınla dilinin ucundaki tütün parçasını yakalayışını, film seyrederken ağzını açışını, kitap okurken elinin altındaki bir tabakta bulduğun leblebileri ve fındıkları farkında olmadan yiyişini, anahtarlarını kaybedişini, miyopluğunu kabul etmediğin gözlerini kısışını severdim. gözlerini kısıp uzaktaki bir noktaya bakarken başka bir yere gittiğini, başka bir şey düşündüğünü anlayınca seni endişeyle severdim. aklının içindekilerinin bildiğim kadarını ve daha çok da bilmediğim kadarını korkuyla korkuyla severdim, allahım!

    birlikte gittiğimiz bir misafirlikte, ağır havası sigara dumanlarıyla mavileşmiş bir odada, senden üç adım ötede oturan bir anlatıcının hikâyesini dikkatle dinlerken, geceyarısı o ‘ben burada değilim’ ifadesi ağır ağır yüzünde belirdiğinde seni severdim. tembellikle geçen bir haftadan sonra, gömleklerinin, yeşil kazaklarının ve bir türlü atmaya kıyamadığın eski geceliklerinin arasında bir kemeri istemeye istemeye ararken, açık kapısından içerisi gözüken dolaptaki inanılmaz karışıklığı fark ettiğinde yüzünde beliren yılgınlık ifadesini severdim. bir heves ressam olmaya karar verdiğin çocukluk günlerinde, dede’yle birlikte masaya oturup ağaç çizmeyi öğrenmeye koyulduğunda, dede’nin konu dışına çıkan takılmalarına öfkelenmeden güldüğünde seni severdim. dolmuşun kapısını ucu dışarıda kalan mor paltonun üzerine kapadığında ve şimdi elinde tuttuğun beş liranın, şimdi yere düşüp kaldırım kenarındaki ızgaraya doğru kusursuz bir yay çizerek ne güzel yuvarlandığını gördüğünde yüzünde beliren oyuncu şaşkınlığı severdim.

    severdim seni, pırıl pırıl bir nisan günü küçük balkonumuza çıkıp sabah astığın mendilin hala kurumadığını, demek ki güneşin seni aldattığını anladığında ve hemen sonra, arka arsadan gelen çocuk cıvıltılarına hüzünle kulak kabarttığında seni severdim. birlikte gittiğimiz bir filmi bir üçüncü kişiye hikâye ederken belleğinin ve hatırladıklarının benimkinden ne kadar farklı olduğunu korkuyla anladığımda seni severdim.

    severdim seni; aile içi izdivaçlar ve akrabalar arasındaki evlilikler üzerine bol resimli bir gazetede makale döktüren profesörün incilerini bir köşeye çekilip bana sezdirmeden okuduğunu gördüğümde ve ne okuduğunu değil; ama okurken yalnızca üst dudağının tolstoy kahramanları gibi hafifçe öne çıktığını gördüğümde seni severdim. asansör aynasında kendine bir başkasına bakar gibi bakışını ve nedense bu bakıştan sonra hatırladığın şeyi telaşla çantanın içinde arayışını severdim. biri yan yatmış ince bir yelkenli, öteki kambur bir kedi gibi yan yana durarak saatlerce seni bekleyen topuklu ayakkabılarının içine aceleyle girişini ve saatler sonra, eve döndüğünde ayakkabıları gene aynı çamurlu ve asimetrik yalnızlığa terk etmeden önce kalçalarının, bacaklarının ve ayaklarının kendi kendilerine yaptıkları hünerli hareketleri seyretmeyi severdim. sigara küllüğünü tepeleme dolduran izmaritlere ve kara başlarını umutsuzca bükmüş yanık kibritlere bakarken kederli düşüncelerin kimbilir nereye gittiğinde seni severdim.

    severdim seni her zaman yürüdüğümüz sokaklarda, bir an, sanki güneş o sabah batıdan doğmuş gibi yepyeni bir ışık ve yepyeni bir köşeyle karşılaştığımızda, sokakları değil, seni severdim. birden çıkan lodosla karların eridiği ve istanbul’un üzerindeki kir bulutlarının temizlendiği kış gününde, antenlerin, minarelerin ve adaların arkasından bana gösterdiğin uludağ’ı değil, başını omuzlarının içine çekerek ürperen seni severdim. çinko tenekelerle yüklü ağır arabayı çeken sucunun yorgun ve yaşlı atına kederle baktığında severdim seni. dilencilere para vermeyin, onlar aslında çok zengin diyenlerle alay ettiğinde ve herkes labirentimsi merdivenlerden kıvrılarak sinemadan yeryüzüne ağır ağır çıkarken, bir kestirme bulup bizi bütün kalabalıktan önce kaldırıma çıkardığın zamandaki mutlu gülüşünü gördüğümde seni severdim. saatli maarif takvimi’nden bizi birlikte ölüme yaklaştıran bir yaprağı daha kopardıktan sonra, en altta günün yemeği olarak önerilen etli nohut, pilav, turşu ve karışık kompostoyu, yaklaştığımız ölümün bir işaretini okur gibi ağırbaşlı ve hüzünlü bir sesle okumanı ve kartal marka ançuvez tüpünün önce rondelayı çıkartıp, sonra kapağı sonuna kadar çevirip açılacağını bana sabırla öğrettikten sonra, üretici mösyö trellidis’in saygılarıyla, demeni severdim. kış sabahları yüzünün renginin şehrin üzerindeki soluk beyaz göğün renginde olduğunu gördüğümde, çocukluğumuzda, caddenin ırmağından akan arabalar arasından, bir kaldırımdan öteki kaldırıma bir koşu çılgın ve neşeli geçişini seyrettiğim zamanki gibi, seni endişeyle severdim.

    severdim seni, cami avlusunda, musalla taşında yatan tabuta konan kargaya dikkatle ve gülümseyerek baktığında, radyo tiyatrosu taklidi sesinle annenle babanın kavgalarını oynadığında seni severdim. ellerimin arasına dikkatle başını alıp gözlerinde hayatımızın gittiği yeri korkuyla gördüğümde seni severdim. vazonun yanında, neden orada bıraktığını anlayamadığım yüzüğünü günler sonra gene orada gördüğümde seni severdim. efsane kuşlarının ağır ağır uçup havalanışını andıran uzun bir sevişmenin sonunda, ağırbaşlı şenliğe kendi şakaların ve yaratıcılığınla en sonunda senin de katıldığını anladığımda seni severdim. dikine değil yanlamasına kestiğin elmanın içindeki kusursuz yıldızı bana gösterdiğinde seni severdim. öğle vakti, yazı masamın üzerinde oraya kadar nasıl geldiğini anlayamadığım bir tel saçını gördüğümde ve birlikte çıktığımız bir yolculukta, tıkış tıkış belediye otobüsünün tutunma demirlerine sarılan öbür eller arasında yan yana duran ellerimizin birbirine ne kadar az benzediğini kederle gördüğümde, seni kendi gövdemi tanır gibi, beni terk eden ruhumu arar gibi, bir başka kişi olduğumu acı ve sevinçle anlar gibi severdim.

    severdim seni, nereye gittiğini bilmediğimiz bir trene bakarken yüzünde beliren esrarlı ifadeyi ve bu kederli bakışının tıpatıp aynısını, bir akşamüstü sürülerle kargaların çığlıklar atarak çılgın gibi uçuştuğu bir saatte, elektrikler birden kesildiğinde evimizin karanlığı ile dışarısının aydınlığı yavaş yavaş yer değiştirirken gene esrarlı ve hüzünlü yüzünde ben gördüğümde kapıldığım o çaresizlik, acı ve kıskançlıkla severdim seni."
  • bu kitabı ilk bitirdiğimde orhan pamuk'un postmodernizmine ve yazımından bugüne değin postmodern roman tekniklerini nasıl arşa taşıdığına, metinlerarası hurufilik kuramlarına ve gizliden gizliye kitabın içine de çok kez sakladığı hurufiliğine, üstkurmaca anlatısı ile celal salik karakterine ve esasen türk halkına eleştirel gözle baktığı üstü kapalı parodik paragraflarına ve en önemlisi pamuk'un kara kitap'ta risk alarak deneysel bir çalışma işine girmesine ve bundan belki kendisinin de beklemediği kadar başarılı bir şekilde çıkması neticesinde ortaya bir poetika çıkarmasına ve daha bir sürü şeye değineceğim o kadar şey vardı ki kafamda kitap hakkında ne yazacağımı şaşırıp kalmış, aklımdaki cümlelerimi bir türlü yeterli ölçüde kurgulayamayınca bu işi sonraya bırakmıştım.
    orhan pamuk'un kara kitap'ı nasıl yazdığını özetlediği pasaj gibi ben de bu kitap hakkında körü körüne ama uzun bir inceleme yazısı karalayacaktım; ancak kitabı okumamın üzerinden çok uzun zaman geçti.
    bu saatten sonra artık istesem de bütün detaylarına aşina olamayacağım.
    ancak deli gibi merak ettiğim tek bir şey var:

    --- spoiler ---

    orhan pamuk, celal salik'i öldürüş şeklinin yıllar sonra hemen hemen aynı şekilde vuku bulduğunu görünce acaba neler hissetti ?
    --- spoiler ---
  • genelde tasavvuf, özelde ise onun artık bir nevi aforoz edilmiş bir kolu olan hurufilik ile postmodern edebiyat anlatısını harmanlamak gibi dahiyane bir fikirle yola çıkan roman. kitabın karakterlerinden celal salik'in köşe yazıları eserin belkemiği konumunda.

    kitabın ilk bölümden önce esrar ile alakalı iki epigraf karşılıyor bizi. romanın gideceği yön hakkında bize ipucu veriyor yazar. zira sır kavramı tasavvufta önemli bir kavram. aynı zamanda romanın son kısmında bürüneceği polisiye ruh hali de esrar kavramı ile yakından ilişkili.

    romanla alakalı detaylı konuşmak için önce hurufilik neymiş ona bakalım. türk dil kurumu'na göre tanımı: "kur'an'ın harflerinden birtakım anlam ve yargılar çıkaran bir mezhep." fazlulluah esterabadi tarafından kurulduğu söyleniyor ki zaten kitapta da bu gizemli adamın bahsi geçiyor. kendisi idam edildiği için daha sonraları ünü giderek yayılıyor. orhan pamuk, bu adamın kurduğu esrarlı mezhebi her şeyin görünen anlamının arkasındaki ikinci anlam ile ya da başka bir deyişle batınî mana ile ilişkisi bağlamında mevzu bahis ediyor.

    hurufilik denilen akımın köklerinin çok eskilerde yattığını da eklemek lazım bu arada. harfler ve sayıların kutsal anlamlar ihtiva ettiği inancı eski çağlardan bu yana mevcut imiş. mesela hepimizce bilinen ünlü pisagor bu minvalde bir tarikat dahi kurmuş. aslında popüler birçok gizemli, dini yahut seküler topluluğun temelinde bu tür harf, sayı mistisizmi var diyebiliriz. geometri kavramının da bu noktada önemini unutmadan vurgulayalım.

    orhan pamuk, gnostik tandanslı tüm bu gizemciliği kullanarak memleketimizin belki iki yüz yıldır tartışageldiği taklit ve asıl kavramlarını ele alıyor. şizofrenik ruh halinin toplumsallaşmasını büyük bir ustalıkla ortaya koyuyor. yüzlerdeki gizli manalardan asırlık yaralarımızı teşhise çabalıyor. nihayetinde ortaya destansı bir postmodern başyapıt çıkıyor.

    kitapta orhan pamuk'un ısrarla üzerinde durduğu başka bir tasavvufî karakter daha var: mevlana celaleddin-i rumi. yazar onun hayatı üzerinden bazı çıkarsamalar yapıyor. rumi'nin en bilindik eseri mesnevi bağlamında hikayeyi gerçekle karşılaştırıyor. metinlerarasılık üzerine orhan pamuk'un görüşlerini öğreniyoruz. bu noktada kâh hayy bin yakzan'ın kâh robinson crusoe'nun bahsi geçiyor.

    aslında kara kitap içerik bakımından romanda söz edilen alaaddin'in dükkanını andırıyoruz diyebiliriz. dünya kadar karmaşık, anlam yüklü ve bir o kadar anlamsız.

    tüm bu bahsettiklerimiz haricinde kitabın esas hatlarını belirleyen şeyh galip'in hüsn ü aşk adlı eseri tabii ki. bunun dışında kitapta bahsi geçen meselelere dair şu başlıklar incelenebilir.

    (bkz: hikaye anlatmak)
    (bkz: tebdil-i kıyafet)
    (bkz: gerçek)
    (bkz: rüya)
    (bkz: 1001 gece masalları)
    (bkz: bektaşilik)
    (bkz: istanbul)
    (bkz: mevlevilik)
    (bkz: modernleşme)
    (bkz: batılılaşma)
    (bkz: edgar allen poe)
    (bkz: nostalji)
    (bkz: bundan evvelki tramvaylar ne kadar iyiydi)
    (bkz: ahmet rasim)
    (bkz: muhyiddin ibn arabi)