şükela:  tümü | bugün soru sor
  • bir arthur c clarke hikayesi.

    "özbeöz, doğma-büyüme afrikalıyım ben...

    ama, bildiğiniz afrikalılardan değil...

    avrupa'nın beş yüz yılda gerçekleştirdiği gelişmeyi elli yıla sığdıramadığı için ne ülkemden utanıyorum, ne ayrılmaz parçası olduğum kıtadan...

    belki daha çabuk gelişebilirdik. chaka gibi diktatörler başımızda olmasaydı, avrupa'nın yarım bin yılda yaptığını yarım yüzyıla sığdırabilirdik.

    olmadı işte... yapamadık. bunun da tek sorumlusu bizleriz. bunu böyle bellemedikçe, geri kalışımızın suç ve sorumluluğunu kendi omuzlarımıza almadıkça, gıdım ileri gidemeyiz. benimsediğim ilke şu: suç bizdeyse, tedavinin sorumluluğu da bizde... iş bu kadar basit...

    eskilerin deyimiyle "âlim-i mutlak", yani her şeyi bilen, yine eskilerin deyimiyle "kâdir-i mutlak", yani her şeyi yapabilen o chaka alçağını ortadan kaldırmak için herkesten çok benim nedenim yar. bir kere, aynı kabileden geliyoruz. ikincisi, sayılarını babamın bile bilmediği karılarından biri kanalıyla akrabayız. en önemlisi, iktidara geldiği günden beri, ailemin hayatını zehir etmek için elinden geleni yapıyor. başarılı da oluyor bunda...

    siyasete bulaşmışlığı yok ailemin... ama, kardeşlerimden ikisi, kayboldu. biri de "beklenmedik" bir araba kazasında can verdi.

    bana niye mi dokunmadı?

    doğrusunu söylemek gerekirse, benim ülkemdeki iler-tutar bilim adamlarının sayısı tek elin parmaklarıyla gösterilecek kadar az... bunlardan kaçının uluslararası üne sahip olduğunu sorarsanız, o beş parmaktan dördü iner. yalnızca bir işaret parmağı kalır havada...

    o da benimki olur.

    uluslararası üne sahip bir bilim adamı olarak, ülkemin siyasetiyle fazla ilgilenmemiştim. zamanımın ve ilgimin çok büyük bölümünü alan bilimsel çalışmalarım, araştırmalarım vardı. ülkemde olup bitenlere, chaka'nın bütün yaptıklarına bir bakıma sırt çevirmiş, görmezlikten gelmiştim. şimdi, geriye doğru bakıyorum da, 1930'lı yılların almanlarına benzetiyorum kendimi... tam bir kargaşa vardı o dönemin almanya'sında...

    her şey rayından çıkmıştı. onlar nasıl hitler'e arka çıkıp destek vermişlerse, biz de vaktiyle chaka'ya öylesi dört elle sarılmıştık.

    kendi elcağızlarımızla tahta oturtmuştuk onu... başımıza gelecek felaketlerin ilk habercisi, chaka'nın aile adını bir yana atıp on dokuzuncu yüzyıl zulu imparatoru chaka'nın adını almasıydı. o zaman bile anlamamıştık işlerin nereye gittiğini... chaka'nın ruhuyla bütünleşerek yeniden dünyaya geldiğini kalabalıklara açıkladığında da fazla üstünde durmamıştık.

    ama, o açıklamasından sonra, kendi megalomanisinin girdabına düştü chaka... ondan sonra da her şeyden, herkesten korkmaya başladı. kendilerine alternatif birileri olduğunda diktatörlüklerinin sarsılacağından korkan tüm despotlar gibi, yanındaki aklı başımda adamları ortadan kaldırdı önce... sonra da her köşe başında düşman, her taşın altında kendisine karşı komplo aramaya başladı.

    aslına bakılırsa, çevresinin düşmanla, her taşın altının komployla dolu olduğunu düşünmekte pek de haksız sayılmazdı. dünya basınına yansıyan altı suikast girişimine uğramıştı. bir o kadar da basına sızmayan başarısız girişim olmuştu.

    her başarısız girişimden kurtuluşundan sonra daha da artmıştı megalomanisi... dahası, "ölümsüz" olduğu inancı da enikonu yer etmeye başlamıştı kafasında... dünyaya bir misyon için gönderildiğini düşünüyor, o misyon gerçekleşinceye kadar da kılına bile dokunulamayacağma inanıyordu.

    ölümsüz olduğunu halka da inandırmıştı. halkın ona nasıl destek çıktığını gördükçe muhalefete karşı sertleşiyor, barbarlaşıyordu. o kadar gözü dönmüştü ki, işkence seanslarından birini bizzat yönetmiş, dahası bütün dünya görsün diye bunu televizyondan yayınlatmıştı.

    şiddetin her türlüsünden nefret ederim. ama, kader bu... nasa teknisyenleri ülkemde kurdukları tesisi bitirip de hughes mark x kızılötesi iletişim sistemi'nin anahtarlarını sorumlu kişi olarak elime tutuşturduklarında kafamda şimşekler çaktı. bu zorbalığa son verecek 'silahın elimde olduğunun bilinciyle, ilk kez o anahtar devir-tesliminde, planlar yapmaya başladım.

    başta da söylemiştim. afrikalıyım... hem de afrika'nın en geri kalmış ülkelerinden birinin kopmaz parçasıyım. yine kaderin garip cilvesine bakın ki, dünyanın en geri kalmış ülkelerinden biri, dünyanın en ileri atılımlarından birine ev sahipliği yapıyor.

    uzayın fethinde kilit rol oynayacak benim ülkem...

    amerikalılar da, sovyetler de pek hoşnut değiller bu durumdan... ama, oldu işte... ülkemin uzayın fethine ev sahipliği yapması bütünüyle bir coğrafî rastlantı sonucu... ülkem umbala ekvator çizgisinin tam üstünde... tüm gezegenler bizim tam tepemizden geçiyor. bir de paha biçilmez bir jeolojik yapımız var.

    zambue krateri... yani sönmüş bir volkan...

    bir milyon yıl önce öldü zambue... sonra püskürttüğü lavlar adım adım geri çekilirken teraslar oluşturdular. zambue krateri şimdi kocaman bir çanağı, bir çorba kasesini andırıyor.iki kilometre çapında, üç yüz metre derinliğinde bir çanak...

    bu doğal hazineyi dünyanın en büyük radyoteleskopuna dönüştürmek hiç de zor olmadı. perdahlı yüzeyiyle insan-yapısı reflektörlerin yüz katı büyüklükte, en azından bin katı da etkinlikte, doğal bir reflektör olarak görev yapıyor zambue... gerçi sabit olduğu için gökyüzünün belli bir kesitini her yirmi dört saatte bir ancak birkaç dakika tarayabiliyor, ama, güneş sisteminin sona erdiği yerlerden bile sinyaller alabilmek için bilim adamlarının ödemeyi göze aldıkları bir bedel bu...

    uzayın fethinde zambue'nin oynayabileceği belirleyici rolü meslektaşlarıma duyurduğumda, açıkçası çok heyecanlanmışlar, projeye hemen dört elle sarılmışlardı. chaka'dan çok önce başlayan proje, onun iktidara geldiği günlerde tamamlanmak üzereydi. biraz mırın-kırın etmiş, ama, kasasına girecek her ruble ve dolara ihtiyacı olduğu için sonunda iznini vermişti. her kara cahil gibi onun da bilime aşırı saygısının bulunması da rol oynamıştı bu izinde. sözün özü, ekvator derin uzay tesisi onun megalomanisinden uzak kalmayı başarmıştı. dahası, o megalomaniyi pekleştirmeye yaramıştı.

    "büyük çanak" adını verdiğimiz kraterin ortasında yükselen beş yüz metrelik alıcı kulesine ilk çıkışımı da hatırlıyorum bu arada... üç kişilik asansörle ağır ağır kulenin tepesine tırmanırken, kratere döşenmiş parlak alüminyum levhalardan başka hiç bir şey görünmüyordu.

    ama, kraterin ağız hizasını aştıktan sonra karşılaştığım manzarayı anlatamam size... başına kardan bir kukuleta oturtulmuş afrika'nın ikinci en yüksek tepesi tampala görülüyordu uzaklarda... göz alabildiğince uzanan yemyeşil bir orman örtüsü ayırıyordu bizi... ormanın içinden menderesler çizerek akıyordu nya irmağı... "yol" dedin mi, yüzlerce, binlerce yıldır yalnızca onu bilirdi halkım... tek hayat belirtisi, en büyük kıpırtıları bile seçilemeyecek kadar uzakta olan bir kentti.

    derin uykudaki bir ormana düşen insanların yalnızlığını ilk kez o zaman hissetmişlim benliğimde... uçsuz-bucaksız bir orman ve onun ortasında benek gibi bir insan... tüyler ürperten bir duyguydu bu...

    yerden beş yüz metre yüksekliğe ulaştığımızda, asansörün durduğunu anlatan "çıt" sesi de ürpertici biçimde yankılanmıştı kulaklarımda... asansörden çıkışımı, kendimi bin türlü cihazla donatılmış küçük bölmede bulduğumda düşündüklerimi de hatırlıyordum. yükseklerde başı dönen kişiler için ölüm demekti burası... dahası, kulenin tam tepesine çıkmak için on basamak daha tırmanmak, trabzansız bir platforma girmek zorunluluğu vardı. tek tutunulacak yer, yıldırım düşmesine karşı platforma ilintilendirilen paratonerdi. o da, biraz sıkı sıkıya kavrarsan, rüzgar yemiş gibi sallanmaya başlıyordu.

    ülkemi daha önce hiç görmediğim biçimde görmüştüm anten kulesinden... garip bir heyecan sarmıştı yüreğimi... zamanın nasıl uçup gittiğini farketmemiştim bile... tüm dünyadan, dünyevî sorunlardan kendini soyutlamış bir tanrı gibi hissediyordum kendimi... tüm kulların çok üstünde, onların kaderine hükmeden bir tanrıydım sanki...

    "tam chaka'ya göre bir yer" diye içimdem geçirmiş, sonra da bilinç altına göndermiş olmalıyım.

    aşağıya indikten sonra tekrar bilinç üstüne çıkmıştı bu düşünce...

    güvenlik şefi albay mtanga'nın buna şiddetle karşı çıkacağını çok iyi biliyordum. "hayır, olmaz" diyecekti. "orası çok tehlikeli yüce chaka" diye diretecekti. ama, chaka'nın huyunu iyi biliyordum. aklına koyduğu şeyi oradan çıkartmak, deveye hendek atlatmaktan bin kere daha zordu.

    tesisin açılış töreninde ister istemez buraya çıkacaktı... çıktıktan sonra da benim kapıldığım duyguların aynısına kapılacaktı. yemin ederim, dorukta yalnızca kendisinin kalabilmesi için herkesi indirecekti asansör hizasına... orada birkaç saniyeliğine de olsa tek başına kalmak, ülkesini tanrı gibi tepeden süzmek isteyecekti. hayatında belki de ilk ve son kez, koruma polisi bile yanında olmayacaktı.

    o zaman beş kilometre uzaktan indirecektim darbemi... radyoteleskopla benim sorumluluğumdaki gözlemevi arasındaki mesafeydi bu beş kilometre... gerçi aramızdaki dağlar bazı küçük sorunlar yaratacaktı, ama üstesinden gelebilirdim onların... uzakta oluşum, benden kuşkulanmalarını önleyecekti. dağların engel çıkarması gibi bir bedel, kuşkudan arık olma ödülünün yanında hiçti.

    çok kurnaz, hinoğluhin cinsinden biriydi albay mtanga... dağları delip geçen, araba gibi viraj alan bir mermiye ihtimal vermeyeceği için, chaka'nın yakın çevresinde arayacaktı katili...

    istediği kadar arasın. ne katil bulacaktı, ne mermi...

    sonra da laboratuarıma dönüp ince hesaplara başlamıştım.

    evdeki pazarın çarşıya uymayabileceğini, bu bakımdan her etkenin hesaba katılması gerektiğini de ilk kez o zaman anlamıştım.

    beş parmak kalınlığında çelik bir levhayı saniyenin binde birlik süresinde delebiliyordu lazer ışınları... bunu daha önce binlerce kere gördüğüm için, çelik zırhları delebilen bir lazer ışınının aynı kolaylıkla insanı da delip geçeceğini, kül edeceğini varsaymıştım. ilk yanılgım da buydu zaten... insan vücudunu delmenin çelik zırh delmekten farklı olduğunu neden sonra öğrendim. daha doğrusu, planımı yürürlüğe koymadan önce yaptığım bazı küçük araştırmalar bunu ortaya çıkardı.

    insan vücudunun neredeyse tamama yakını sudur. çelik zırhı delebilecek her ışık huzmesinden en az on misli fazla bir ısı kapasitesi vardır. bu yüzden, çelik zırhı delebilen, plüton gezegenine mesaj ulaştırabilen (benim mark x'in de görevi buydu) bir lazer ışını insana azıcık acı verir, azıcık da yakar. beş kilometre uzaktan lazer ışınımı ateşlediğimde, en kabadayısı, chaka'nın üstündeki el örmesi battaniyeyi delerdim. halktan biri olduğunu kanıtlamak için her gittiği yere giyerdi, yaşlı bir yerli kadının ördüğü bu battaniyeyi...

    bir ara her şeyden vazgeçmeyi bile düşündüm. ama, ne yaptıysam, o lanet heriften ülkemi kurtarma fikrini kafamdan söküp atamadım. görünmez mermilerimle bağlantı kablolarını ya da kulenin ayaklarından birini koparmayı, tepede chaka dururken kuleyi yerle bir etmeyi aklımdan geçirdim. bunun olabilmesi için lazer cihazının on beş saniye kesintisiz çalışması gerekiyordu.

    tek seçeneğim buydu, ama, o da ters geliyordu bana... hem de fazlasıyla ters... o güzelim teleskopu parçalamak bilime ihanetti gözümde... neyse ki, birkaç hesaptan sonra bu seçeneğin de geçersiz olduğuna hükmedip rahatladım. herhangi bir kablonun kopması ya da ayağın çökmesi ihtimaline karşı çok sayıda güvenlik önlemi alınmış, destekler konmuştu. kulenin çökmesi için üç kablonun birden kopması gerekiyordu. böylesine keskin nişancılıksa, gücün ötesinde, imkansızdı.

    "başka bir şeyler düşün" diye mırıldandım kendi kendime...

    en etkili çözümler insanın burnunun dibinde olanlardır. burnunun dibinde olduğu için de çok geç görürler onu... tastamam bir hafta kafa patlattıktan sonra, kulenin de açılışına bir hafta kala gördüm ne yapabileceğimi... ihtimalleri enine boyuna kafamda tartıştıktan sonra da kararımı verdim.

    o sırada kulenin hazırlıkları için benimle çalışan doktora öğrencilerim cihazların ayar ve kalibrasyonunu yapmışlardı, ilk tam-kapasite denemelere hazırdık. gözlemevinin büyük kubbesinin içinde, çift namlulu bir teleskop gibi ağır ağır dönüyordu mark x... doksan santimetre çapındaki aynası lazer ışınlarını massedip uzaydaki herhangi bir nokta üstünde odaklaştırıyor, öteki ayna ise uzaydan gelen mesajları alıyordu. bu ikinci aynanın bir başka işlevi de, sistemin gez-göz-arpacığı olmasıydı. onun yardımıyla nişanlanıyordu ateşleme sistemi...

    son ateşleme hazırlıklarını ay'ın üstünde yaptım o gece... iyice nişan alıp bastım ateşleme düğmesine... birkaç saniye sonra da ay'ın tam isabet aldığını bildiren ses titreşimleri yankılandı alıcıda...

    her şey yolunda, her şey tamamdı artık...

    son hazırlığı da gizlice benim yapmam gerekiyordu. gözlemevinin kuzeyine rastlıyordu radyoteleskop... bir dağ sırasının arkasında kaldığı için de gözlemevinden kestirme göremiyorduk onu... iki kilometre kadar güneyimizde de düzlüğün ortasında sipsivri yükselen tek bir tepe vardı, iyi tanırdım o dağı...

    yıllar önce oraya bir kozmik ışın istasyonu kurma çalışmalarını yine ben yönetmiştim. şimdi, ülkenin özgür olduğu sıralarda aklımın kıyısından köşesinden geçirmeyeceğini bir iş için kullanacaktım o dağı...

    dağın doruğunun hemen altında, yıllar önce boşaltılmış bir kale vardı. enkaz halindeydi kale... kısa bir aramadan sonra istediğimi buldum. duvarlardan kopup düşen iki büyük taş parçasının arasında, yerden tavana bir metre yükseklikte küçük bir mağara, dağa doğrusu kovuk buldum. kovuğun içindeki örümcek ağlarına bakılırsa, neredeyse yüz yıldır canlı girmemişti içeri...

    kovuğun içine çöreklenildiğinde göz alabildiğine uzanan yeşilliklerin tam ortasında yükselen derin uzay tesisi kolayca görülebiliyordu. ay'a ayak basan ilk insanları geri getirmede kilit rol oynayan ve çoktan hurdaya çıkmış bulunan apollo projesi izleme istasyonu'nun antenleri de tam doğuya düşüyordu.

    ama, bunlar ilgilendirmiyordu beni... benim için tek önemli şey, mark x'in zorlanmadan görünen kubbesiyle beş kilometre kuzeyine düşen radyoteleskop direğiydi.

    optik açıdan kusursuz, gümüşlenip perdahlanmış yansıtıcıyı mağaraya yerleştirmek üç özenli günümü aldı. istediğim açıya yansıtıcının yerleştirilmesi uzun uzadıya hesaplar, incenin incesi ölçümler gerektirdiği, bu da çok zaman aldığı için bir ara korkuya bile kapıldım. açılış gününe yetiştiremeyebilirdim hazırlıkları... ama, sonunda, doğru açıyı tutturdum. sonra dönüp mark x teleskopunun başına oturdum. dağın tepesinin hemen altındaki gizli noktaya nişanladım teleskopu... görüş açısı biraz dardı, ama, varsın olsun. fazlasıyla yeterdi bana...

    istediğim yöne ateşleyebileceğim lazeri...

    teleskopu öylesine ayarlamıştım ki, nereye çevirsem ateş hattı da orası oluyordu.

    üç gün sonra, teleskopumla, chaka'nın ateş hattına girişini izledim. çığır açacak, tarihin bir yaprağını daha tozlandıracak bir buluşun eşiğine gelmiş bilim adamlarının heyecanı vardı üstümde... teleskopumu ayarlayıp chaka'nın yüzüne çevirdim. sanki beş kilometre değil de on metre ötemdeymiş gibi netleşiverdi, her hattından acımasızlık akan o körolası profili...

    bana doğru dönmesini, lazer tabancamın içine bakıyor duruma gelmesini sabırla beklemeye koyuldum.

    böylesi elbette daha iyi olacaktı.

    chaka'yı öldürmek çözüm değildi. ölse kahraman olacak, hempalarının elinde o kahrolası rejimi daha bir kemikleşecekti. sonra misilleme de yapabilir, binlerce masum insanı öldürebilirlerdi.

    evet, doğru karar vermiştim. en iyisi buydu.

    ateşledim lazeri...

    chaka ölmedi.

    ama, her şeyi bilen, her şeyi gören chaka artık görmeyecek... mikrosaniyelerle ölçülen bir süre içinde, sokaktaki kör dilenciden bile daha kör ettim onu."
  • karanlık, allah'ın bilinmezliğinin (zâtının) tecellisidir. o mutlak bilinmezlik olduğu için karanlık diye bir şey var. o'nun bilinememesi karanlık olarak belirir.

    aydınlık ise allah'ın kendini bilmesinin tecellisidir. bu biliş sonsuz olduğu için allah göklerin ve yerin nurudur.

    sonuç olarak bizden o'na bakılınca her şey karanlık, o'ndan bize bakılınca her şey aydınlıktır.

    bir arkadaşım mesnevî'den bir şey anlatmıştı; mümin/hak aşığı kimse cehennemden geçerken cehennem ona çabuk geç nurun ateşimi söndürüyor diye hitap etmiş. cennetten geçerken ise bu sefer de cennet ona çabuk geç nurun nurumu/nimetlerimi söndürüyor demiş.

    bu hikâyede bahsi geçen ilk nur bilinmezliği/cehennemi yok eden marifet nuruyken ikinci nur ise marifeti/ışığı/cenneti yok eden zât'ın karanlığı/bilinememezliğidir. çünkü cennetteki her şeyin aslı o'ndadır. ve o bilinmez bir amâ'dır.

    ayrıca karanlığın ve aydınlığın da dereceleri vardır. çok güçlü bir aydınlık diğer aydınlıkları karartabileceği gibi çok güçlü bir karanlığın yanında diğer karanlıklar aydınlık gibi görünebilir.

    en doğrusu allah bilir.