şükela:  tümü | bugün
  • bakhtin’in çalışmalarında karnavalesk mizah kültürü, ortaçağ ve rönesans'tan bu yana şenlikler, parodiler, palyaço, soytarı ve hokkabazlık gösterileriyle, yönetici sınıfların resmi, ciddi ve ağırbaşlı “törensel” kültürüne karşıtlık oluşturur. hakiki insan ilişkilerinin hayata geçirildiği, tüm insanlığı kucaklayan, sonsuz bir sevinç vaat eden karnaval ruhu, özgürlüğün, eşitliğin ütopik alanını besler. ortaçağ'da büyük perhiz'den birkaç gün önce kutlanan ve eski pagan şenliklerinin bir devamı olan karnaval, kilise ve feodal kültürün resmî kültür ve ideolojisinin ciddi tonuna karşı insan doğasının bedensel ve fikri düzeyde özgürce var olduğu dünyanın yenilenişinin, yeniden hayat buluşunun, yeniden doğuşun evrensel ifadesidir. sonuç olarak karnaval hayatı, her daim halk sınıflarına “değişmez, tanrısal bir kader” olarak empoze edilen mevcut yaşamın ötesinde daha özgür ve daha insanca bir yaşamın mümkün olabileceği hayalini canlı tutar.

    bakthin’e göre karnaval, halkın gülmeye dayanarak örgütlediği sahici, samimi hayatıdır. resmî bayramların aksine, egemen hakikat ve kurulu düzen karşısında bir özgürleşmedir. bahktin'in ifadesiyle “tüm hiyerarşik rütbelerin, ayrıcalıkların, normların ve yasakların askıya alınışı” ile toplumsal ayrıcalıkları hedef alan karnaval, “resmî dünyaya karşı kendi dünyasını, resmî kiliseye karşı kendi kilisesini, resmî devlete karşı kendi devletini” kurar. tüm hiyerarşik yapılar ters yüz edilir, mutlak kategoriler ortadan kaldırılır: “soytarı, kral olur; kral ise soytarı”. yaşam baş aşağı edilir; zaman geriye döndürülür, tüm insanlar eşitlenir. yerleşik hakikatlerin geçersizleştiği ve göreceli hale geldiği “ters yüz olmuş bir dünya”dır bu. sesi boğulan ya da bastırılanların kudretli olanlara karşı birikmiş kızgınlıklarını ifade edebilmelerini ve toplumsal adaletsizliğe isyan etmelerini sağlar. dizginlenmiş konuşmanın, çarpıtmanın, tahakkümün olmadığı söylem ve iletişimin hüküm sürdüğü yer olan karnaval, yaşamlarının büyük bölümünü tabiiyet ve gözetim altında geçiren halk sınıfları için kurulu düzene karşı eleştirel tavır alabildikleri bir alandır. karnaval, bu anlamda çarpıtılmamış bir iletişim ortamı olarak habermas'ın kamusal alanın normatif ilkesi olarak tanımladığı “ideal konuşma durumu”na denk düşer.

    --

    bakhtin, karnavalesk mizahın, “belirlenmiş tüm kurallara, düzenlemelere, hiyerarşilere karşı” bir tür direniş biçimi olduğunu söyleyecektir. bu ekole göre mizah, antik çağ öncesinden beri, hayatı tanrısal, doğal, değişmez bir kader gibi gösteren kurallara, geleneklere, ideolojilere karşı insana ilişkin en temel hakikat biçimlerinden biri olarak varlığını sürdürmüş; iktidar sahiplerinin katı, bağnaz ve dar görüşlü fikirlerine ve resmî kültürüne karşı güçsüzlerin, aşağılananların, hor görülenlerin en güçlü silahlarından birisi olmuştur. mizah, iktidar ve egemenlik ilişkilerinin yol açtığı korkunun, endişenin, baskının, kasvetli kaderciliğin bir “ciddiyet atmosferi” içinde var olduğu bir dünyada zihinsel bir sığınak olabilmiştir. çünkü mizah, baskıyı ters yüz eder, korkuyu azaltır ve bir şeylerin değişmesi gerektiğine ilişkin güçlü bir duygu ortaklığı kurar.

    --

    otorite ve iktidar; terör, şiddet, dehşet, yasaklama, ciddiyet, sınırlama ve korku öğelerini içeren bir kültürü barındırır. karnavalesk mizahın özelliği, korkuyu alt etmesi, korku karşısında zafer elde etmesidir. “kutsal ve tabu olan her şeyle ilgili baskı ve suçluluk, dünyevi iktidar, otoriter yasaklamalar, ölüm, cehennem, ölüm sonrası cezalandırmalar” mizah sayesinde yenilir. bakhtin, karnaval gülüşünün “korkutucu olan her şeyi nasıl grotesk haline” getirdiğine ilişkin şu örneği verir: “karnavalın vazgeçilmez aksesuarlarından biri ‘cehennem’ olarak adlandırılan bir araba[dır] [...] bu ‘cehennem’ şenliklerin doruk noktasında yakılıyordu. korkunun mağlubiyetini hesaba katmadan, bu grotesk imgenin anlaşılması mümkün değildir. insanlar korku kaynağıyla oynarlar ve ona gülerler, korkunç olan şey ‘komik bir canavara’ dönüşür.” böylelikle binlerce yıldır insanın bilincinde ve bilinçdışında yer etmiş “kutsal olandan, yasaklardan, iktidardan, cehennemden” kaynaklanan korkular, gülme eylemi sayesinde alt edilir.

    ---
    (alıntılar: artun avcı / ütopya açlığı olarak gezi'nin mizahı)

    (bkz: mikhail bakhtin)
    (bkz: karnavalesk)
    (bkz: mizah)
  • postmodern gösteri çağında sinik bir alaycılığın tuzağına düşen mizah. belki tam da bu yüzden mizah özünü kaybediyor, yol gösterici gücünü yitiriyor. eleştirel uyarıcılıktan çok gerçeklerle (yakıcı ve acil olan gerçekle) bağını koparan lümpence bir laf ebeliğine dönüşebiliyor veya magazinleşmeye müsait bir parodi durumuna indirgenebiliyor. aslında zarar vermeye çalışırken zararsızlaşıyor. son örneğini odtü olayında gördük.

    nurdan gürbilek, mağdurun dili kitabının ufuk açıcı oğuz atay bölümünde aynı tehlikeye şu satırlar ile not düşer:

    "bu tür neşeye karşı uyarıları aslında yıllar önce adorno yapmıştı. tanığı olduğu karanlık çağın acılarının üstünün yapay bir neşeyle örtüldüğünü görmüştü. bunun yol açtığı karamsarlığın da etkisiyle sanatın "şen"liği konusunda pek umutlu değildi. yine de "sanat şen midir?" adlı yazısında iki kaygı birden vardır. birincisi, acının evrensel bir ilke olarak savunulmasına karşı sanatın neşeyle olan bağını vurgular adorno: "eğer sanat, ne kadar dolayımlı olursa olsun, insanlar için bir haz kaynağı olmasaydı, karşı çıktığı ve direndiği çıplak varoluş içinde ayakta kalamazdı." tutsaklığın ortasında özgürlük benzeri bir şeyi dile getiriyor, tanıklık ettiği kötü dünyanın üstünde bir başka sahne gibi açılmasıyla bir özgürlük anını, bir mutluluk vaadini temsil ediyordur sanat. ama tam da burada ikinci kaygı kıpırdamaya başlar. sanatın şakasının, "reklamların pis sırıtışına" dönüştüğü bir çağda şen sanatın artık tasavvur edilemeyeceğini, şenliğin ister istemez sinizme dönüşeceğini, neşenin hakikatine ulaşmanın artık imkansız olduğunu söyler adorno. bahtin'in resmi düzeni altüst eden karnavallarını yüceltmeden, oradan her durumda savunulabilecek evrensel bir şenlik ilkesi çıkartmadan önce, "şen"liğin liberal umutlar çağında neye dönüştüğünü görmek için hesaba katmamız gerken önemli sözler."

    bilindiği gibi oğuz atay'ın dili de alaycı bir kabuk, pathosu gölgelemeye yarayan bir ironi barındırır. nurdan gürbilek, kabuğun arkasında ise acı bir çekirdek olduğunu, bu sayede ironinin atay'da kaygısızca bir laf oyunbazlığı tuzağına düşmediğini söyler. ama bir yandan da devam eder. 1945'ten beri her güçlü yapıtın kendisine yöneltmesi gerektiğine inandığı bir soruyla bölümü noktalar: acı anlatılabilir mi?

    bana kalırsa godard'ın da cevabını aradığı ilk büyük sorudur.