şükela:  tümü | bugün
  • çiçek olanının kokusu baş döndürücü güzellikte olup, baharat olanının da daha keskin olmasına rağmen aşağı kalır yanı yoktur.

    geçen gün eve giren kertenkeleden bahsetmiştim (bkz: #111902173). bütün uğraşlarıma rağmen çıkaramayınca internetten karanfilin etkili olduğunu öğrendim. denemekte fayda var diyerek 8 - 9 adet karanfili kaynar suya atıp, kertenkelenin olduğu odaya bıraktım. ilginç bir şekilde işe yaradı ve çok geçmeden açık bıraktığım dış kapıdan çıkıp gitti.

    ev keskin bir şekilde karanfil koktu ama buna değdi. aklınızda bulunsun kertenkeleler karanfil kokusundan nefret edermiş.
  • askin nur yengi'nin ikinci albumu hesap ver'den bir sehrazat sarkisi. ayrica rahmetli uzay hepari'nin bir album icin yaptigi ilk duzenlemedir yanilmiyorsam.

    ah benim orselenmis, incinmis karanfilim
    bir sessiz ciglik gibi; kirmizi, masum, narin

    bu urkek, bu al durus,
    soyle neden bu vazgecis?
    ne oldu umitlerine?
    bu ne keder, bu ne ic cekis?

    sen ki ozgurluk kadar guzelsin, sevgi kadar ozgur..
    o guzel basini uzat goklere, gul; guneslere gul

    kirilma, kusme, sen yine bir siir yaz
    cok degil, inan az kaldi, az
    bu kadar erken susma, biraz bekle
    aglama, aglama, gul biraz
  • aşk yeniden denirken bir vakitler, söyleniveren bir yeni türkü şarkısı...

    "...
    karafiller açıyordu
    o zamanlar gözlerinde
    bir baksam kül olurdum yüzüne

    başın alıp gittiğinde
    yağmurlar küstü bana
    bir daha yağmadılar çoşkuyla

    bir karanfil yağsa yağmur
    büyülense yeniden dünya

    gün olup da geleceksen
    usul usul gün yağarken
    gözlerinde karanfiller
    açacaklar tutuşup yine
    ..."

    sözler meral özbek, müzik derya köroğlu...
  • haftalık alışveriş için carrefour'dayız, eşimle birlikte...

    o reyon senin bu reyon benim gezerken kulağıma bir şarkı çalınıyor hafiften. elektronik bölümüne doğru gidiyorum. müziğin volümü yükseliyo, bendeki çekimi de.

    sıra sıra açık televizyonlardaki kanal powertürk. şarkıyı söyleyen mustafa ceceli. klibini gösteriyorlar, bir yandan da klip çekimlerinden görüntüler var.

    bilenler bilir, o yılları yaşamamışlar için de ben söyliyim, yetmişli yılların türk sinemasındaki seks furyası dönemlerinde yurdum insanları filim afişleri önünde ağzı bir karış açık durup, dakikalarca filim afişlerini seyrederlerdi. yani benzetmek gibi olmasın ama aynı o moddayım. bırakıp bir yerlere ayrılamyorum. şarkı bitiyo gibi oluyo yeniden başlıyo. galiba klip arkası görüntüleri olduğu için çabucak biten bi'şey değil...

    şarkı da tanıdık hani bi'yerlerden ama o kadar hoş geliyo ki o an bana... ve o arada konuşan adam şarkının adını hiç söylemiyo..

    o sırada bir görevli geçiyor yanımdan. diyorum ki bu şarkı hangi albümde var? almak istiyorum. adam hasbünallah bakışı ile "o televizyonda çalıyo!" diyo...
    içimden yahu televizyonda çaldığını ben de görüyorum diyorum ama nazik olmaya çalışarak: evet biliyorum da ben hangi cd onu soruyorum. ben bu reyonda görevli değilim diyo, gidiyo... eh reyon görevlisini bana şeetseydiniz diycem ama arkasına bile bakmıyor.

    eşim az sonra yanımda: "yahu nerdesin seni arıyorum."
    yaa bi şarkı çalıyodu da çok güzel onu alıcam.
    internetten indi...
    hayır alıcamm !!!
    bir görevli daha geçiyo.. sanırım aynı soruyu sorduğum üçüncü veya dördüncü kişi... az önce mustafa ceceli'nin bir şarkısı çalıyodu hangi albümün içinde?? elinde bir albümle geliyo eşim alıp alışveriş arabasının içine atıyo.. belli ki adamcağız sıkılmış. biran önce gitmek istiyo. gözümde gözlük yok ama o an albümün adının "güldünya..." olduğunu göyorum..
    bu diil! bu diiiill!!! görevli kızın arkasından bas bas bağırıyorum. bu kadın şarkıları biliyorum. solistlerin hepsi kadın. ben ceceli'yi istiyorum. eşim:
    "eve gidince bakarsın, sonra alırız..."
    hayır şimdi istiyorum! bu kadar adam bilmiyo mu ne sattıklarını...
    biliyorum ki istediği oyuncak alınmamış çocuk görüntüsü veriyorum. bir gözümde yaşım eksik.
    neyse sonunda reyonda epeydir heyecanlı bir konuşma geçtiğini anlayabilen bir yetkili geliyor? pardon yardımcı olabilir miyim?
    (olmazsan yandın zaten! yangın vaaar diye bağıracam şimdi!) az önce televizyonda mustafa ceceli'nin bir klibi gösteriliyodu. eski bir şarkı. bir yerlerden hatırlıyor gibiyim ama çıkaramadım. yeniden yorumlamış ceceli. acaba hangi albümde var, biliyo musunuz?? bulamıyorum. arkadaşlar da bilmiyo..
    (bu arada ben gözlüksüz halimle görevlilerin gidip gelmeleri arasında geçen zamanda cd raflarını kırk kere gözden geçirmişim...)
    yetkili: uzay heparı şarkıları çıktı yeni.. onun içinde olabilir. bir bakın.! yoksa ben de fazla yardımcı olamıycam..
    bir koşu gidiyorum. albümü buluyorum. kartonetin üzerine şarkı ve şarkıcı adlarını yamuk yumuk üstelik de mikrop kadar yazan yapımcıya bildiğim bütün duaları sayarak "mustafa ceceli " ve "karanfil" adlarını söküyorum.
    ohhh be!..
    ve ardından..
    ahhh be!.. aşkın nur yengi: karanfil...
    sanırım eşim biraz sinirlendi ama çaktırmamaya çalıştı. ( bilir ki hiçbir şey için sıf kapris olsun diye kapris yapmamışımdır!)

    daha o sıra aynı şarkıyı dön baba dön dön bütün gece dinleyeceğinin farkında değil!:)

    efendim bu satırlar "karanfil" eşliğinde yazılmıştır..
  • çayda, kahvede tadı, şekeri sevmeyen beni bile baştan çıkartan bir rayihası var bu mübareğin. bardağın içine çok değil iki tane atmayagör, uğrun uğrun salınıyor içimize...değdiği her yere biraz ılık yağmur, biraz mavi gökyüzü, biraz taze bahar kokusu serpiştiriveriyor.

    çiçeğinin o kımıl kımıl, kat kat, ipek kadife dokusuna ne demeli peki? o kibirli orkideye, zalim güle inat dünyanın en romantik çiçeği ilân edilse yeridir. bağda bahçede, öbek öbek tarhlarda hüküm sürse lâyıktır. kucak kucak karanfiller açılsa, her nereye yaraşıyorsa..."pervane dahi yanmak için nârını bekler" diye öğrenmedik mi?

    "karanfiller açıyordu
    o zamanlar gözlerinde
    bir baksam kül olurdum, yüzüne"
  • genelde ocakbaşı ve şark sofralarında ödeme yapıldıktan sonra kolonya ve kürdan ile birlikte ikram edilir. ikramının sebebi ağızdaki sarımsak vs. kokularını gidermektir. ancak ağızda çignenmemeli sadece bekletilmelidir. çiğnendiği takdirde o bölgeyi uyuşturur ki bunu sevenlerde vardır (ben). zate dişçide iğneden önce dişetini uyuşturması için sıkılan sprey ve dişinol adlı ilaçda da karanfil bulunmaktadır.
  • ahmet haşim şiiridir.

    yarin dudağından getirilmiş
    bir katre alevdir bu karanfil,
    ruhum acısından bunu bildi!

    düştükçe, vurulmuş gibi, yer yer
    kızgın kokusundan kelebekler,
    gönlüm ona pervane kesildi.
  • selvi boyuyla cikti miydi di$ kapidan, butun mahallede dururdu hayat derdi annem, tinisina hayranligi sinmi$ kirmizi kadifeden sesiyle. o ise, haremde sabahtan ak$ama gergef i$leyen genc kiza aglardi bazi bazi, icinde hareler olan ela gozlerinden akan ya$lari saklamaya cali$arak. kalin beyaz boynunun, bir kugu gibi magrur ve agir hareketinden anlardim. ustunde kahverengi lekeler olan beyaz incecik ellerinden bilirdim, cektigi izdirabi ve onun hayatiyla birlikte bitecek teessurunu. ba$imi dizlerine koyup, saclarimi ok$asin isterdim vakitli vakitsiz. ne zaman kirilsa icimdeki tomurcuklu badem dallari, o hep ayni koltukta beklerdi beni. sokulurdum kemiklerini hissettigim, ince beyaz derisinin altindaki uzun bacaklarinin yanina, o ba$imi ok$ardi. uyur kalirdim bazen. dunyadaki en guvenli siginakta uyumak gibi bir $eydi, onun hep sabun kokan kucaginda uyumak. ondan sonra ba$ladi bende butun deterjan kokularinin, delirten tahammulsuzlugu. o benim bu halimi hic gormedi.

    ben oradayken, dunyanin butun bombalari ustume atilsa, asla bir $ey olmazdi bana. garip bir icguduyle bilirdim. garip ba$ka $eyler de ogretmi$ti bana, ogrendigimi cok sonralari farkettigim. asla, kendini emniyette hissedebilecegi daha saglam, daha guvenli bir yeri olamazdi bir insanin. $ansliydim, $ansimin kiymetini bilip, tadini cikarirdim hep o nedenle. bazen ortaya cikan, cogu zamansa gizli olan $imarikligimin sebebi budur bence. oyle hafifti ki elleri, kivircik saclarimin ustunde gezinirken onlar, kelebekler ucu$urmu$ gibi gelirdi saclarimda. sevilmeyi beklerken ogrenmi$ti bu kadar icten sevmeyi, emindim bundan. hep kocaman bir bo$lugun icinde kaybolmu$ ruhunu arardi fikrimce. geceleri elinde gaz lambasi, bahcede dola$malarinin sebebi buydu, bir ben bilirdim bunu ondan ba$ka. kimbilir, belki de bu sirdi, bizi bu kadar yakin yapan birbirimize. ahhhh hayat....

    nart'in icinden, 13'unde annesinin koynundan sokup almi$lar , sonra da harem- i humayun denilen hucrede bir omur gecirmi$, bab-i humayun'a bakarak. 20'sinde, erkek evlat veremedi diye, beylerbeyinde bir yaliya cikarmi$lar zabit buyuk buyukbabamla evlendirip. sonra ba$lami$ darulbedayi'deki hikayesi. bir omre kac hikaye sigabilir ki derdim anneme. sahi, bir omre kac hikaye sigabilir?

    cok konu$mazdi, konu$tugu vakit soyledigi hemen hemen her $ey ise, aklimdadir hala. ozenle secilmi$ kelimeler, kenarlari kiri$mi$ solgun pembe dudaklarindan cikarken, dizilecekleri sirayi evvelden ogrenip gelmi$ler gibi, yava$ca suzulurlerdi yerlerine. kelimeler, iclerine dolan manalardan agirla$irlardi, bereketli yillardaki, ustu ba$i meyve dolu nar agaclari gibi. soyledigi her $ey, cok gormu$ gecirmi$ bir kadinin acilarina bulanmi$, sevincleriyle yikanmi$ tecrubeler kokardi. hic dogrudan kendini ve ya$adiklarini anlatmazdi. aldigi terbiyeden oldugunu du$unurdum bunun. sonradan gordum, hayatta direk kendini, duygularini, ya$adiklarini anlatan insanlar aslinda sig insanlardi. icinin derin kuyularinda, kiymetli yalnizliginin cilesini cekiyordu ruhu lime lime. ahhh, her yanimdalar, her taraftalar, hep kendilerini anlatiyorlar. anlattikca, kuculuyorlar ufukta...

    tabagima doldurdugum ye$illiklerin ustune corek otu boca etmeyi ondan ogrendim. $imdi ne zaman corekotunun di$lerimin arasinda ezildiginde, damagima yapi$an o baharli tadini duysam, hep onun kokusu gelir aklima. istanbul pilavi safransiz asla olmaz biliyorum, hangi devirde olursak olalim. ak$amlari yatmadan evvel zencefilli tarcin cayi icmeye de o ali$tirdi beni. $imdi icmesem uyuyamam mesela. saclarin tarcin kokuyor hep derdi ilk sevgilim. nedenini hic soylemedim. ahhh agzimdaki bu karanfilli tarcin tadi...

    nasil da uzun ve inceydi parmaklari. ruhlari incelmi$ kadinlarin etli elleri olmaz diye yazmi$im lisedeki turkce defterimin en arka sayfasina. cocukken caldigi tamburdan derdim, tamburdan incecik elleri. butun bir cocukluk, tambur calanlarin ellerini ince sanmakla gecti. $imdi ise, emin degilim... kimbilir sayfanin sol tarafini boydan boya kaplayan mor salkim resimlerinden gelen rayiha da, onun saclarindan ucu$an rayihadir. ahhhh, kimbilir...

    kimse sevmedi demi$ti bir keresinde. kimse beni, benim hayal ettigim gibi hic sevmedi. dalgali kumral saclarinin hepsi coktan beyazlami$ti galiba? icime bir hancer saplanmi$ti, kabzasi altin i$lemeli. habire donduruyordu bir el acima bakmayarak, insafsizca ve hoyrat. dedemin hanceriydi, odasindaki maun komidinin cekmecesinde sakladigi. belki de o yuzdendir, benim bu maundan yapilmi$ her $eye kar$i ofkeyle kari$ik nefretim. pikapta, veli dede'nin hicaz hümâyun peşrevi caliyordu. yalnizca ciceklerle ha$ir ne$ir oldugu gunlerde, bursa'daki konaktaydik. $imdi nerde duysam o besteyi, konagin ta$ bahcesinde, yalinayak yururken bulurum ruhumu. ayaklarim, islak ta$lara bastikca, icim urperir. kollarimi acarim kiraz agacinin altinda, ciceklerle dolu dallarinin altinda donerim, donerim ba$imi havaya kaldirip. kocaman actigim agzima dolacak diye beklerim ucu$an kiraz ciceklerinin yapraklari. ben dondukce, o tela$ olur, du$erim ta$lara diye. ben donerim, o uzakla$ir benden. seba- i seyyare'de $ems olur o ben dondukce. ne kadar ceki$tirsem de orasindan burasindan ruhumu, asla getiremem uc vakit, bazen de be$ vakit...

    tamburu biraktigi gunlerdeydi, eve kasalarla karanfil fideleri getirtiyordu. coktular, pek coktular. ya da ben cocuktum, cok cocuk. cocukken her $ey masallardaki gibi buyuk ve coktur, buyunce ogrendigim ve hic sevmedigim gerceklerden. ke$ke hic buyumeseydim, ke$ke hic bilmeseydim.

    icindeki bo$lugu dolduruyordu bence, i$ledigi karanfil desenli ortulerle. bahcede yeti$tirdigi ciceklerin, agaclarin resmini yapiyordu pamuktan dokunmu$ beyaz kuma$lara. gercek ciceklerden daha gercekti i$ledikleri. gecen hayal ise $ayet, kalanlardi belki de gercek...

    ille de renkleri, pembenin her ce$idi karanfiller. minik elimden tutup goturdugu istanbul'un butun camilerinde, hep onun karanfillerinin, bugunkulerden nasil da farkli oldugunun kanitini arardik birlikte. bak derdi, bak cinilerdeki karanfillere, eskiden bu kadar buyuk degillerdi, hem misk gibi kokarlardi eskiden. hala misk derim ben, ne garip...

    neydi kaybettigi vaktiyle, asla anlayamazdim cocuk aklimla. sonralari ben, ne zaman girsem bir camiye, karanfillerinin kokusunu duymaya cali$irken buldum kendimi cinilerin cok yakininda. neden lale degil de, karanfildi? lalelerin $ohretine inat, karanfileri sahiplenmekle, magmurun guzelligini mi kutsuyordu kendince...

    karanfilleri pembeydi. ona gore karanfil pembe olmaliydi. dudaklari gibi. evimin en guzel yerinde duruyor $imdi ustu karanfil oymali ceviz sandigi. icine ozenle yerle$tirdim, ustunde pembe karanfiller olan yastik kiliflarini. hakiki karanfil kokusunun pe$inde bir deliyim uzunca bir vakittir. ne zaman yalniz hissetsem kendimi, ne zaman dibe vursam, o gece sarilarak uyumak hep iyi gelmi$tir, o pembe karanfil i$li kiliflarin icindeki yastiklara...

    gidebilirsen, gidersen $ayet, kendini bulabilme ihtimalin artar demi$ti onsekiz ya$imin bitigi baharda, kulagima. gitmek ile gitmemek arasinda teredutteydim, sanat tarihi okuyacagim sevdasiyla, tavanlari yuksek binalarla dolu bir $ehre. butun muhim $ehirler gibi, bir nehir boluyordu tam ortasindan. o zaman ba$ladi, ruhumun ve hayatimin da ikiye bolunmeleri. gitikce ben , cogalacagim diye hevesle, eksildim niyeyse. eksildikce daha uzaga gittim. daha uzaga gitiikce, daha eksildim. bunu ona asla soylemedim.

    nasil da sessiz agliyordu, derin ve keskindi sesindeki aci. nasil da kimseler gorsun istemiyordu ne onu, ne de acisini. babamin boynuna sarildim, hickiriklari damla damla akti omuzlarima. babam agladikca, o uzakla$iyordu bizden. gozlerini kapatmi$ti annem. usulca cekmi$ti beyaz car$afi ustune. karanfil pembeligi ucmu$tu, car$af kadar beyazdi yuzu de, agzi da. acik penceredeki tul ucu$uyordu bir tuy hafifligiyle. yerdeki acem halisi, penceredeki atlas perdeler, gonglu saat hepsi birden sustular. di$aridan baharin kokusu geliyordu burnuma. yatagin yanindaki komidindeki saatin tiktaklari nasil da yuksekti. birisi tuttu omuzlarimdan, di$ariya cikarin cocugu diyordu bir ba$kasi. biraktim kendimi oylece yerdeki kilimin ustune. duvardaki tambur donuyordu, gozlerimi kapatiyordum gene donuyordu. her tarafim cok agirdi, istesem de kalkamazdim. oylece kaldim. elleri di$ina sarkmi$ti car$aftan. incecik ve bembeyazdilar. saclarimi ok$ayazdilar...

    bir omurdur, onun koydugu bir hanendenin adiyla ya$iyorum. belki de bu sebepten, o gittiginden beri ben hic $arki soylemedim...

    yastigimdaki karanfiller
    hayal yayinlari 1963
  • aşkın nur yengi- 1991 yorumunu çok sevdiğim şarkı. hem dokunaklıdır, insanı uzaklara götürür.
    en sevdiğim kısmı:
    kırılma ,küsme, sen yine bir şiir yaz.
  • şiir olanında şarkı olanında kendime rastladığım. ahmet haşim'den edip cansever'e yürüdüm geldim. şimdi cahit külebi'deyim.

    "kırılma küsme sen yine bir şiir yaz"

    "çok durdum güneşe karşı bir başıma
    savrulurdum rüzgarlarında sensizlik denizinin
    sen yokken,
    az dolaşmadım gönlümün kuytularında
    üşüyen karanfilim şimdi buruşuk parmaklarda
    bir kırağı ayazıydım gecenin kollarında
    zifirlerinde sadece ben üşürdüm.
    hiç aldırmadım esen rüzgara
    hiç dinlenmiş bir yürekle çıkmadım ortaya
    yine de hiç yıkılmadım giden trenlerin ardından
    ama bütün yangınlar beni yaktı önce
    hep ortasında kaldım vurgunların
    vurgun nedir ki? deme
    bir babanın serzenişi nasılsa öyle
    bayrakları indirilmiş,
    bozguna uğramış bir hisardım sen yokken"