şükela:  tümü | bugün soru sor
  • okaliptüslerin dansını izliyordum. siyahın, aralıklarla yaprakların ardına saklanıp, yok olmasının ve ışığın, sarı-yeşilimsi renkleri de ortaya çıkartarak yarattığı karmaşanın nezdimde tanımlanabilir bir hissiyatı yoktu. hemen kafamı çevirdiğimde, koyu mavinin sarmaladığı gri bulutların arasından ayın süzülen huzmelerini gördüm ve onları takip ettim, denize ulaştıklarında kırılarak parçalanıyor ve etrafa parıltılar saçıyorlardı. kumsala yürüdüm, saçlarımı kaşırken, olayları anlamaz şekilde kendi eksenimde dönmeye başladım. ardıl sıra gelen, coşku yaratmayan görüntülerde beni büyüleyen ve gizemini çözemediğim bir durgunluğa sürükleyen şaşkın itkiye teslim oldum ve onu yaşadım. akışkan bir dünyaydı bu, soğuğu kovalarcasına eylem haline yönelmiş, düşünceden uzak; oldukça yüzeyde. ne kadar zaman geçmişti, tam emin değilim, ruhum nefes alırken beni ittirmiş olmalıydı gerilere, ancak bir anda bilincim bütün o keskin sivriliğiyle gözlerini açtı, rüzgârın yüzüme çaptığı bir kâğıt parçası vardı, ama şimdi ellerimde. mırın kırın ederek, tekrar esrikliğe kapılmaya çalıştım, olmadı, afsun bozulmuştu. dünya, dünyaya benziyordu; pek insani ve materyal. saati düşünmeye niyetlendim, eve geç kalmak istemezdim, olağanın devam etmesi için sistematiğin sapmaz işleyişini bozmamak gerekirdi. kâğıdı cebime koydum, güzel bir hatıra olacaktı ve yürüdüm, renkler tekrardan akışın içine hapsolmuş bir halde bana veda ederken, ben de onlara sırtımı döndüm.

    sabah uyandığımda, ölü gözlerle aynada diş fırçamı izlerken, düşündüm ki, nedir bunun anlamı? fısıldadı bir ses, içimde: “bir anlamı mı olmalı?” kaşlarımı çattım ve aynadan uzaklaşarak, evin içinde kayboldum. herhangi bir değişiklik yoktu düzende, tamamen bir gün önceki haliyle ve birkaç dağınıklıkla kendi çizgisini korumayı başarmıştı. pencerenin önünden geçerken, dışarıya takılmış olmalıydı gözüm, çünkü dalgınlığımdan sıyrıldığımda, kendimi yeşile bakarken buldum. kesinlikle, diş fırçalamanın insan üzerinde tuhaf bir etkisi vardı; yavaş yavaş, yukarı aşağı, diş etlerine dikkat, abartmadan, sakince, ritimle birlikte; doğru ve sağlıklı bir eylem gerçekleştirmenin verdiği tatmin duygusu da eklenince, galiba huzur denilen aura kaplıyor olmalıydı bünyeyi. anlam? bilemedim ama bir dahaki sefere bu konuyu tekrardan düşüneceğime dair kendime söz vererek, insaniyete yöneldim. kim demişti hatırlamıyorum, “sonu olan hikâyelerden hoşlanırım ben; giriş, gelişme ve son.” sanırım bu yönergenin dışına çıkan anlatılara karşıydı. neden? diye sormadım kendisine nitekim bu bir hoşlantıydı; kaynağına ulaşmak için bıraktığı ipuçları takip edilirse varlığı sorgulanmaya açılır ve haz veren özelliği sarsılırdı. bu, onun gözünde bir düzeni temsil ediyor olabilir miydi? eylemin anlatısı, durağanlığın tasviriyle neden karşılaştırılmak zorundaydı? hikâye, okuyucunun arzularına yönelik olarak mı şekillenmeliydi? hayır, aslında hiçbir şey özünde karmaşık değildi, sadece hoşlandığı yöntemden bahsetmişti. benim kendime sorduğum sorular, birbiri ile uyumlu bir sürü yorumdu yalnızca. insan, olayları kendine göre anlamak ve onları manipüle etmek konusunda, doğuştan gelen bir yeteneğe sahipti, merkeze kendi görüşünü koyduğu müddetçe, dünyayı yorumlamak o kadar kolaydı, hikâyeler yaratmak o kadar günah çıkartıcı bir güce sahipti ki, asla konumunu kaybetmek istemezdi: haklı olmanın sarhoşluğu ile yaşamını sürdürmeliydi. insaniyet bu muydu? hayır, elbette, sadece terliklerimin yerini öğrenmeliydim. bir süre onları aradıktan ve sonra aradığım şeyin ne olduğunu unutup, sadece arama eylemini gerçekleştirmeye odaklandığımdan dolayı, kendimi pantolonumun ceplerini karıştırırken yakaladım, yine, elimde bir kâğıt parçası tutuyordum. dün inceleme fırsatım olmamıştı kendisini, bu yüzden hafif bir onaylamazlıkla üzerindeki yazıları okumaya başladım. bir karnaval biletiydi, iki gün sonra ormanın içinde gerçekleşecekti, yaşadığım yere uzak olsa da gidilebilecek bir mesafedeydi. içeri girebilmek için bilete sahip olmak dışında, üç şart vardı; “belirli bir saate kadar festivali bulmak, girişte sorulacak olan soruya, soruyla bağlantılı fakat doğru veya yanlış olmayan bir cevap vermek ve içeride özgür bir şekilde var olacağının garantisini vermek.” bir an duraksadım, dürüst olmam gerekirse, ama gerekmemesini tercih ederim çoğunlukla, koydukları kurallar tuhaf olsa da ilgi çekiciydi. birkaç saniyelik kahredici ve zorunlu gel gitin ardından, gitmememin doğru olduğunu düşündüm, kâğıdı yırtıp atmak için hareketlenirken, aniden gitmeye karar verdim. bir an da olsa inanmıştım açıkçası kendime. ancak bu kararsızlığı da yaşamam şarttı, kaçamazdım.

    iki gün sonra, aynada kendimi izlerken, sarı tulumum ve özenle diktirdiğim siyah kukuletam, kahverengi kayak botlarım ve bordo eldivenlerim ile ahmak bir karnaval insanına benzemiştim, bence. ancak bir şey eksikti sanki “tamam” dedim, “galiba susadım”. mutfağa giderken, yalnızca eşyaların hüküm sürdüğü odaya kaydı gözlerim ve orada bir maske gördüm. gülen karakter maskesi. ilginç olabilirdi, maskenin ardına gizlemek kendimi, belki beni daha özgür kılabilirdi. acaba yeterince özgür değil miydim? yüzümün bir maske olmadığı sonucuna da nereden varmıştım? ve neden çok fazla soru vardı, hepsi beni mi bulmak zorundaydı! maskeyi kaptım ve evden dışarı attım kendimi, ormana doğru yol alırken, su içmeyi unuttuğumu fark ettim ama önemli değildi, cebimdeki mataram bana yeterdi. karnaval pek bilinen bir yerde düzenlenmiyordu, yönerge belirli bir noktaya kadardı, sonrasında ormanın içinde kendi yönümü bulmam gerekiyordu. doğru yolda olduğumu ise, uzak aralıklarla ve düzensiz yönlerle ağaçlara bağlanmış beyaz kurdelelerden anlıyordum, sanırım, pek emin değilim, kimin onları bağladığını bilemezdim, belki de sinsi planlar yapan bir katılımcıydı, belki de hiçbir anlamı yoktu. başkalarını bulmak amacıyla etrafıma ne zaman bakınsam, sessizlik ve hareketsizliğin dışında bir şey göremiyordum. acaba birliğimizden kuvvet doğmaması için onlara farklı yönergeler mi verilmişti? tek bildiğim şey, sorularla başımın dertte olduğuydu, bu yüzden biraz demlenmek ve rahatlamak için dinlenmeye karar verdim. tekrar yola koyulduğumda, her şey daha olasılık dâhilinde, sorgulanma ihtiyacında değil ve parlak bir görünümdeydi. çam ağaçları ve yosunların kokusu, doğayı daha çekici kılıyordu. ben de kendimi dünyevi düşlerin kollarına bıraktım, ayaklarım beni yönlendirsin istedim, her nereye gideceksem sorun değildi, artık önemi yoktu ve yürüdüm. güneş kaybolmaya yaklaştığında toparladım kendimi, ne kadar zaman geçtiği hakkında herhangi bir fikrim yoktu, çamlara asılı kurdelelere dikkat etmeyi unutmuştum, neredeydi aklım? geri dönüş yolunu da bilmiyordum. karnavallar bu kadar meşakkatli olmamalıydı. düşünmeye başladığımda, ipe sapa gelmez olaylar silsilesinin içinde olduğuma yönelik bir izlenim edinsem de, hemen kovaladım kendisini, mantığın heyecansızlığına kapılmayacaktım. bu sebeptendir ki, aklıma gelen ilk şeyi yaptım ve guguk kuşu ıslığı çaldım, hemen karşılık geldi, severim guguk kuşlarını, guguklama konusunda pek yetkin olduklarına inanırım. sesin geldiği yöne doğru, arada ıslık çalmaya ve karşılık almaya devam ederek, ağaçların arasından ve kıyafetlerimi kirletmemeye özen göstererek ilerledim. zihnimin bana yönelttiği bir takım sıkıntılı hurafenin ardından, nihayetinde karnaval alanına, güneş batmadan hemen önce ulaştım.

    karnaval, ilk gördüğüm kadarıyla oldukça geniş bir alana kurulu, etrafı siyah perdelerle çevrelenmiş, içeriyi hiçbir şekilde dışarı yansıtmayan ve birçok farklı renkte girişi olan bir alandı. daha fazla gözlemleme isteğime direnip, maskemi taktım ve önüme gelen ilk girişe yöneldim; tonunu kestiremediğim bir maviydi. kapıda sphenks duruyordu, “kostümün çok güzelmiş” dedim, gözleri gözlerime odaklı, cevap vermedi, ben de sessizce bekledim. diğer girişleri göremiyordum, acaba bir şey mi yapmam lazımdı? heykel taklidi yapmak doğru cevap olmayabilirdi, kaldı ki bana soru da sorulmamıştı. ben de cebimden yoyomu çıkardım ve oynamaya başladım. sphenks’in gözleri yoyoya kaydı ve izlemeye başladı. yukarı aşağı, sağa sola doğru hareket eden gözler kahkaha atmama sebep olsa da bu durum sıkılmamın önüne geçemedi ve ben de yoyoyu durdurdum. sphenks’in gözlerine tekrardan sahip olduğumda, ona ne yapmam gerektiğini sordum. bana bir kart uzattı. kartta “bir hediye” yazıyordu. eline bir tepsi alan ve bana doğru uzatan sphenks’in gözleri yoyomdaydı. durum hiç hoşuma gitmedi çünkü yoyomu seviyordum. “bu bir soru değil” dedim, “tamamen zorlama!” etraftan söylediklerime benzer ve karnavala katılmaktan vazgeçtiğini söyleyen sesler işittiğimde, içerideki dünyayı keşfetmemi engelleyen saçmalığa bir son vermeye karar verdim. parmağımı ısırdım ve kanattım, kanımın bir damlasını tepsiye damlattım ve reverans yaparak “işte, hediyen!” dedim. ben parmağımı emer, sphenks de tepsiye damlamış kanımı izlerken geçen sürede, karnavalın ışıkları açıldı; giriş kapısından görünen ağaçlara asılmış farklı renklerde bir sürü aydınlatma ve coşku! artık heyecan ve meraktan çıldırmanın eşiğine gelmiş ve ne yapacağını bilemez halde kıvranırken, çaresizlik içinde sphenks’e “bana soru sorar mısın, lütfen?” dedim ve o son derece rahat, onaylar şekilde başını salladı ve bana başka bir kart uzattı, şok oldum, iletişimi ne denli rasyonel düzeydeydi! kartın üzerine yazılanları okuduğumda, kendi kendime “müthiş bir orijinallik” diye söylendim; “hangi varlık sabah dört ayak üstünde, öğlen iki ayak üstünde ve akşam üç ayak üstünde yürür?” doğru veya yanlış olmayan bir cevap düşünürken, bir yandan da cebimden çıkardığım mataramdan içkimi yudumladım. sphenks’in gözleri bir anlığına içkime kaysa da hemen toparladı kendisini. kesinlikle ikram etmeyecektim. patavatsız sphenks, ağzını sadece alkol için mi açarsın sen? ben düşünmeye ve içkimi yudumlamaya devam ederken sphenks, bana başka bir kart daha uzattı: “son beş dakika”. sağ ol, bütün yardımlarından ötürü sana sonsuz küfürlerimi sunuyorum desem de sphenks’e içimden, sözler ağzıma ulaşamadı asla. bana kalan nadide zamanda yapabileceğim en iyi şey birkaç sigara sarmaktı, ileriyi görme yetim ile gurur duydum. başarısızlığın bilincinde, yere çökmüş kendi dünyam ile haşır neşir olurken “sen de bir insansın şunun şurasında, neden durumları zora sokarsın?” diye söylendim kendi kendime ve bunları duyan sphenks sorgularcasına baktı bana, anlamamış ya da duyamamış olmalıydı; “insan” dedim sinirle “büyük bir zümre…” sözümü kesen sphenks, kenara çekildi ve içeriye buyur etti beni. tam anlamıyla bir buyurmaydı bu, takip etmek zorundaydım, ayağa, kalktım teşekkür maiyetinde bir sigara uzattım ve aldı! dünya ekseninden sapmış olmalıydı! gaza gelen ben, tam sevinç hareketleri yapacakken durumu cıvıtmanın doğru olmayacağını fark ettim ya da çakozladım ve hararetli bir tutumla kafamı kaşıdım. akabinde karnavala adımımı attım.

    sözlerimi bu noktada nasıl toparlayacağımı bilemiyorum. belki de pantagruel’in ağzında başlayan yolculuğun şaşkınlığına sahip alcofribas gibiydim. tam önümde lahanalarıyla ilgilenen bir çiftçi olsa, belki geri kalan görüngüler benim için olağanlaşabilirdi, ancak bunun yerine sayısız farklı renkteki ışığın ağaçlarda sallandığı (evet sallanıyorlardı) ve her yerde mantıktan uzak kostümleriyle insanların türlü şaklabanlık, durağanlık ve ahmaklıklar yaptığı bir çılgınlık ile karşılaştım. önümde keşfedilmek üzere uzanan bilinmezlik ve alışkın olmadığım gerçeklik beni oldukça mutlu etmişti, bunu söyleyebilirim, yüzümde bir gülümseme ile oradan oraya savruluyordum, dallarından haribo ayıcıklarıyla dolu sepetler sarkan bir ağacın altında soluklanmak için duraksadığımda, katılımcılara takas sistemiyle alış veriş sunan bir kitapçı çarptı gözüme; düşünceye karşılık olarak kitap takdim ediyordu. hemen yanında tren olduğunu iddia eden bir kulübe vardı, kim bilir amacı neydi. ileriden bir fil geçti, ancak kafasında hortum yerine bir salıncak asılıydı ve salıncağın üzerinde bir kedi uyukluyordu. güzel bir kedi olduğunu düşündüğüm için, ona haribo fırlattım, pek atik değildi sanırım, en azından umduğum kadar, çünkü tepki veremeden ayıcık kafasına çarptı ve aniden gözlerini açıp suçlayıcı bakışlarla etrafına bakınmaya başladı, ben de ellerimle yüzümü kapatıp, ondan saklandım. bir süre sonra, ellerimi yüzümden çektiğimde fil gitmişti ve bu sayede yeniden harekete geçme zamanımın geldiğini anladım. gitmek ve gelmek arasındaki harmoniye ağıtlar yaktım ve dolaşmaya devam ettim. herkesin bir amacı var gibiydi, peki benimki neydi? kendime bir amaç edinmem gerekiyordu, bu yüzden karnavalın içinde gezintiye çıkmanın doğru olduğuna kanaat getirdim, böylelikle yapacak bir şey bulabilirdim. acaba kepazelik mi yapsaydım? çok aşina olduğum bir eylem metodu olduğu için hemen vazgeçtim; farklı olmam lazımdı, olağan düzenin dışında bir özgürlük alanıydı burası. uçamadıklarını iddia eden bu sebepten, şişme bir havuzun içinde tahrikkâr kostümleriyle birbirine su sıçratan kuşların yanında duraksadım, içlerinden birisi beni fark etti ve yanıma doğru seğirtti. ona gülümsedim ve bir ayıcık ikram ettim, kanatlarını çırptı ve ağzını açtı. “besleme” dedim ve bütün iyi niyetimle ayıcığı ağzına koyarken o vahşi bir şekilde elimi ısırdı ve bana “her şey karşılıklı” cevabını vererek sırıttı. yaralı olan parmağımda yeni bir kan bölgesi daha oluşmasına içerlemiştim, kaşlarımı çattım ve “yanılmışım, kuş kılığına girmiş tahripkâr bir siren’sin sen!” diye bağırdım. alındı ya da şaşırdı tam bilemedim ancak bana bir yara bandı uzattı ve ciddiyetle “nereden anladın?” diye sordu. böylesi bir güzelliğin karşısında aklıma gelen ilk sözleri sarf ettiğimi itiraf edemezdim, bu yüzden hiç bozuntuya vermeden, yara bandını cebime koyup, burnum havada, “çünkü kuşlar birbirlerine su sıçratmazlar, ilgi çekmekten kaçınırlar ve bu kadar çekici değillerdir!” diye pişkin pişkin cevapladım. yüzünde çiçek benzeri bir gülümsemenin açmasıyla solması bir oldu, yanağımı okşarken; “seni öpemeyecek olmak üzüntü verici” dedi ve ekledi “elbette, maskenin ardındaki seni”. nutkum tutuldu, ne kadar da acımasız bir siren’di! beni pişmanlıklarla dolu bir uçurumdan aşağı gözünü kırpmadan ittiren bu canlı karşısında yaşadığım hayal kırıklığını nasıl tarif edebilirdim? “kalbimi kırdın, siren” dedim üzüntüyle, ama o gülümsemeye devam etti, oyun sanıyordu her şeyi, bu yüzden konuşmaya devam ettim: “elbette, maskenin ardındaki kalbimi”. kaçık siren, kim bilir kaç erkeği yedi bitirdi! şimdi suratında pişmanlık vardı, görebiliyordum, biraz hüzün de karışmıştı çehresine, kesinlikle hak etmişti, arkasını dönüp gitmeye hazırlanırken “üzgünüm, ben aradığın siren değilim” dedi ve beni orada yapayalnız bırakıp, oyununa kaldığı yerden devam etti. itiraf etmek isterim ki, bu yaşananlardan hiçbir şey anlamadım ama öpülmediğim için kendimi şanslı ve zeki hissediyordum. kısacası; yeni bir maceraya atılmak için mükemmel bir ruh halindeydim, ayaklarım hafiflemişçesine ilerliyordu, kafalarını patlatmaya çalışan yumurtalar arasından kıvraklıkla geçtim, porselen bardaktan kahve içmeye uğraşan kocaman odunlara yanlışlıkla çarptım ve bardaklarını kırdım. ups. bir anlık kararsızlığın ardından, tek kelime etmeden beni kovalamaya başladılar, ben de elimdeki haribo sepetini önüme ilk çıkan timsahın eline tutuşturup kaçtım. acaba yüzümdeki maskeden dolayı mı bu denli mantıksızlıklarla boğuşuyordum, hem o timsah da neydi ki, aceleden dolayı şaşırma fırsatım bile olmamıştı, vegan yazılı şortuyla kimseye rahatsızlık vermemek için çenesini havaya dikmiş yürüyordu. aşırı mantıklı! neden daha önce benim aklıma gelmemişti, kendi kostümüm ile tam bir salaktım! ve karmaşanın arasında, bir süre oradan oraya sürüklendim.

    gezintime devam ederken, mağaranın önünde bekleyen insanlarla karşılaştım. yere oturmuş, sohbet eden ve arada gözleri mağaranın girişine kayan, antik kıyafetlere bürünmüş yaklaşık yirmi kişilik bir gruptu bahsi geçen. ayaklarım ilerlemek istese de vücudum o tarafa doğru yöneldiği için, görünüşüm yamuk bir hal aldı ve elbette, bedenimin çoğunluğu bu mücadeleyi kazandı, konuyla alakası olmasa da, sadece ismini sevdiğim demokritos’a şükrettim. yanlarına ulaştığımda bana kaşlarını çatan iki kişiye karşı derin bir yakınlık duydum ve oturmak için aralarında kendime yer açtım. bana neden orada olduğumu sordular, cevap olarak yoyomu çıkardım ve “size bunu hediye etmek içindir” dedim, kaş çatışlar gülümsemeye, göğüste kavuşturulmuş eller sarılmalara doğru evrilirken, karnaval hakkında sohbet etmeye başladık, neden burada beklediklerini öğrenmek istediğimde, bilmediklerini söylediler, ne gereği vardı ki? ben de, kendimi hafif de olsa aidiyetle tanımlayabileceğim bir yerde olmanın mutluluğuyla zamanı önemsemeyi bıraktım. sözler, sükût benzeri gezinirken orada ve burada, ani dostluğumuzun da etkisiyle merakımız sönük bir hal almıştı. öyle ya, düşgörendik bizler, en azından bir süreliğine, faniliğin canlılığı ile büyülenmiştik. ancak bir an geldi ve mağaranın içinden gürültüler yükseldi. herkesin bakışları beklenti ile girişe yöneldi, zaman ise pür dikkat, donuklaştı. yaşadığım deneyimin yoğunluğu altında ezilir ve endişelenmeye başlarken, dostlarım bana sakinleştirici bakışlar attı ve ben de kendimi olayların akışına bıraktım. mağaranın karanlığından bizlere doğru yönelen ışık, kalabalığın fısıldaşmalarını ve heyecanını iyiden iyiye artırdı. insanların ruh hali öyle güzel bir esintiye kapılmıştı ki, hemen bir sigara yaktım ve içine dâhil oldum. zamansızlığın ardılında girişten, eski püskü kıyafetleri, saçı sakalına karışmış, ayağında eskimiş sandaletleriyle bir adam çıkıverdi karşımıza. herkes susmuştu, çıt çıkmıyordu kalabalıktan, içimde bu anı bozmaya yönelik bir güdü, ilk nefeslerini alırken, ben düşünmeksizin, acımasızca onu yok ettim. adam, kalabalığı onaylarcasına seyretti ve ellerini göğe doğru kaldırdı. hepimiz beklentiyle ayağa kalktık, dudaklarından dökülecek sözlere muhtaç olduk; “aksın şaraplar, dökülsün kahkahalar, kavuşsun birbirine uzak bedenler, sussun tez zamanda bütün ağıtlar!” onun bu yakarışıyla dona kalan bizler, uzaktan koro halinde yükselen bir cevabın etkisiyle yerimizde sıçradık “ve böyle buyurdu zerdüşt!” arkamızı döndüğümüzde, ışıklarla aydınlatılmış ağaçların arasından, bembeyaz kıyafetleriyle, tertemiz yüzleriyle ellerinde şarap testileri ve kadehler taşıyan, gülümsemeleri etrafa sıcaklık yayan insanlar belirdi, bizim anlamaz bakışlarımızı umursamadan, neşeyle birlikte aramıza karıştılar. ve bizler, o anı tarif edilemez bir esriklikle yaşadık. ne kadar sürdü bilmiyorum, kendimden biri olduklarına yemin ettiğim insanlar arasında, sarmaş dolaş mutluluk şarkıları söylerken düşüncelerden uzaktım. ama elbette, bütün fanilik yansımalarındaki gibi, her şeyin bir sonu vardı ve o son bizi tekrardan gerçekliğe doğru acımasızca çekiştirmeye başladığında, hepimiz birden, birbirimize yabancılaştık ve birkaç kısa veda ile kendi yollarımıza yöneldik.

    düşüş, ruhumu paramparça bir kasvete sürükleyen acılığıyla yanı başımdaydı, “camus!” diye bağırdım; “neden bırakmazsın ki peşimi!” açılmamalıdır insan, böylesi yüksek güzelliklere, çünkü geri dönüş ya da düşüş, sonsuz ümitsizliklerin kâbusuyla çevrilidir her an; varlık, dünyevi olana uyum sağlamak için çırpınırken, nefes almak ise çaresizliğin zulmüdür. deneyim ise, mutlak çözümdür, bir kez sağ kalmış olan zihnin çocuğudur; büyüdükçe güçlenir, ancak yine de her tekrar, götürüsü korkunç mabettir, kattıkları ile eşdeğerdir. icarus, neden güneşi sevdin ki bu kadar? belki abartıdır, belki değil, ancak yaşadıklarım beni gerçekten sarsmıştı bu yüzden, yara bandını çıkardım ve maskemin alnına denk gelen bölgeye yapıştırdım, hemen sonrasında kendimi daha iyi hissetmeye başladım. evet, bir sondu biraz önce yaşananlar ve orada izi kaldı, artık sonsuzlukta yankılanan anıların ufak bir acısıydı. bana şeyleri öğreten biri vardı, derdi ki; “durumlara aksi şekilde yaklaşmak çözümün habercisidir”, her zaman onun sözleri çınlardı kulağımda, böylesi kırılmalarda. teslimiyet, doğamız gereği kendini ön plana çıkarma arzusuyla çalkalanırdı ve bizler derin mahcubiyetimizle ona sarılır, kendimizi hiç düşünmeden, ona hizmet ederdik. dirayet ise, yaşanması en zor olandı ve bu yüzden pek sevilmezdi, ancak getirisi, altın parlaklığıyla eşdeğer nitelikteydi, dolayısıyla değerli ve ulaşılmazdı. tırnak ve kan izleriyle dolu bir duvar gibi, yanlış ve doğrunun dışarıda kalıp, kapıdan geçemediği bir dünya; korkutmamak gerektir hisleri, yüzey ise yaşanılasılığıyla çağırır bizleri. öyleyse lütfen devam edelim; zaman geçsin ve tekrardan an’a ulaşalım.

    zırhlara bürünmüş bir kimse vardı karşımda, sanırım miğferi gözlerini kapatmış, çünkü etrafını ayırt edemez bir halde yürüyordu insanlar arasında, ağıt yakmaktan bıkmış bir halde olan ben ise, arkasından yaklaşıp, onu rahatsız etmek istedim. “don quijote” dedim, “dünya fazla mı karanlık? nedir sebebi bu kararsız adımlarının?” cevaben bana yönelttiği sözler, gerçeklik ile yaşadığım karmaşaya pek de iyi gelmedi; “insanları kırmaktan korkarım ben, bu yüzden, bedenim bir zırhın ardında gizlidir ve niyetim, kimseyle temas etmediğim güzel bir birlikteliktir”. bir an kararsızlıkla bakakaldım, ne diyeceğimi bilemedim ama onu endişelendirmek de istemedim; “insanların kemikleri o kadar da zayıf değildir diye düşünüyorum belki de sorun karşılaştığınız kişilerdeydi”. bana kalırsa son derece sıradan bir cevaptı, onun tam da ihtiyacı olan! yürümeyi bıraktı ve bir an duraksadı, sanırım ciddi olup olmadığımı tartıyordu. suskunluk anımızı sona erdirmek adına cebimden mataramı çıkardım ve “sancho’ya içelim mi?” dedim ve birkaç damla yere döküp, ekledim; “aramızda olmayanlara”. bir yudum aldım ve sonra ona ikram ettim, elimi ittirdi ve bana dedi ki; “olmaz, asla kabul edemem, miğferimi çıkarmamam düsturumdur, siz sanıyor musunuz ki, insanlar yalnızca savaş alanında, kafasına alacağı bir darbeyi yumuşatmak için takıyordur bu demiri!” sözlerinin ardından bir cevap beklemeden yoluna devam etti. ben de, adımlarım çakılı yere, bütün cehaletimle, yine, yalnız kaldım, yanımdan geçen tavşan kostümleri içinde, gözleri arzuyla yanan insanlar bile beni kendime getiremedi, tabii bir süre, duyduğum sese kadar; “dediklerine göre ben don quijote’yim, bu kutlu kimsenin önünden açılın, ey siz kırılgan nesneler!” genellemenin yanlışlığına tüm varlığımla şahit oldum. yaşam karar verdi ve uyguladı. dünya üzerinde savrulan seslere aşinaydı kulaklarım. ve benim ilerlemem lazımdı, karnavalın içinde hala harcayacak duygularım vardı, bu yüzden renklerin arasında yolumu bulmak için yürüdüm.

    önümde uzanan ağacın dalına çıkmış bir tilkiyle karşılaştım, elinde peynir, hemen aşağıda kanatlarını beklentiyle çırpan üç beş kargayı izliyordu. kalbime yanılgının acısı dokundu ve adımlarım donuklaştı. tıpkı kuş beslermiş gibi, ne kadar da tuhaf, peyniri kargalara fırlatmaya başlayan tilkinin gözleri bana kilitlenmişti ama kargalar, durumu umursamadan onlara atılan yiyeceği havada kapmaya çalışıyor, başaramayınca da birbirleri ile kavgaya girişiyordu. bir süre geçtikten sonra tilki konuşmaya başladı, aklımda kaldığı kadarıyla söyledikleri şunlardı: “ve bizler, hep birlikte, sürüklenirken bilinmezlikte, önümüze çıkan olasılıklara tutunuruz, farkında bile olmadan asla, karşılaştıklarımızın doğasından kaçınarak; onlara sahip olmaya çalışırız. öyle ya, kendimiz, yani hükmeden biz; seçer ve belirleriz gerçeği, yargımız tartışmasız hüküm gibidir, dünya ise etrafında tıpkı bir hizmetçi; ona hürmet eder ve erir; sonsuzluk ise adı anılmaktan korkulan misafirdir, varlığı dünyeviliğin gölgesinde unutulmuştur. fanilik mi? düşüşe şart konan açlık! nereyedir o halde benim sözlerimin yönelimi?” havaya bir sürü peynir atarak kargaları mutlu etti ve sözlerine devam etti; “yargılar mı? hepsi, yok olup giden anıların zihninde! ağızdan çıkan ve gerçekliğe savrulan düşüncelerin temelinde yatan tek şey; bilinmezliktir.” bu sözlerin ardından uçuştu göğe kargalar, kesinlikle ip vardı çünkü insanlar uçamazdı, tok karınları çekse de aşağı onları, yine de gitmek istediler ve uzaklaştılar. sakladıkları amaç gereği kaçışları siyahın matlığı kadar keskindi. suskunluğun etrafa hükmüyle tilki bana dedi ki; “beğenmedin mi peyniri?” ağzımda geçmişten kalan şarabın tadıyla cevap verdim ben de ona; “tadı gerçekten önemli mi?” gözlerimden yaşlar akarken, yere çöktüm ve kafamı ellerimin arasına aldım, bir karnaval böyle mi olmalıydı gerçekten, günahlarım ve ben neden her zaman bir şekilde yüzleşmeliydik? var olmak değil miydi amacımız, bir yandan dünyada gezer, diğer yandan düşüncelere kapılırken? her hareketimiz, bir başka hareket ile kesişir ve o hareketi hükümsüzlüğe mahkûm ederken hislerimizi bağlamamız mı gerekiyordu? sanırım susmak, ya da o an kargalar benzeri, düşüncelerden kaçmak için bu soruları yönelttim kendime. cevap arayacak ne gücüm ne de bulacak bir arzum kalmıştı. yalnızca eve dönmek istiyordum.

    çıkışı ararken kalabalığın arasında, bir sahne çarptı gözüme, “olamaz” diye söylendim korkuyla; “hiç bitmeyecek mi bu işkence?” bordo renklerle çevrili bir odaydı; yalnızca bir yatak ve pencerenin önünde, sandalyesinin üzerinde bir kadından oluşmaktaydı ve kadın dışarıyı seyrediyordu. dışarısı görünmüyordu, açıkçası, üç duvarın ardı ve muhtemelen karnavalın devamıydı ancak doğal olarak tiyatrallik işte burada karşı konulamaz bir şekilde devreye giriyordu. bir hoparlör vardı hemen sahnenin kenar duvarına asılı, şansıma bakın ki, tam ben uzaklaşmak, görüntüyü terk etmek üzereyken, bir ses duyuldu hemen; “dong!” bu, bir dong sesi değildi, kesinlikle değildi; onu taklit eden bir erkek sesinin kayda alınmış haliydi. ve sandalyesindeki kadın, kafasını bizlere doğru çevirip konuşmaya başladı; “bakarken penceremden, uzaklara doğru, istemeden… gözlerim dans ediyor hayallerin ellerinde… kim bilir ki belki, bir gün, bir yıl, belki de bir saat sonra, kalkıp gideceğim bu sandalyeden, hissetmeden, ellerim birbirine kenetli, titreyerek, düşünmeden… bilir misiniz sizler, ey, göğü güneşe terk etmiş yıldızlar! nedir eksikliğini en derinden yaşadığım bu özlemin adı? yoksa kaçıp gider misiniz sadece, cevap vermeden, güneşin ışıkları yeryüzüne değdiğinde? kuşlar şakımaya başlayıp, çiçekler birbirine doğru eğildiğinde. yalnızlığım, ben ve bu pencere. merak ediyorum; ne zaman sona erecek acaba, sonsuzluktan daha uzun sürmüş gibi hissettiğim bu ketum birlikteliğimiz…” insanları kendine çekerken bu güzel ruhlu, hüzünlü kadın, duyduklarıma daha fazla katlanamadım. kaçarcasına uzaklaşmaya çalıştım sahneden, bana doğru yönelen hislerden arınmaktı tek amacım. diğer yandan içime işlemiş olan korkuyla koşmaya başladım ve bir insana, tabiri caizse tosladım, çarpışmanın etkisiyle, gözleri sahneye çevrili kendi kendine dedi ki; “medea toplumun kurbanıydı işte! neden bu görülmez ki!” ve bana omuz atarak sahnenin önüne doğru ilerledi. bu sözler karşısında bir an önce, kimseye bulaşmadan, tek başıma yokluğa karışmamın kaçınılmaz olduğunu anladım.

    yaşadığım birkaç ufak karmaşanın ardından, çıkışa doğru yönelirken, başladığım yere ulaştığımı fark ettim. sphenks’i aradı gözlerim, bulamadım. hemen ileride, siren gözlerini dikmiş bana bakıyordu, kafamı yana yatırdım ve ona el salladım, ama o yanındaki zaruri arkadaşlarına dönerek, beni yok saymayı tercih etti; güzellik kibirle mi kutsanmıştı? sonunda, karnavaldan dışarı adımımı attığımda maskemi çıkardım ve aniden, bütün o vahşete dönüşen curcuna geride kaldı; arınmışlığım beni sarmaladı. hemen önümde, elma dağıtan neşeli bir çocuk vardı, bana “umarım yaşadıklarınızdan memnun kalmışsınızdır” diyerek elindekilerden bir adet uzattı. içine çektiği döngünün farkında ve ona kapılıp kapılmamak arasında gidip gelirken, ben, diğer yandan geri dönüş yolunu nasıl bulacağımı düşünüyordum ve bunlara ek olarak ruhen yorulmuştum. karnavala dâhil olmadan önce yaşadığım ve bana acı veren gerçeklik şimdi tamamen yoksunluğunu hissettiğim, bir an önce kavuşmak istediğim alışılmışlık gibiydi; ben de elmayı kabul ettim. önümde ağaçlara bağlı, sevdiğim renklerdeki kurdeleleri takip etmeye karar vererek, bir sonraki yolculuğuma adım attım. eve ulaşma ümidini hiç kaybetmeden, göğün karanlıkla oynaşısına dalıp, kaybolup gittim dalgınlığın ellerinde. evet, böyleydi katıldığım karnaval, en azından hatırladığım kadarıyla. öznel bir yorum getirmem icap ederse kendisine, demek isterim ki; yaşananlar bir vedaydı sanırım, çünkü kabul etmedim, asla, iyiliğin ışığıyla doğmuş bir insan olduğumu. ve ben yok olur ve güneşin doğuşuyla aydınlanan gölgeler de çevremi acımasızca sararken, rüzgârla birlikte, bir kurdele koptu ve onun koynunda özgürlüğe uçtu. ne diyebilirdi insan daha fazla? ne söyleyebilirdi? suskunluk esir alırdı bünyeyi yalnızca ve sürüklerdi onu bilinmezliğe. tıpkı bu anlatı gibi.