şükela:  tümü | bugün
  • yannis ritsos'un lemnos adası'ndaki siyasal tutuklular toplama kampında (kontapouli) aralık 1948-şubat 1949 arasında yazdığı, türkçeye herkül milas ve özdemir ince tarafından büyük bir başarıyla çevrilen şiir ki kanımca dünya yüzünde yazılmış en güzel şiirlerden biridir, en azından türkçedeki çeviri şiirler klasmanında ilk 10'un üst sıralarındadır. yalnızca toplama kampındaki gündelik yaşam ve oradaki bir komünistin bireysel ve siyasal duygulanışları konusunda değil sanat ve şiir hakkında da çok şey söyler.

    kararmış çömlek

    çok uzaktı geldiğimiz yol. kardeşim, çok uzak.
    ağırdı, çok ağırdı bileklerde kelepçeler. akşamları
    sallayıp başını "vakit geçti" deyince küçük lamba
    dünyanın tarihini okuyorduk belirsiz isimlerde
    mapusane duvarlarına tırnakla kazınmış tarihlerde
    ölümü beklemiş insanların çocuksu çiziklerinde —
    bir yürek, bir yay, zamanı gerçekten yaran bir yelkenli
    bizim bitireceğimiz tamamlanmamış dizelerde
    bitmeyelim diye bitirilmiş dizelerde.
    çok uzaktı geldiğimiz yol — zorlu mu zorlu.
    şimdi senindir bu yol. avucunun içinde tutuyorsun
    bir dost elini tutup nasıl dinlersen yürek atışlarını
    kelepçelerin bıraktığı bu izin üstünde.
    düzgün yürek atığı. bir güvenli el. bir güvenli yol.

    yanı başında, bu sakat adam çıkarıp ayağını
    bir yana bırakıyor yatmadan önce —kof tahta bacak—
    doldurmalısın onu, çiçek dikmeden saksıyı
    nasıl dolduruyorsak toprakla
    geceler yıldızlarla nasıl dolarsa
    ağır ağır nasıl düşünceyle sevgiyle dolarsa yoksulluk.

    karar aldık, bir gün herkesin iki ayağı olacak
    bir neşeli köprüsü gözden göze
    yürekten yüreğe. bu yüzden nerede durursan dur—
    güvertede çuvalların arasında sürgüne giderken
    transit istasyonunun hapisane parmaklıkları ardında
    "yarın" demeyen ölümün yanında
    acı, sakatlanmış yılların binlerce değneği arasında —
    sen "yarın" deyip rahat ve güvenli oturuyorsun
    insanların karsısında bir dürüst insan nasıl durursa.

    duvarlardaki bu lekeler belki de kandır
    —günümüzde her kırmızı kandır—
    karşı duvara yansıyan akşam güneşidir belki de

    her akşam sönmeden önce kızıllaşır nesneler
    ve daha yakın durur ölüm. parmaklıkların dışında
    çocukların ve trenin sesi duyulur.

    o zaman daha da daralır hücreler
    ama sen başak dolu bir yaylada ışığı düşünmelisin
    yoksulların masasındaki ekmeği
    pencerede gülümseyen anneleri
    ayaklarını uzatacak bir yer bulmak için.

    o saatlerde yoldaşın elini sıkarsın
    ağaç dolu bir sessizlik olur
    ağızdan ağıza dolaşır ikiye bölünmüş sigara
    ormanı tarayan bir fener gibi —baharın yüreğine varan
    damarı buluyoruz. gülümsüyoruz.

    içimize doğru gülümsüyoruz. ama gizliyoruz şimdilik.
    yasa dışı gülümseyiş — güneş nasıl yasa dışı olduysa
    gerçek de yasa dışı. gizliyoruz bu gülümseyişi
    sevgilinin resmini nasıl gizliyorsak cebimizde
    yüreğimizin iki yaprağı arasında nasıl gizliyorsak
    özgürlük düşüncesini.
    buralarda hepimiz için tek bir gökyüzü ve ortak bir gülümseyiş var.

    bizi öldürebilirler yarın. ama alamazlar bizden
    ne bu gülümseyişi, ne de gökyüzünü bizden alırlar.
    tarlaların üzerinde gölgemizin kalacağını biliyoruz
    yoksul evin kerpiç duvarı üzerinde
    yarın örmeye başlayacakları büyük evlerin çatılarında
    taze fasulye ayıklayan annenin eteğinde
    serin avluda kalacak gölgemiz. biliyoruz bunu.
    kutlu olsun acımız.
    kutlu olsun kardeşliğimiz.
    kutlu olsun doğan dünya.
    bir zamanlar kurumluyduk, kardeşim,
    çünkü hiç bir güvencimiz yoktu.
    büyük laflar ederdik
    süslerdik dizelerin kollarını altın sırmalarla
    bir uzun sorguç dalgalanırdı şarkımızın alnında
    gürültü ederdik —korkardık, işte bu yüzden gürültü ederdik
    korkumuzu sesimizle kaplardık
    topukları kaldırıma çalardık
    uzun adımlar, çalımla,
    insanların pencerelerden izlediği
    ve kimsenin alkışlamadığı
    içi boş topların geçidi gibi geçerdik.
    o zamanlar tahta kürsülerde, balkonlarda söylevler duyulurdu
    radyolar gümbür gümbür tekrarlardı söylevleri
    korku bayrakların berisinde gizliydi
    davulların içinde ölüler sabahlardı
    aşkolsun anlayana
    belki borular uyum sağlıyorlardı adımlara
    ama yüreğe uyum sağlamaktan uzaktılar. biz uyumu arıyorduk.
    silahların, camların parıltısı bir an bir şey verir gibi
    oluyordu göze — tek bu
    sonra hiç kimse tek bir sözcük anımsamıyordu,
    anımsamıyordu bir tek söz ya da ses.
    akşam ışıklar sönüp rüzgâr sokaklarda kâğıt bayrakları sürüklerken
    ve dururken kapının önünde silindirin ağır gölgesi
    uyumuyorduk bizler
    serpilmiş sesini topluyorduk sokakların.
    serpilmiş adımları topluyorduk
    uyumu buluyorduk, yüreği, bayrağı.

    işte bak, kardeşim, sonunda öğrendik konuşmayı
    tatlı tatlı ve yalın konuşmayı.
    anlaşabiliyoruz şimdi — fazlası da gereksiz.
    ve yarın diyorum, daha da yalın olacağız
    tüm yüreklerde, tüm dudaklarda aynı ağırlığı edinen sözleri bulacağız
    adıyla anılacak her şey,
    ve ötekiler gülümseyip "böyle şiirleri
    biz de yüzlerce yazabiliriz" diyecekler. bizim de istediğimiz bu işte.
    çünkü şarkımız insanlardan ayrı sivrilmek için değil, kardeşim,
    insanları birleştirmek içindir şarkımız.
    demek ki inanmaları için
    "bağıran haklıdır" demeleri için bağırmam gerekmiyor.
    hak bizden yanadır, biliyoruz bunu
    ve ne denli alçak sesle seslensem de sana, inanacaksın
    alıştık alçak sesle yarenliğe: tutukluyken, toplantılarda,
    yer altında çalışırken işgalde
    alıştık küçük kesik sözlere, korkunun, acının üstünde,
    gündüzün, saatin; gecenin korkunç dilsiz köşelerinin parolası
    geleceğin ışıklarınca bir an aydınlanan zamanın kesişmeleri —
    acele sözler, yaşamın kısa özeti, en önemli noktalar yalnız

    bir sigara paketine yazılmış, ya da şu kadarcık bir kâğıda
    ayakkabının içinde saklı, ya da ceketimizin astarında,
    ölümün üstünde bir büyük köprü gibi bir küçük kâğıt.

    bunlar önemli şeyler değil, diyecekler, kuşkusuz.
    ama kardeşim sen, biliyorsun: bu yalın sözlerden
    bu yalın davranışlardan, bu yalın şarkılardan
    yaşam boy atıyor, boylanıyor dünya, biz de büyüyoruz.

    pek önemli bir şey yaptım denilemez.
    sadece, sizlerin dokunduğu duvarın yanından geçtim ben de,
    dokundum ona, yoldaşım,
    sadece, yiğitlerimizin, kurbanlarımızın adlarını okudum
    transit istasyonlarında
    ben de taşıdım size takılan kelepçeleri
    sizlerle acı duydum, düş gördüm
    seni buldum, sen de beni yoldaşım.

    kampta hristo amca bir fırın kurdu.
    durup bakıyordum ne yaptığını bilen yaşlı ellerine
    o yalın, bilgili, yoldaş ellere —
    gittikçe yükseliyordu fırın
    yükseliyordu dünya
    yükseliyordu sevi
    ve sıcak somundan ilk lokmayı tadınca
    bu tadla birlikte içime bir şey sindirdim
    yaşlı duvarcının bilgili ellerinden bir şey

    karşılık beklemeyen erinç gülümseyişinden bir şey
    dünyanın ekmeğini yoğuran tüm yoldaşların ellerinden bir şey
    yararlı ve gerekli nesneleri yaratan insanın
    o erinç güvenini.

    sonra, bir yığın şey öğrendik, ama her şeyi oturup anlatsam
    hiç bitmeyecek şarkım
    nasıl bitmezse sevgi, yaşam ve güneş.
    yalnız sarılmak için sana ve ağlamak için geliyorum kardeşim
    uzun ayrılıktan sonra sevgilisine dönen vurgun gibi
    bir tek öpüşle beklemiş olduğu o yılları
    öpüşten sonra da anlatarak kendilerini bekleyen yılları.

    saatlerce aynı işarete baktık
    yaşamlar boyu araştırdık bu işareti,
    ama güvenince bir kez ona, verdik yüreğimizi ellerimizi.
    ve binlerce acılı insanın baktığı o işaret
    bir şeyler ediniyor gözlerimizden, bakışmamızdan
    ve büyüyor, büyüyor, büyüyor,
    nasıl büyüyorsa hamur teknede, ağaç güneşte, umut yüreğimizde.
    ötekilerse, çok büyük, tutulmayan görülmeyen şeyler
    bizim oldu şimdi çünkü onlarla birlikte baktık
    uzun uzun, birlikte sevdik onları, bir parçamız oldular yanımızda
    tuzluk gibi, çatal, tabak gibi,
    ve şimdi aynı şekilde, bir yaprağa bakıyoruz yalın ve sevgiyle,
    ya da bir yıldıza
    oturduğumuz taşa ya da geleceğin yüksek bacalarına bakıyoruz.
    yüreğim bugün gün batmalarında yalımlanan bir buluta benzemiyor
    ne de cennet'in ağaçlan arasında masa kuran meleğe
    çırparak ak kanatlarıyla yıldız kırıntılarım sakallarından eski azizlerin.

    yok böyle bir şey. şimdi geniş, kil bir çömlektir yüreğim
    kaç kez ateşlere sürülmüş
    binlerce kez yemek pişirmiş yoksullar için
    emekçiler, gezginler için
    işçiler için ve küçük birimleri için
    aç güneş için, dünya için — tüm dünya için
    —işini gereği gibi yapan yoksul, islenmiş, kararmış bir çömlektir
    otlar ve arada bir parça et kaynatır içinde
    aç kardeşlerim altta karıştırırken ateşi
    — her biri odununu katar
    her biri payını bekler.

    oturmuşlar koyunlarıyla, büyük başlarıyla birlikte
    şimdi tıpkı sizin oturduğunuz gibi çepeçevre
    havadan söz ediyorlar, güneşten, yağmurdan, barıştan
    her geçen gün bakanları çoğaltan işaretten
    hiçbir rüzgârın söndüremediği o yıldızdan söz ediyorlar
    ölüler de tablamızın çevresinde toplanıyor
    paylarım bekliyor, onlar da.

    ve bir gömlek kaynıyor, şakıyarak kaynıyor.

    birkaç gündür rüzgâr kovalayıp duruyor bizi.
    çevrede her bakışta dikenli tel örgü
    yüreğimizin çevresinde dikenli tel örgü
    umudun çevresinde dikenli tel örgü. havalar soğuk bu yıl.
    daha yakın. daha yakın. islanmış kilometreler toplanıyor
    dört bir yanlarında.
    çocukları ısıtacak küçük ocaklar taşıyorlar
    cebinde yıllanmış paltolarının.

    sıraya oturmuşlar, buhar tütüyor yağmurdan, uzaklıktan.
    solukları dumanıdır uzağa çok uzağa giden bir trenin. söyleşiyorlar
    ve odanın solmuş kapısı dönüşüyor kollarını kavuşturup
    kulak kesilen bir anaya.
    işte bunları duyarak güçlenip doğruluyorum —
    orada ben de söze karışıyorum ateşe bir odun atarcasına —
    canlanıyor ateş, ışık çoğalıyor —odun attıkça—
    duvarlar kızıllaşıyor, rüzgar çekiliyor, gıcırdıyor pencereler.
    hâlâ çayırda otlayan eşek sıpasını duyuyoruz dışarda
    ve köpek, ölülerin ayak uçlarına oturmuş, rahat.
    güneşin doğmasını bekliyoruz.

    rüzgâr dindi. sessizlik. düşünceli bir saban—
    tarlayı sürmek için bekliyor — odanın bir köşesinde.
    daha iyi duyuluyor çömlekte fokurdayan su.

    tahta sırada oturup bekleyenler
    yoksullar, bizimkiler, güçlüler,
    emekçiler, proleterler.
    —bir bardak şaraptır onların her sözü
    bir lokma kara ekmektir
    kayanın yanında bir ağaçtır
    bir penceredir güneşe açılmış.

    bizim isalarımızdır onlar, bizim ermişlerimiz
    kömür yüklü vagonlar gibi ağır pabuçları
    ellerinde kuşkusuz davranış —
    çalışmış eller, zorlu, nasırlaşmış eller
    tırnaklan yıpranmış, sert kılları
    insanın tarihi kadar geniş baş parmak
    uçurumun üzerindeki köprü gibi karışı.

    tarihin arşivinde de saklıdır parmak izleri
    sadece cezaevlerinin arşivlerinde değil,
    sık örülmüş demiryollarıdır parmak izleri
    geleceğe uzanan. ve benim yüreğim yoldaşım
    kilden, kararmış bir çömlektir
    üstüne düşeni gerektiği gibi yapan.

    şimdi çocuklarım, masal söyleyen dedeler gibi düşünüyorum
    (sakın gücenmeyin bana "çocuklarım" dedim diye sizlere,
    belki sadece yaşça ileriyim sizden
    o kadar
    ve yarın siz "çocuğum" diyeceksiniz bana, ve ben gücenmeyeceğim
    çünkü var oldukça dünyada gençlik ben genç olacağım
    bana "çocuğum" deyin, çocuklarım) —
    böylece, şimdi düşünüyorum çocuklarım
    bir sözcük arıyorum özgürlüğün boyuna denk:
    ne daha uzun ne daha kısa
    —fazlası yakışıksız
    azı utangaçtır
    amacıma gelince böbürlenmek değil
    ne aşağıyım ne de üstünüm herhangi bir insandan.

    varacağız şarkımıza. iyi biliyoruz bunu. senin görüşün nedir,
    yoldaşım?
    iyi, iyi.
    otlar kaynadı. yağı az. zararı yok.
    fazlasıyla iştahımız, yüreğimiz fazlasıyla.
    zamanıdır.

    burada kardeş bir ışık var — eller, gözler yalın.
    burada ne sen benden üstün ne ben senden üstün olmalıyız
    burada her birimiz kendinden üstün olmalıdır.
    burada büyük duvarın yanı sıra bir akarsu gibi akan
    bir kardeş ışık var.
    düşlerimizde bile duyarız bu akarsuyu.
    ve uyurken battaniyeden sarkıp elimiz
    ıslanır bu akarsuda.

    iki damla çırpsan bu sudan karabasanın yüzüne
    kaçar duman olur ağaçların berisinde.
    ölümse bir yapraktan başka bir şey değildir
    yükselen bir yaprağı beslemek için düşen.

    ağaç şimdi seninle göz göze şimdi yapraklarının arasında
    senin kökün yolunu gösteriyor bütünüyle
    sen dünya ile göz gözesin — bir şeyin yok gizleyecek.

    ellerin temiz, güneşin kalın sabunuyla yıkanmışlar
    dostların masasına çıplak bırakıyorsun ellerini
    güvenip bırakıyorsun ellerini yoldaşların ellerine.

    davranışları gösterişsiz, kesin onların.
    ve arkadaşının ceketinden bir saç kılı aldığında bile
    takvimden bir yaprak koparır gibisindir
    dünyanın dizemini hızlandıracak olan.
    dünyaya gülmesini öğretene dek
    daha çok ağlayacağını bilmene karşın.

    demek ki bir çömlek. o kadar.
    kilden, kararmış bir çömlek,
    kaynıyor, kaynıyor şakıyarak,
    güneşin altında kaynıyor şakıyarak.

    (siyasal tutuklular toplama kampı, kontopouli,
    lemnos adası, aralık 1948-şubat 1949)
  • " ağaç şimdi seninle göz göze şimdi yapraklarının arasında
    senin kökün yolunu gösteriyor bütünüyle
    sen dünya ile göz gözesin — bir şeyin yok gizleyecek."