şükela:  tümü | bugün
  • dogaustu guclerin gonderecegi ozel bir "kargo"nun yeni bir kutsal cag baslatacagi inancina dayali dinsel akimlara verilen ad. ozellikle melanezya'da gelismis, yore halkinin somurge yoneticilerine ulastirilan malzeme ve yiyeceklerin gelisini gozlemelerinden kaynaklanmistir.

    inancin degisik bicimlerinde kabile tanrilarinin, halk kahramanlarinin ya da atalarinin kargo ile geri donecegi umulur. bazen kargoyu yabancilarin getirecegine inanilir; bazen de yabancilar yerli halka gelen mallara el koymakla suclanir. kargonun gemi ya da ucakla gelmesi bekleniyorsa, simgesel rihtim ya da havaalani ve depolar hazirlanir; bahcecilik ve hayvancilik gibi geleneksel ugraslardan vazgecilir ve yiyecek stoklari yok edilir. eski geleneklere donuldugu ve uygulamalarda koklu degisiklikler yapildigi da gorulur. bazen de somurge polisine ya da silahli kuvvetlerine benzeyen yeni toplumsal orgutler kurulur. bu hazirliklar koklu degisikliklerle gelen yeni bir cagin habercileridir. bu cagin tufan, felaket gibi bir dizi olayin eski duzeni yok etmesiyle baslayacagina, beyaz yabancilar ile yerli halkin konumlarinin degismesine yol acarak bolluk icinde ozgurluk ve adalet getirecegine inanilir.

    siyasal cagrisimlari ve yol actigi ekonomik kayiplar uzerine somurge yoneticileri, bu kitle hareketlerini yasaklama ve bastirma yoluna gittiler. ama kargo kultu bir olasiliga gore hiristiyan misyonerlerinin eskatolojik ogretileri ile canlanan geleneksel binyil dusuncesinin bir ifadesiydi ve beyazlarin maddi zenginliklerinin yerli halk tarafindan denizasiri ulkelerdeki dogaustu guclere baglanmasiyla besleniyordu.

    kendilerini yeni bir vahyin habercisi olarak sunan kisilerin onderliginde 19. yuzyilin sonlarinda gelisen kargo kultleri, 1919'da papua yeni gine'de yayilan "vailala cilginligi" sirasinda dikkat cekti. 1930'lardan sonra da ozellikle gelismemis bolgelerde hizla yayildi. gelisen kasaba ve kentlerde ise kargo kultlerinin yerini dindisi hareketler aldi.
  • yeni gine ve pasifik adalarında ortaya çıkmış ve çok hızlı yayılmasıyla ilgililerin dikkatini çekmiş bir külttür..
    en yalın haliyle ele almaya çalışırsak;
    (bkz: #6405194)
    arthur c. clarke'ın üçüncü ilkesini baz almamız gerekir kargo kültlerini değerlendirirken..
    özellikle pasifik melanezya ve yeni gine'deki kargo kültleri gelişim aşamasında tarihin kayıtları altına alındığından oradan başlamak daha doğru olur kanısındayım..
    jared diamond'ın insana vizyon katan kitabı guns germs and steel'de yali adındaki yöresel bilge sayılan kişi,diamond'a bir soru sorar.soru şudur;

    "neden siz beyazların bu kadar çok kargosu var, ve neden bunları yeni gine'ye getirdiniz.biz siyahların kendi kargosu neden bu kadar az..?"

    diamond kitabının girişinde bu konuya az da olsa değinir..ve soruyu genişleterek kitabını oluşturur..
    yaklaşık olarak avrupa’lıların bin yıl önce bulduğu metal aletlerle, yeni gine’lilerin tanışması günümüz tarihinden ikiyüz yıl öncesine dayanır..öncesinde yeni gine’li yerliler taştan yapılma aletleri kullanıyor, taştan baltalarla idare ediyorlardı..merkezi bir güç veya örgütlenmiş bir sivil toplumları yoktu..yeni gine ve pasifik melanezya’nın durumunu göz önünde bulunduran sömürgeci toplumlar ve avrupa’lı beyazlar;ilaç, yiyecek, giyecek gibi en temel ihtiyaçları yeni gine’ye göndermeye başlarlar..yeni gine yerlisi bu gönderilenlerin değerini kullandıkça anlayacak ve buna zaman içerisinde “kargo” ismini takacaktır..
    kargo kültlerinin temelinde şu düşünce yatar..
    dış dünyadan tamamen izole edilmiş olan ada halkı sömürgeci beyaz adamların getirdiklerini kendisinin üretemediğinin farkına varır.bütün aletler, yiyecek ve giyecekler gemiler ya da uçaklar aracılığıyla getirilmektedir..getirilen aletlerin karmaşıklığını kavrayamadıklarından ötürü aletleri insan aklının üzerinde ilan ederler..demekki kargolar olağanüstülerdir..ve geldikleri yerde de olağanüstü bir kargo yollayıcı bulunmaktadır..
    richard dawkins, god delusion kitabında kargo kültleri ile ilgili david attenborough’u baz alır.attenborough ise ada yerlilerinin bu inanışının arkasında yatan gerçeğin biraz da beyaz adamın davranışlarından kaynaklandığını söyler..beyaz adam kargo kültünü inanış haline getirebilecek ayinsel davranışlar içerisindedir;

    “uzun direkleri tellerle sabitlediler; ışıkta parlayan kutuların üzerine oturup bir şeyler dinlediler ve tuhaf gürültüler yayıp boğulurcasına sesler çıkardılar;yerel halkı birbirinin aynı kıyafetler giymeye ikna ettiler ve onları bir yukarı bir aşağı uygun adım yürüttüler;ki bundan daha gereksiz bir uğraş üretmek neredeyse imkansızdır.ve akabinde yerli halk gizemin cevabını tesadüfen buldu.beyaz adam bu anlamsız eylemler, yani ayinleri kullanarak tanrıları bu kargoları göndermeye ikna ediyordu.eğer yerli halk kargo istiyorsa, o halde onlarda aynı şeyi yapmalıydı..”
  • kargo kültü terimi sonradan altı doldurulmuş bir terimdir.. aslinda bir anlami olmayan, veya sanilan anlamdan bambaska anlamlar içeren zamazingolara hayran olma ifadesini taşır..

    tanrilar cildirmis olmali filminde gokten düsen koka kola şisesinin halk tarafindan muhtar olarak benimsenmesi, ve sonrasinda akp'den mogadişu merkez belediyesi adayi olarak gösterilmesi gibi bir durum bu.. oysa o dediğin şişe, belediye başkanı değil ki?

    cargo kültü ilimi de richard feynman tarafindan ortaya atilan bir terimdir.. "ulan biz burda sabaha kadar türev aliyoruz, adamlar orada cikiyor "soguk fizyonu buldun" diyorlar.. sittirsinler" şeklinde de aciklanmaya calisilmistir.. gaydirigukbak yapilan deneylerden elde edilen verilerin, deneyin tekrarlanmamasi ile, farkli sartlar altinda gecerlilik gostermesi garanti olmadigi halde "dogru olabilir" diye lanse edilmesine tav olmustur.. "adam bir kere balina buluyor, sonra cikiyor ben buldum diyor.. yavşak!" diyerek sinirlendigini belli de etmistir zamanında..

    hoş feynman bu kadar küfürbaz bir adam degildi sanirim..
  • burning man'in 2013 yilindaki temasidir. bir süreci ya da sistemi anlamaksızın, en dışsal, en yüzeysel görünümlerini tekrar ve taklit ederek yeniden üretmeye çalışmak anlamina gelir. uzerine tezler, makaleler yazilan bir akimdir.

    ayrintili bilgi icin (bkz: http://www.bianet.org/…unun-kultu-ya-da-cakma-bilim)
  • kargo kültü özellikle ikinci dünya savaşı sırasında zirve yapmış bir inanç türüdür. kökenleri 1870'lere kadar gitse de, asıl etkileri 20. yüzyılda yaşanmıştır. ikinci dünya savaşı'nda pasifik adalarındaki mücadele, izole bir yaşam süren birçok yerlinin teknolojiyle hazırlıksız bir şekilde karşılaşmasına yol açmıştır. arthur c. clarke'ın dediği gibi "yeterince gelişmiş teknoloji sihirden ayırt edilemez." uçaklardan gelen erzak yardımları karşısında birçok yerli afallamıştır. onlara göre bir insan bu erzakları sağlayacak, bu büyük kuşları (uçakları) yapacak yeterlilikte değildir. bunları ancak bir kutsal güç, bu dünyadan göçmüş ataları yapabilir.
    bu olaylar silsilesi yerlilerin kargo kültü adı verilen bir inanç sistemi geliştirmesine yol açmıştır. günümüzde sayıları azalsa da varlığını sürdürmektedir. içlerinde en meşhuru "john frum kargo kültü"dür.

    kargo kültü'nü gözler önüne seren küçük bir belgesel için:
    (bkz: http://youtu.be/d8aqyrh-bji)
  • trajikomik vaka. çok şeye ışık tutuyor.
  • ilginç bir proto-din.

    büyük okyanusun ortasında vanuatu isimli küçük bir ada-devlet var. keşifler çağının sonlarında keşfedilse de ele gelir bi yeraltı veya yerüstü kaynağı olmayınca, olanlar da adanın kıtalara uzaklığı nedeniyle ekonomik değerden yoksun kalınca pek önemsenmemiş bir ada. o kadar ki önce keşfedilmiş, sonra unutulmuş, sonra tekrar keşfedilmiş. ingiliz-fransızlar ortak olarak yönetmeye anca 1906’da başlamışlar, ada 1980’de bağımsız bir cumhuriyet haline gelmiş.

    bu adanın dünyanın dibinde önemsenmeden kalmışlığı ikinci dünya savaşı sırasında değişmiş. ada(lar), japonya ile savaşan ittifak devletlerinin, bilhassa yerlilere karşı kolonyal öncüllerinden daha cömert olan amerikalıların üssü haline gelmiş. amerikalılar, yerlilere ilaç, kap-kacak, sabun, jilet, ayakkabı gibi hediyeler vermeye başlamış. bu hediyelerin hepsinin birden adını “kargo” koymuş amerikalılar ve yerliler. bahsedeceğim din de bundan sonra ortaya çıkmış. yerliler bakmışlar ki adaya gelen beyazlar bir yeri düzlüyorlar, kenarına uzun bir kule dikip iki yanını ışıklandırıyorlar, tanrılar da onların bu tapınmasını boş bırakmıyor, onlara içi kargo dolu büyük kuşlar gönderiyor, aynısını yapmaya karar vermişler.

    yerliler, buldukları düzlükleri iyice düzleyip kenarına derme çatma uzun bir kule yapıp kenarlarına da meşaleler yakıp, yani kukla (dummy) havaalanları yapıp, tanrıların kendilerine içi kargo dolu büyük beyaz kuşlar göndermelerini beklemişler. gelmeyince de işin arka planını, meselenin aslını öğrenmek yerine tanrıları memnun edemediklerini düşünüp nerede yanlış yaptıklarını bulmaya çalışarak çeşitli ritüellerini değiştirmişler. mesela yaptıkları kukla havaalanına inecek kuş yalnızlık çekmesin diye bir de kukla uçak yapmışlar. içlerinden bir kısmı beyazlara gidip onlara kargo gönderen tanrının adını sormuş. aldıkları cevaba göre bu ismini yeni öğrendikleri tanrıya tapmaya başlamışlar. bugün “john frum”a (john from america’dan kalmış olsa gerek) , “tom navy”ye (bahriyeli tom) tapanlar olduğu gibi ingiliz kraliçesi 2. elizabet’in kocası ikinci philip’e tapınan, kukla havaalanlarında oturup ikinci philip’in kendilerine kargo göndermesini bekleyen insanlar var. inanmayacaksınız belki ama,acemice taklit ettikleri kızılhaç ve ingiliz bayraklarının yanında üzerlerine usa yazarak akşam olunca meşalelerini yakıp çalışmak yerine günler geceler boyu göklerden gelecek uçağı bekleyen, muhtemelen tanrılarına kırgın insanlar bugün bile var vanuatu’da.

    keşke bu kült olduğu yerde, büyük okyanusun ortasında kalsaydı, ama kalmamış. belli ki türkiye’de de bu külte bir şekilde inanan insanlar var. yoksa ülkenin dört bir yanındaki uçak inmeyen havaalanlarını, otobüs girmeyen şehirlerarası terminalleri, içinde hiç sporcu olmayan spor komplekslerini, doldurulmamış, yüzücüsüz, antrönörsüz olimpik ve yarı olimpik havaalanlarını, tek profösörü olmayan, tek makale üretmeyen üniversitelerin devasa binalarını nasıl açıklayacağız?

    öyle ya, mesela anadolu’da bir ilin bir yerlisi bakmış ki antalya’ya havaalanı yapmışlar, yanında kulesi kenarlarında ışıklarıyla, o havaalanına uçak inip kalkıyor, içinden kargo değilse de yine de istenir şeylerle yüklü turistler iniyor; demiş ki benim memleketimde de aynısından olsun. normalde vanuatu’nun yerlileri kendi imkanlarıyla derme çatma bir havaalanı yapmışlardı, ama onların koca devleti belediyesi milletvekili var. hemen devletin imkanları seferber edilmiş ve oraya vanuatu yerlilerinin yaptığından çok daha güzel bir kukla havaalanı yapmışlar. istanbul’lu, antalya’lı vergi verenlerin elleri dert görmesin. ama kukla havaalanı, kukla havaalanıdır. havaalanı yapıldı diye tanrılar uçak göndermez. uçaklar bir ihtiyacı karşılamak üzere bir yerlere gider gelirler. turistin gideceği yer varsa havaalanı yapmak mantıklıdır. insan seyahatinin yoğun olduğu, bunların en azından bir kısmının yüksek ücretler ödemeye razı olduğu yerlere havaalanı yapmak gereklidir. bu yüzdendir ki iki tane havaalanı olan istanbul’da bunlar yetersiz kalır, üçüncüsünü, hem de devasa boyutta yapmak gerekirken ismini açıklamak istemeyen ilimizin havaalanı vanuatu yerlilerinin havaalanı gibi öksüz boynu bükük gelmeyen uçakları beklemektedir.

    sadece havaalanları mı? yukarıda saydığım, ekseriyeti devlet tarafından inşa edilmiş nice yapı bugün kukla gibi beklemektedir. anadolu’nun 50,000 nüfuslü ilçelerinde tüm ilçeyi 2 saatte tahliye edebilecek kadar çok otobüsün bir anda yanaşabildiği devasa otogarlar var. kışın ısıtılamıyor yazın soğutulamıyor, terkedilmiş akıl hastaneleri gibi bozkırın ortasında bekliyorlar. yılda 1500 öğrenci alan, 110 akademik personele sahip ankara üniversitesi hukuk fakültesi dekanı görse şapkasını uçuracak kadar büyük üniversite binaları, içinde 3 yardımcı doçentle kukla fakülteler olarak nafile kendilerine gelecek öğrencilerini bekliyorlar.

    bu türklere özgü bir durum da sanmayın, ismi bizde saklı bir güney doğu avrupa ülkesi avrupa birliği’nden zeytin ağacı dikmek için hibe aldıklarında birlik kendilerini uydudan çekilen fotoğraflarla izliyor diye balondan zeytin ağaçlarını boş arsalara götürüp bırakmışlar. hakkını vermek lazım, vanuatululardan çok daha zekiler. kendilerine kargo gönderecek tanrıyı önden proje teklifiyle ikna etmişler, sonra kukla ağaçlarla onları kandırmaya çalışmışlar. bu aralar da tanrılarıyla kargo geri ödemeleri yüzünden kavgalı olduklarını duyuyorum. çin’in terkedilmiş değil, daha acı, hiç meskun olmamış devasa şehirlerini, devasa avm’lerinin resimlerini postapokaliptik bir filmden kareler gibi internette paylaşıyor insanlar.

    ister vanualuların kukla havaalanları olsun, ister bahsettiğimiz balon ağaçlar veya boş otobüs terminalleri, böyle yapıların varlık nedenleri hizmetle külfetin bağının kopuk olmasıdır. yerlilerin prens philip’in her isteyene kargo gönderdiğine inanma nedenleri kargonun geldiği yeri, kargonun sınırlı olduğunu bilmemeleri, bilmedikleri için de, bir kere geldiği yerden tekrar getirmek için ellerinden geleni yapmak istemeleriydi. bizde de söz konusu havaalanları, otogarlar, binalar uzaklardan, ankara’dan gelen para ile yapıldığı için kolayca ve hoyratça oraya buraya dikiliveriyorlar. vergiler tek bir merkezde toplanıyor ve oradan dağıtılıyor. bir ilçeye yapılan gereksiz devasa otogarla o ilçede yaşayanların verdikleri vergiler arasında neredeyse hiç bir bağ yok. onlar vergi vermese de o otogar yapılıyor, o otogar yapılmasa da vergileri bir kuruş azalmıyor. göklerden ne gelir de toprak kabul etmez? doğal insan davranışının sonucu olarak buraların halkları da gereksiz de olsa havadan gelen otogarı memnuniyetle karşılıyorlar.

    kukla otogarları tamamen yok etmenin pek bir yolu yok. yanlış yatırımlar, insan hataları her zaman varolacaktır. ancak yapılan yatırımlar ile verilen vergiler arasındaki bağın kurulması bu hataların azaltılmasının yolunu açabilir. kısa bir örnekle açıklamak gerekirse, apartmanımızın arkasına güzel bir ağaç satın alıp dikelim istedik. ağaç 3000 lira tuttuğu için yönetim toplantısında gündeme geldi. tabi ki herkes apartmanın arkasında güzel bir ağacın olmasını istediğini söyledi. hemen arkasından sorulan soru ise basitti: maliyeti ne olacak? daire başına peşinen 150 lira istenince ağaç isteyenler azınlıkta kaldı. hatta aramızdan halihazırda evin arkasında duran mendebur at kestanesini övenler bile çıktı. bunun yerine eğer devlet herkesten topladığı vergilerle bir kısım evin arkasına ağaç dikseydi muhtemelen biz de gerekli olup olmadığına bakmak yerine belediyeyi ikna edip dikilebilecek en devasa ağacı diktirmeye çalışacaktık. ilk başta bize garip gelen vanuatulular da bundan başkasını yapmıyor zaten. onlar ellerinden geldiği şekliyle tanrılarını kandırmaya çalışıyorlar. biz elimizde olan şeyle, oylarımızla devasa devleti bize otogar yapması için kandırmaya çalışıyoruz.

    beyaz yakalılar, iş adamları, tüccarlar vergi verirler, daha doğrusu, vergi onlardan söke söke alınır ve kazançla vergi arasındaki bağ nettir. para kazanır ve vergi verirler. bu insanlara 50,000 nüfuslu ilçelere 5 milyonluk şehirlere yetecek büyüklükte otogarlar yapalım mı, yoksa verginizi 5 puan düşürelim mi dense verecekleri cevap bellidir. mamafih toplumun vergi verdiğinin farkında olan kesimi ne yazık ki çok düşük. kukla otogarların azalması için bu oranın yükselmesi lazım. mesela maaşlarından vergi kesintisi yapanlara maaşlarının brüt olarak verilmesi ve yıl sonunda kendilerinden topluca bu paranın geri istenmesi vergi bilincini artıracaktır. bir yöreye yapılacak önemli yatırımların ülke vergisinden karşılanmak yerine bizzat yöre insanından paylaştırılarak alınması da bu yatırımlara olan isteği azaltacaktır. “ilçenize devasa otogar yapacağız” vaadini alkışlayanlar “hane başına 1000 lira alacak ve otogar yapacağız” vaadini alkışlamazlar. aradaki tek fark, birinde maliyetin kimden çıktığının farkedilmiş olmasıdır.

    bu bilinç yaratılırsa devletin gereksiz yatırımları azaltılır, akıllıca yatırımlar artar, birim yatırımın verimi yükselir. hakikatte vergi yükünü azaltacak politikalar bu bağın kurulması, bu bilincin oluşturulmasıyla uygulanabilir hale gelecektir. önümüzde seçim var, bir tek politikacı “gereksiz yatırımları azaltıp vergi oranlarını düşürmeyi” vaat etmeyecektir. her gidilen köyün muhtarına gidiş geliş 4 şeritli yol sözleri verilecektir.

    devlet genellikle verimsiz çalışan bir kaynak aktarma mekanizmasıdır. sadece külfet ile hizmet arasındaki bağlantı mesafesi artmıştır, bu yüzden insanımız okyanus ötesinden gelecek devasa kuşu bekler gibi seçimleri beklemektedir. kukla havaalanlarını da yapan insan, evin arkasındaki somurtkan çirkin at kestanesini öven de. sadece gelecek kargo için birinin cebinden para çıkıyor ve o bunun farkında. düşününce vanuatuluların dini o kadar da ilginç gelmiyor. bu arada o ağaçta aklım kaldı. belediyenin gelip dikeceğini bilsem yerlilerden neyim eksik, bir kukla belediye başkanı yapar, evin çatısına koyardım. neyse ki kukla belediye başkanımızı benim yapmama gerek yok, bulunduğum ilçede zaten bir tane var.