şükela:  tümü | bugün
  • kaab bin züheyr'in şiiridir.
    tarihi adıyla kaside i bürde (hırka kasidesi) , edebi adıyla kaside i banet suat. peygamber huzurunda okunarak şairini bağışlatan, hatta hz muhammed tarafından hırkası armağan verilerek değerlendirilen kaside, klasik arap kasideleri olan muallaka kasideleri gibi, ilkin kabilenin göcüşüyle başlıyor, sevgili anılıyor, arkasından her arap şairinin kendi gücünü denediği, deve motifinde ölümsüz çizgiler çekiliyor, sonra söz şairin kendisine getiriliyor ve ordan hz muhammed'in, islamın ve sahabenin övgüsüne geçiliyor. belagatın, icazın, imajın, gerçeğin ve güzelliğin eşsiz sentezi.
  • kaab bin zuheyr

    kaside i bürde

    yurdundan koparılmış
    gözleri sürmeli yaralı bir ceylân gibi
    suat'ı alıp götürdüler. gönlüm öyle kırık ki!

    gönlüm, azat nedir bilmeyen bir köle örneği ezgin.
    tan vakti suat göçtü buralardan. o ne mağrur bakışlardı rabbim
    ve ne müstağni.

    suat ki boyu altın ölçüde; önden bakılınca zarif nahif, incecik belli,
    tombul görünüşlü arkadansa, arka çizgileri bile belli.

    gülerken dişlerinde kar yağar gibi bir kış aydınlığı.
    öyle beyaz, onları şarapla yıkıyorlar durmadan sanki.

    vâdi açık. kuşluktur. çakıllarda kuş sesli serin sular.
    kuzey yelleriyle serin sular gibi saf ve ışıklı suat'ın ağzındaki.

    süpürürse rüzgâr nasıl üstündeki bulutları, nasıl yıkarsa pırıl pırıl
    geceleri yağmur tepeleri.

    ağzındaki su o yağmur suyu suat'ın, dişleri o beyaz kum tepeleri.

    soylulukta en soylu, cömertlikte bir eşi yok bir sevgili iken suat,
    ne kendi sözünde durdu, ne de dinledi beni.

    suat bu, işi gücü bana oyun, naz, vefasızlık, söz verip dönmek.
    benim kaderim böyle. onun aşk felsefesi.

    bulut bir zavallıdır onun yanında, biçimden biçime girmekte,
    renkten renge girmekte yaya kalır bukalemun, gulyabani.

    sen ne aptalsın ki yahu sandın suat durur sözünde.
    kalburda su durursa, suat da durur sözünde tabii.

    suat'tan söz aldım diye böbürlenip durmak ha!
    hayaller kurdun, umutlandın! ama umutlar uçucu, aldatıcıdır
    rüyalar gibi.

    suat'ın vuslat sözleri geçse yeridir atlatışlar tarihine.
    bir söz istedin mi kendinden, hemen kesilir meşhur yalancı
    urkub'un teki.

    böyle arkandan atıp tutuyorum ya suat, elbet ayrılık acısından.
    onun için affet beni, sen yine de sev beni.

    suat şimdi mutlaka öyle bir yerdedir ki, vakit de akşam;
    saf kan ve yörük dişi develerdir ancak develerin oraya götüreni.

    evet, ta ötelerde konaklıyan suat oymağını tutmak için
    yüreğe korku veren, dağ gibi rüzgâr tempolu hecin develer gerekli.

    öyle deve gerek ki, terlerse ırmak aksın kulağının ardından,
    uçsuz bucaksız çöl yollarını seve seve tepmeli...

    bir deve ki, bakışı iki hançer ufuklara saplanan.
    eşi gitmiş; yabani bir aksığın gibi öyle uçsun ki, o dursun, altından
    kaysın ateş çölü ve ateş tepeleri.

    gerdanı sağlam, ayakları yer sarsan vücudu kıvrım kıvrım ve
    ölçülü biçili.
    soy sopça en arık damızlık develerden haydi haydi ileri.

    böğrü enli, boynu uzun ve kalın, çehresi geniş.
    bir erkek deveyi andırmalı tıpkı ; suat'ı tutar o zaman belki.

    derisi daha parlak olmalı kabuğundan deniz kaplumbağasının.
    ve ondan daha sağlam. kızgın güneş altında aç azgın keneler bile
    onu örseleyememeli.

    ilk bakışta dağ gibi korku vermeli görünüşü bakana:
    boyu yüksek mi yüksek, çevik mi çevik ayakları, tertemiz şeceresi.

    gürbüz, etine dolgun, bakımdan öyle semizlemiş olmalı ki,
    oyluklarından tırmanan salkım salkım keneler derinin cilâsından
    kayıp kayıp düşmeli.

    yürürken baldırından, et fırlasın etinden, iki ön bacağı ok gibi
    çıksın dolgun göğsünden. serbest atılışlı çalım çalım üstüne bir
    yaban merkebi örneği.

    gözlerle gerdan arası, başın yular takılan yeri.
    sert ve katı olmalı bileği taşı gibi.

    ve upuzun kuyruğu ipek tüylü, sarksın memelerin üstünden.
    öyle dokunmalı ki memelerin ucunu ürkütmemeli.

    kapkara iki mızrak bacakları, rüzgâr gibi uçmalı :
    şüpheye düşmelisin ayakları yere değdi mi, değmedi mi.

    yumru burnundan, kulağından, beyzi çehresinden bu türlü develeri.
    tanır derhal deveden anlayan yekta bir bilirkişi.

    ayakları demirdenmişcesine çakılları fırlatır iki yana.
    deri mahfaza bile takmaksızın aşar kayalıkları bu eşsiz develer ki.

    çalışkan bir işçi gibi terler coştukça, terledikçe coşar...
    aşar kuşlar gibi serap derelerini, sahra tepelerini, ateş
    çöllerini...

    kertenkelenin güneşte yanan sırtı sıcaktan külde pişmiş ekmeğe
    döndüğü günler bile kimse durduramaz koşmaktan şu bizim deveyi.

    bir sıcaklık ki, 'yolcular dinlenin!' der kervan sahibi
    ve taş altına gizlenir siyah çekirgeler, o sabır ateşleri.

    ama bizim meşhur devemiz gün ortasında koşusunu bitirmez,
    başlamıştır yolculuğa sanki daha yeni.

    sıcak artar, değişir yürüyüşü; sıcak arttıkça değişir. ve ön
    ayaklarının

    çırpınışlı hızlanışı andırır ölmüş çocuğuna göğüs döven bir anneyi
    ve ona bakıp (anıp kendi ölmüş yavrularını
    da) hıçkıran yırtınan öbür anneleri.

    evet o yürüyüş, o ayak çırpınışları göğsünü paralayan yaslı bir
    annenin çırpınışları.
    akla elveda diyen bir annenin, alır almaz ilk yavrusunun kara
    haberini.

    göğsü kan içinde kalan, üstü başı yırtılmış,
    saçları darma dağın çılgın bir annenin haberini.

    söz taşıyıp öç alan iki yüzlü şiir ve kabile düşmanlarım :
    'ey ebi sülma'nın oğlu sen mahvoldun.' dediler, suat'ın derdi
    bana yetmezmiş gibi.

    'ey ebi sülma'mn oğlu sen kendini ölmüş bil.' ben de koştum
    güvendiğim dostlara :
    kime başvurdumsa ama: 'biz yokuz bu işte, var git kendin bak
    başının çaresine' demezler mi?

    ben de onlara dedim : 'gidin gidin beni yalnız bırakın,
    neye hükmetmişse o olur, hükmeden o allah ki.

    yaşamak dediğiniz nedir bin yıl yaşasa bile
    eninde sonunda insanoğlu o kanbur tahta kutuya girmiyecek. bin-
    miyecek mi?

    heber geldi: 'peygamber. seni öyle bir cezaya çarpacak ki!'
    siz bilirsiniz, hey zavallılar! işte onun kapısındayım, yüreğimde
    sonsuz bağışlanma ümidi.

    ondan özür dilemeye geldim, af istemeğe geldim;
    çünkü o sırrını bilendir, kabul edicisidir mazeretlerin. 0 affeden-
    lerin en affedicisi.

    içi hidayet öğütü en yüce gerçekler dolu kur'anı
    sana armağan eden allah için ver bana bir savunma mühleti.

    bakma ve zaten bakmazsın sözlerine beni kıskananların.
    senin hükmün onlara değil, hakka ayarlı ve ben de bir parça
    suçluyum belki.

    ama senin makamındayım şimdi. fillerin bile titrediği makamda.
    bir makam ki, titrerdi bir fil benim gördüklerimi görse. işitse
    isittiklerimi

    burada beni ancak allah buyruğuna bağlı peygamber affı
    kurtarır :

    bende onun öç ve adalet eline uzatıyorum işte sağ elimi.
    beni ancak o kurtarabilir burda. yalnız o. şimdi söz yalnız onun.

    ama o 'sen suçlusun, cezanı çekeceksin.' dese önünde eğik
    bulur boynumu adaletin heybeti.

    fn heybetli manzara bu olur benim için. çünkü asserde,
    iç içe açılan sonsuz aslan yataklarının en içindeki

    muhteşem yurdunda hüküm süren aslanlar başbuğudur o.
    bir arslan ki, erkenden ava çıkar, yavrularının besini insanoğlu,
    insan eti.

    bir arslan ki, savaş alanında kendi düşmanı dengi
    bırakmadan çarpışmayı, haram sayar kendine savaşı terketmeyi.

    heybetinden kısılır sesleri yırtıcı çöl arslanlarının ,
    arslanlar arasında bile o dağıtır adaleti.

    parçalandı silâhları ve elbiseleri, kurda kuşa yem oldu
    bu vâdide kendi gücüne bileğine güvenen nice kişi.

    şüphe yok ki, peygamber, en keskin bir kılıçtır kılıçlarından
    allahın.
    sonsuz bir kurtuluşa, nura ve hidayete alıp götüren bizi.

    ve arkadaşları o'nun, mekke vâdisinde islâmı kabul eden
    kureyşin en ileri gelenleri... cömertlikte ve yiğitlikte hiç birinin
    yok dengi.

    ilk günler, göçmek gerekliydi, hemen göçtüler, zerre tereddüt
    etmeden.
    bırakarak yurtlarını, tüten ocaklarını, mal ve mülklerini.

    yerlerinde kalanlar çarpışamıyacak güçte olanlardı.
    onlar da, müdafaasız ve silâhsız, çepçevre küfürle çevrili, bugünü
    hazırlamış beklemişlerdi.

    evet, bunlar, başları dimdik gezen yiğit üstü yiğit,
    davuda mahsus demir gömlektir zırh diye giydikleri.

    zırhları pırıl pırıl ve upuzun. çelikten büklümleri öyle ki,
    birbirine geçip kaynaşmış bir ayrıkotunun halkaları gibi.

    tırnakları düşmanı devirse yere, gurur nedir bilmezler,
    yenilirlerse bilmezler nedir umut kesmek, yok ya yenildikleri!

    ak soy develer gibidir gidişleri. korunmaları da saldırış.
    vurulunca göğüslerinden vurulurlar. onlar ürkmez, onlardan
    ürker dev dalgalı ölüm denizi.
  • mehmet yetkin'in seslendirdigi kaside ve albümün adi.
  • kaab ile hırka

    “beni örün, beni örtün!”

    bir şey var: eski sözleri
    uzun ve anlaşılmaz şeylere gömdüm
    gördüm: sözlerin kumunda
    bir vaha idi yaz
    duydum, yeşil kuş, hadra!
    dedi, ‘siz,
    ölmeden önce ölün!’

    “beni örün, beni örtün!”

    gördüm: göğsünden kopan güneş’ti
    yeşil sözü gördüm
    avucunda doğan nehri
    bir kemerdi; giyindim aşk’ı
    hırkamı ördüm bürde!
    dedi ‘üşüyordun,
    sana verdim!’

    “beni örün, beni örtün!”

    sessizlikti, gülü doğurdu
    yüzümü yüzüme dönüm
    zaman, gül’dür; gülü böldüm
    yeşil gülü: semerkant’ül fuad
    yürüdüm aşklara doğru
    hüzün geldi, baned suad!
    dedi, ‘gömün!’

    hilmi yavuz
  • ingilizce "the poem of the cloak" olarak kullanımda.
    [ nitekim (bkz: bürde) ] amazon.com'un iddiasına göre, arap dünyasında yaygın olarak bilinmekteymiş.
  • kalbe insirah verir.
  • sezai karakaoç'un çevirisiyle şu şekildedir.

    selem ağaçlarını mı, ordaki dostları mı andın ki birden
    gözbebeğin kanlandı, gözyaşın aktı kırmızı kırmızı..

    yoksa bir yel mi esti kâzime yönünden;
    yoksa eden dağı’nın üstünde, kapkaranlık gecede
    şimşek mi çaktı?..

    gözlerine ne oldu ki, “dur ağlama” desen çoşar ırmak olur;
    ya kalbine ne dersin, “yetiş huzur” dedikçe artar acısı gamı..

    aşk gizli kalır mı kimseden, niçin aldatır kendini insan?
    gönül yanıp dururken, gözden akarken çeşme gibi gözyaşı..

    aşk olmasaydı döker miydin gözyaşını böyle taze toprağa?..
    gözün uykudan kaçar mıydı, andığında ban ağacını, alem dağını..

    âşık inkar etse ne çıkar, gerçek şahitler var:
    yaşa batık gözler, sararmış yüz, zayıf ten ve göz çukurları...

    aşktan değil de neden bu peki, bir yanağında kırmızı gül;
    bir yanağında sarı gül döküntüsü, izi;
    kızılırmak, yeşilırmak yatağı..

    evet, yârin hayali gelip beni birden uyandırdı;
    sevgi, zaten gelir gamlarla, mahveder vücut hazlarını..

    aşkım sebebiyle bana dil uzatan, utanır mıydın ki bilseydin,
    yanık aşklarıyla meşhur özr oymağı gençlerinden daha mazurum, beterim hakçası...

    gizlenir gibi değil ki bu sır, işte sen de öğrendin;
    şimdi, de diyeceğini, kat by derde bir dert de sen..
    zaten yok sonu yok başı..

    öğüdünü esirgemedin sağol benden ama;
    tutamadım onları, çünkü tutuktur zaten sevenin kulakları..

    yaşlı adama, ağarmış saça, utanmadan; “yalan söylüyorsun” dedim..
    nasıl inkâr, itham edilebilir oysa, ağaran saçın beyazlığı?..

    günaha batık nefs, öğüt mü dinler!
    kendi karanlığına gömülmüş ak saç, nasıl ışıtsın bu karanlığı?..

    güzel fiillerle bir şölen hazırlayamadı nefsim;
    misafirse sessiz, ihtişamsız apak çıkageldi, karşılayan bile olmadı..

    bilseydim ki, yok bende bir karşılama gücü bile,
    siyaha boyadığım bir panonun ardına saklardım kendimi ve bu sırrı..

    kim çeker benim nefsimi bu hoyratlık alanından?..
    çılgın atları zaptedip dört döndüren süvariler gibi tıpkı..

    günah işleye işleye günahı bitireyim dersin belki içinden..
    boş hayal! yemek vücudu arttırır, günah da günahı...

    nefs memedeki çocuktur, vaktinde kesmezsen sütten,
    koca adam olur da, hâlâ emzik ister, arar sütü mamayı..

    nefsine sen hâkim ol! o olmasın sana hâkim;
    çünkü nefs neye hâkim olursa, onu ya öldürür, ya soldurur hâsılı..

    nefs sürüsü bırakırsan yayılır her yöne; görmeli gözetmeli;
    otu çok tatlı gelen yaylalara yaymazlar koyunları..

    nefsin tattırdığı hazzın çoğu semm-i katildir;
    ağuyu altun tasta bal içre sunarlar, bunlar onun suç ortağı..

    açlığın ve tokluğun hilelerinden koru kendini,,
    evet açlığın da.. çok açlık, tokluktan da zararlı..

    gözünden yaşlar boşalt ki, ne haramlar doldurmuştun vaktiyle..
    ve sığın tövbe gölgelerine, odur en serin hurma altı..

    şeytana ve nefsine uyma! baş kaldır, isyan et!..
    en akla yakınmış gibi gelen sözlerini bile dinleme, deş ve bul püf noktalarını..

    bazan hasım kılığındadır, bazan hısım, bazan hakem,
    düpedüz hilekârdırlar, ne hakemi, ne hasımı, ne hısımı!

    allah’ım sen affet bizi!.. bizzat söyleyip te tutamadığımız sözlerden..
    ki andırır kısırların nesliyle öğünmesini tıpkı...

    sana “yap!” dedim ama ben yapmadım onu;
    sana “yol işte bu yoldur” dedim ama nefs, beni o yola bırakmadı..

    üstüme borç olan namazı kıldım, orucu tuttum; ama o kadar..
    ölüm, evet ölüm göz önündeyken bir parçacık arttırmadım onları..

    kendime zulmettim, ihmal ettim geceleri ihya sünnetini..
    can verdi gecelere namazla o, öyle ki, şişerdi ayakları..

    boş midesinin üstüne taş kor, derisini büzüp düğümler,
    çekilen karnına kuşak bağlardı; yine azalmazdı açlığa sabrı...

    altundan ulu dağlar nefsine sundular da kendilerini,
    reddetti o, gösterdi onlara gerçek ululuğu ve gerçek altını...

    zühd ve takvasını arttırdı, eksiltmedi o dağlarca zarûret..
    ne denli olsa da yok edemez ihtiyaç, insandaki temizliği, pırıltıyı...

    dünya ne oluyor ki, o ona muhtaç olsun..
    dünya o’na muhtaç ki, onun için değil midir varoluşu, yokluktan çıkışı?..

    bu dünyanın ve öte dünyanın, göze görünür- görünmez yaratıkların,
    acemin, arabın, bölük bölük bütün insanlığın hz. muhammed’dir başı..

    bir eşi yoktur o’nun emir ve nehiy peygamberliğinde;
    “evet” i tam evetti, “hayır” ı tam hayırdı...

    her yönden hücum eden korkunun türlüsünden
    ancak o sevgili kurtarabilir bizi, o’nun merhameti, o’nun şefaati...

    kim döndüyse sesine, koşup yapıştıysa o’nun eteğine,
    yapışmış oldu kopmaz bir ipe, hiç kopmaz ve tam kurtarıcı...

    içiyle ve dışıyla, ahlak ve yaradılışta üstündür,
    öbür peygamberlerden bile;
    hiçbirinin ilmi, keremi o’nu geçemedi, o’nunkine ulaşamadı..

    ve hepsi umar ve bekler, allah’ın resûlundan;
    denizinden bir avuç su;
    yağmurundan bir damla su yollamasını..

    dururlar huzurunda hepsi yerli yerinde..
    kimi ilminden bir nokta,
    hikmetinden bir hareke bir kısmı..

    peygamber ruhu alıp peygamber vücudunu,
    mükemmel peygamber olunca,
    o’nu sevgili edindi seve seve insan yaratan, insan ören rabbi..

    üstünlüğünde eşit ve ortak yoktu o’na kimse;
    güzelliğiyse parçalanmaz bölünmez bir bütündü, ne çıkacak,
    ne eklenecek bir şey vardı...

    hristiyanların kendilerine gelen resûl için dediklerini dememek şartıyla,
    öğ öğebildiğin kadar.. yücelt yüceltebildiğince o hakk kahramanını..

    korkmadan istediğin ölçüde şerefi bağla o’na;
    istediğin ölçüde o’nun değerlilik hakkını tanı..

    erginliğine yok son ki, orada durup,
    dil, cesaretini bulsun, o’nu anlatmayı..

    mucizeleri bile gerçeğinin yanında sönük kalır;
    yoksa ismi anılınca çürüyen kemikler bile canlanıp ayağa kalkmalıydı..

    aklın yetişmeyeceği tekliflerle etmedi bizi imtihan;
    bizi sevdiğinden elbet.. biz de hemen inandık o’na..
    en ufak şüphe bize yaklaşmadı..

    o’nun gerçeğine ermekte cümle âlem âciz kaldı;
    uzak âciz kaldı, yakın âciz kaldı, acz çepçevre sardı dört yanı..

    güneş küçük sanılır uzaktan bakılınca;
    göz dayanmaz amma, çıplak gözle bakıldı mı..

    insan nasıl bu yerde anlar o’nun gerçeğini,
    ki rüyada görsen o’nu, sana yeter ömür boyu
    bu mutluluk ve o’nun nurdan bakışları..

    insanlığın bilip bileceği şu, bilgilerinin sonu şudur ancak;
    o insandır ve yaratılmışların en iyisi, en güzeli, en hayırlısı..

    ve peygamberlerin halka gösterdiği mucizeler,
    o’ndandı, o’nun nurundandı, o’nun habercisi, o’nun öncü ışıklarıydı..

    çünkü o erdemlik güneşi, öbür peygamberlerse yıldızlardır,
    o yıldızlar ki; güneşten aldıklarıyla aydınlatırlar karanlıkları..

    gel gör ki, rabbim o’na neler verdi, nasıl süsledi o’nu..
    ahlâkını güzellikle sardı, müjdeyle, güler yüzlülükle benek benek noktaladı..

    latifliği bir çiçek, dolunay şeref ve değeri..
    cömertliği bir deniz, yardımı zamandır tıpkı..

    tek başına bir yerde, o’nu görsen, heybetinden
    sanırsın arkasında asker, asker,asker.. bir ordu gizli, bir ordu saklı..

    o’nun tebessümünden ve konuşmasındandır sanki;
    sedefte saklı inci, inciler hep sedefte saklı..

    o’nun toprağının kokusundan daha güzel var mı koku?
    ne mutlu o kişiye ki koklamış, öpmüş ola o toprağı!

    doğuşu açıklar bize her yönden her açıdan o’nu..
    başlangıcı da iyi o’nun, sonu da..
    hoştur doğuşu ve batışı..

    o doğum günü ki, iyi farkına vardı iran, indiğinin
    kendisi için korku, kendisi için ceza, kendisine cehennem âzabı..

    göçtü, darmadağın oldu kisra’nın saray duvarları o gece..
    devleti de, bu duvardan başlayarak yarıldı, çatladı ve dağıldı..

    son nefesini verdi, korkudan mecûsi meş’alesi..
    ve yahudi nehri, bilinmeyen bir yere alıp gitti,
    dert yuvası başını..

    ve sapık save halkı, her günkü gibi
    su aldıkları göle gittiklerinde;
    bu da nesi?.. kurumuş kül olmuş!
    döndüler elleri boş,
    kızgın kudurmuş ve çatlamış dudakları..

    sanki doğmuştu ateşte su,suda ateş duygusu!..
    tabiat, o gün yoldan çıkmışları, tabiatından çıkararak karşıladı..

    sanki, çarpıkların ateşi sıkıldı terledi de sulanıp söndü üzüntüden;
    sularıysa hüzünlerinden ateş gibi kızdı, buharlaştı..

    cinler çığlık atarlar, nurlar, saçarlarken havaî fişeklerini
    hak böyle tantanayla çıkıyordu ortaya, hakk’ın sesi ve ihtişâmı..

    kör oldular, sağır oldular, felç oldular, muştuları duymadılar,
    haberleri almadılar; görmediler korkutuş yıldırımlarını..

    “bundan sonra o eğri dinimiz belini doğrultup ayağa kalkamaz”
    dediler, haberini verdiler kâhinleri, ozanları..

    gökte yıldızların aktığı görülürdü
    ve aynı anda yerde putların devrildiği, yıkıldığı..

    ve vahy yolundan çekilip gitti bozgun
    şeytanların şahı; bozgun askeri yerinde kala kaldı..

    nasıl ki, ebrehe’nin ordusu dağılmıştı;
    iki avuçtan atılanla bir ordu kör olmuş, yere saplanmıştı..

    allah dedikten sonra o taşların atılışı
    rabbine yalvarır yalvarmaz balığın karnından atılanın çıkışını andırmıştı..

    yemin ederim ikiye bölünen aya,
    o’nun kalbiyle ilgili aya..and içerim aya karşı!..

    ve o hayrı, keremi içine alan mağaraya..
    and içerim ki, kafirlerin gözleri içerdeki işıktan kör oldu bakamadı..

    and içerim ki, muhbir-i sadık mağaradaydı ve sıddık mağaradaydı..
    görmediler ve sandılar ki, orda, kimsecikler yoktu ve olamazdı..

    ne bilsinler ki, örümcek o’nun için örmüş ağını..
    güvercin, o’nun için yuva yapmış, yumurta bırakmış uçup durmaktaydı..

    allah isterse bir güvercin, bir örümcek ağıyla da korur,
    kat kat zırhı ve yüksek kaleleri aratmaz,
    onlardan müstağni kılar insanı..

    ve bir örnek daha:
    çağırınca peygamber, ağaçlar geldi, eğildi huzurunda;
    dallarıyla, kökleriyle yürüdüler; çünkü yok ayakları..

    çizgiler çekerek yol ortasına, yazılar yazarak
    güzel yazılar yazarak; dalları budakları...

    o bulut gibi ki, o nereye giderse üstünde o da oraya gider,
    o’na, gün ortasında yakan güneşe karşı gölge yapardı..

    dünyanın sıkıntısı binince boğazıma
    hemen sarılır, sığınırım o’na..
    o hemen kurtarır bu zavallıyı..

    iki dünyaya ait hiçbir şey yok ki, o hayır saçan elden
    istemiş olayım da almamış olayım, olmadı..

    aklın ermeyince hemen inkâra kalkma rüya vahiylerini;
    belki gözleri uyurdu o’nun ama, kalbi uyumazdı..

    nübüvvetiyle o gerçeğin doruğuna çıkmıştı
    nasıl inkâr olunabilir erginlerin rüya durumları..

    allah’ın alanı bu. ne vahiy çalışmakla olur
    ve ne de bir suçtur peygamberin gâibi çizip anlatışı..

    bir dokunmakla nice hastayı iyi etti eli
    nice çılgınlık zincirini kırıp mahkûmlarını kurtardı..

    kara kıtlık yılları oldu, o’nun duasıyla canlı ve ak
    sanki gecenin oratasında ansızın bir dolunay çıktı..

    bulut akıttı durdu suyu öylesine ki, o kurak vâdilerde;
    oldu her sel bir arim seli, her ırmak bir deniz ırmağı..

    bırak konuşayım, anlatayım o mûcizeleri:
    geceleri dağlarda yakılan şölen ateşleri gibidir âşikârlıkları..

    inciyi işlersen değerlenir şüphesiz;
    ama işlemesen de inci incidir; incilikte farksızdır işlenmişi, hamı..

    ama nasıl uzanabilir hayali övüşün o yüceliklere
    ki orda hüküm sürer o davranış ve ahlâkın hârikalar mantığı..

    biri kur’an âyetleri: haktır, allah’tan gelmedir,
    ezelî ve ebedîdir, sonradandır, fakat yoktur öncesi başı..

    zamanla kayıtlı değil getirdiği kutsal haber
    son saatten, addan, iremden haber...
    odur mutlak haberlerin saltanatı..

    devam edip gidiyor o’nun hükmü. üstündür
    öbür peygamber mûcizelerine ki, tesirleri ve hükümleri ebedî olmadı..

    öyle muhkemdir ki, hamlede yıkar inkârı ve şüpheyi
    tartışma kabul etmez; hâkime hakeme yok ihtiyacı..

    kimse karşı çıkamadı o’na. yeltenmediler değil ama.
    düşmanı, en düşmanı bile o’na sığınmakta buldu var olmayı..

    belâgatı, düşmanının davasını uzaklara fırlatır:
    kötü niyetlinin elini hareminden ırakta tutmaktır zaten yiğide yaraşanı..

    kemmiyette anlamlar deniz dalgalarından büyük;
    keyfiyetse, güzellikte ve değerde cevahirden üstün ve san’atlı..

    madem okuyunca gözün, gönlün nur doldu, aydınlandı;
    zafer buldun her vakit. öyleyse bu sağlam ipe iyi yapış, sarıl sıkı..

    okuyuşun, korkusundansa alev alev yanan cehennem ateşinin
    itfaiyesi budur yalnız ateşin: yanık yürekle çağırmaktır tek şartı..

    sanki o şöyle bir pınar: yüzü simsiyah olan
    gelip bir yıkanmakla bembeyaz olur; budur nur pınarı..

    ve o, adalette sırat gibi kıldan ince; hak ve eşitlikte de,
    hassas ve ayarlı mizan gibi, insanlar ve kâinatlar arası..

    bakma bilmezlikten gelişlerine, inkarlarına yüreği karaların
    onlar öyle bilir, öyle anlarlar ki... ama ya kıskançlıkları?..

    eh! öyleyse kalksın ağrıyan göz inkâr etsin, göremiyor ya,
    güneşi, gün ışığını; yaralı ağız da, alamadığından suyu, suyun lezzetini, tadını..

    çölde hızlı hızlı giden yoksullar; develeri
    iz bırakarak giden dilek sahipleri görürsün. yön tektir; o hayr kaynağının evi alanı..

    sen ey, anlayanlar için, bizzat varoluşunla ne büyük işaret ve mûcize,
    nimetin kadrini bilenler için ne büyük nimetsin, ne büyük hakk armağanı..

    ne hesabı mümkün, ne kitabı harikalarının
    ve yine de usanmaz insan bir bir anmaktan onları..

    kalktın bir gece, kutsal bir yerden kutsal bir yere gittin,
    kapkaranlık gecelerde dolunay nasıl ilerlerse
    alımlı alımlı..

    çıktın, boyuna çıktın.. yükseldin kâbe kavseyne kadar,
    ki, daha önce ne kimse çıkmıştı oralara,
    ne de hayal ve ümit etmişti; bırak çıkmayı..

    seni öne geçirdi her yerde peygamberler, resuller,
    seni öne geçirip arkada durdular kendileri, hizmet geleneği icabı..

    delip yedi kat göğü geçip gittin sen o üstün insanlarla alay alay;
    başlarında sendin, başlarında sallanan sancak senin sancağındı..

    öyle çıktın, yükseldin ki, yarışanlar kaldı yarı yolda;
    yakınlıkta ilerisi, daha ötesi kalmadı..

    bütün makamlar geride kaldı makamından
    çağrıldığın o an, tektin artık nasıl tekse; gök ve kale sancakları...

    devşirmek için yemişlerini gözlerden saklı
    bir buluşmanın ve gizliden gizli sırrı..

    topladın öğülesi gök çiçekleri, üstünlükleri tek başına;
    aştın bütün menzilleri yalnız, ıssız kalabalıksız, hızlı hızlı..

    tayin edildiğin iş nice ulu;
    idrakse ne kutlu sana mahsus nimetler alanını..

    günler geçer, geceler geçerdi; gün ne, gece ne bilmezlerdi
    ancak haram ayı geceleri yaparlardı uyku bayramı..

    yüzen atlar denizinin üstünden akar asker denizi,
    atlar dalga dalga deniz ileri, çoşkun kahramanları..

    onlar ki, koşar allah’a doğru, yaşar allah için;
    mahveder, kökünden söküp atar küfrü, şimşekten kılıçları..

    ne mutlu sana bana ulu islam milleti, şuurların örgüsü;
    bize yaratan verdi o sağlam, o yıkılmaz yapıyı..

    allah, bizi kendisine çağıranı, çağırınca kendisine,
    o peygamberlerin oldu, bizse ümmetlerin başı..

    bir arslanın nasıl ürkerse koyunlar sesinden, heybetinden,
    öyle perişan etti. o’nun çıkış haberi, inkar yobazlarını..

    peygamber terketmedi savaş alanını; düşman,
    çevrilinceye dek göğdelere, kasap çengellerine asılı..

    düşmanların gözü hep kaçışta olurdu savaşlarda;
    kol ve bacakları kıskanırlardı, kargaların kapıp kaçtığı..

    onlarla kurtuldu yalnızlıktan islam milleti, dini;
    sanki yadellerden döndü, yurdunu buldu, sıla yaptı..

    allah, ordusuyla koruyacak, varlık var oldukça o’nu;
    o, dul ve yetim, babasız ve sahipsiz olmadı..

    her biri bir dağdır savaşta, onlara çarpan, onlarla çarpışanlara
    “savaş meydanında ne gördün?” diye sor, düşmanlarına sor onları..

    bedire sor, huneyne sor, uhuda sor.. sor bütün savaş alanlarına;
    kesin sonuç alışta, zaferde onlar mı üstündü,
    yoksa kendi işinde veba mı?..

    kıpkırmızı çıkaranlardır kapkara vücutlara sokup
    yıldırımdan da çabuk, bunlar ak çelik kılıçları..

    onlar sanki kâtip, süngüler de kalemleriydi
    ve vücutlarda bir tek harfi bile noktasız bırakmazlardı..

    silahla donanmışlardır ve yüzlerinden tanınırlar
    seçilirken ilk bakışta nasıl hemen seçilirse ağaçlar içinde gül ağacı..

    her biri silahları içinde saksı içindeki gonca gibi;
    zafer rüzgarları sana armağan eder kokularını...

    dağlarda fışkıran çamlar gibi birden zuhur ederler atlar üstünde;
    kolanların ilmeklerin sıkılığı değil dimdik tutan onları, yüreklerin, bileklerin sağlamlığı..

    kalpleri, dudakları uçukladı korkudan düşmanların
    ayıramaz oldular kahramanı koyundan, kardan karanlığı,
    kargadan kartalı..

    onlara bir ormanda rastlayan aslan bile uslanırdı,
    çünkü beraberlerindeydi peygamberin zaferi ve duası..

    yok dostundan tek kişi yardımını görmesin,
    düşmanından tek kişi yemesin tokadını..

    dinin kanatlarını gerdi ümmet üstüne;
    gözlerden saklar orman aslan yuvalarını..

    ne felsefe, ne mantık durup dayanabildi,
    kur’an’ın karşısında. fikir gecelerini ışıttı aydınlığı..

    yeter sana peygamber mucizesi, okumamışken bilgisi;
    o “cahiliyet” çağında, öksüzlük de üste, terbiye ve ahlâkı..

    o’nu öğer öğerim, yorulmam ve usanmam. affa sebep umarım;
    şairlikle, devlet memurluğuyla geçen ömrün bütün suçlarını..

    boyna bir boyunduruk bunlar: korkulu son hazırlar.
    sürüklediler beni; sanki ben kurbanlık bir deve, onlar ipi halkası..

    ah! çocukluk etmişim; harcamışım kendimi bir ömür boyu:
    bir ömür boyu, toplamış, devşirmişim suç ve pişmanlıkları..

    bir de düşün nefsimin ticaret zararını,
    bir an duraklamadan din satıp alan dünyayı..

    ismarlama yerine hazır eşya düşkünü;
    parayı peşin alıp yiyen, malı boyuna borçlanan imalatçı..

    gerçi günah işliyorum ama dönmüş değilim o’na verdiğim sözden,
    kopar cinsinden değil gönlümün bağı..

    söz vermiştir kurtaracaktır, adıyla çağrılanı..
    ve beni o’nun adıyla çağırırlar..

    ve insanlık içinde kim olabilir, o’ndan çok sözünde duranı..

    yarın hesap gününde tutmazsa o elimden:
    sen benim için de: vay sana!
    hey sonsuz kayan adam, uçurumlar kurbanı..

    haşa! o, mahrum etmez yardımından isteyeni;
    koğmaz konu komşuyu, soğuk karşılamaz kendine sığınanı..

    düşüncemi, şiirimi o’nu öğme yoluna koyduğum günden beri,
    o oldu benim için koruyucular koruyucusu, kurtarıcılar kurtarıcısı..

    lütfunu esirgemez en dar elden bile o.
    çünkü: yağmur ihmal etmez çiçeklerle süslemekte
    su tutmaz yalçın dağ uçlarını..

    gözüm yok, bu dünyanın parasında pulunda, zerresinde.bu türlü zehirleri..
    iki avucunu açıp toplar ancak, herem’in öğücüsü şair züheyr takımı.

    ey insanların en iyisi!. en üstünü! yalnız sana sığınılır,
    herkes için geçerli, kimsenin kurtulamadığı vakit kapıyı çaldı mı..

    allah’ın resûlü, beni de bürümeye, örtmeğe yeter kurtaran örtün..
    göründüğü o gün, öç alan adıyla yaratıcı..

    bu dünya ve öte dünya, senin bağış bolluğundan örnekler;
    levh ve kalem bilgisinin bilgindedir kaynağı..

    nefsim! düşme umutsuzluğa büyük günah işlemişlik yüzünden..
    mutlak bağışlayan yanında, değil büyüğü küçüğünden farklı..

    nefsim! düşme umutsuzluğa büyük günah işlemişlik yüzünden..
    mutlak bağışlayan yanında, değil büyüğü küçüğünden farklı..

    günahların büyüklüğüne göre gelir, o ne kadar büyükse o daha da büyük olur,
    umulur ki, dağıtılırken kullara yaratanın acıyışı..

    rabbim! yalvarışlarımı döndürüp çevirme bana geri;
    rahmetinden elverir bir rakam eklemeden, kapama hesabımı.

    rabbim! bu kuluna yardım et, bu dünya ve öte dünyada.
    korkulu olaylar ve durumlarda yok bir parçacık olsun dayanıklığı..

    rabbim! izin ver çözülsün ebedî salavat bulutları bir kez daha..
    boşansın resûl üstüne sel sel, sicim sicim “selam! selam” yağmurları..

    ailesi üstüne, arkadaşları ve bağlıları üstüne bir kez daha.
    yaşasın bir kez daha, o sana en yakın, eli açık, gönlü ipekten yumuşak, içleri pırıl pırıl yolunun uluları..

    ban ağacının yaprağını, göğdesini titrettikçe tiril tiril bad-ı sâba,
    kızgın çöllerde ürpettiği sürece develeri devecinin şarkıları..
  • mısırlı büyük şair imam busiri (ö.1295) tarafından yazılmış harika bir kasidedir. bazı rivayetlere göre sonunda -bazen başında söylenir- bulunan salavat beytini hz. peygamber rüyasında ona söylemiştir.
    türkçe'ye farklı kişiler tarafından çevrilmiştir. okuyup anlamak isteyenlere ilk tavsiye edeceğim kitap abidin paşa'nın tercüme ve şerh-i kaside-i bürde adlı eseridir. yanılmıyorsam bunun da latince ve sadeleştirilmiş versiyonu bulunmaktadır.
    bizim türkiye'de mevlid okuduğumuz okuttuğumuz gibi özellikle suriye ve ürdün'de cuma geceleri camilerde kendine has müziğiyle okunur. camideki cemaate okunacak beyitlerin açıklaması mahiyetinde kartlar dağıtılır. zira içerisinde, siyer ilmini en ince ayrıntılarına kadar bilmeyen kişilerin çıkaramayacağı terimler mevcuttur. medine yakınlarında yetişen ağaçlardan o çevredeki dağlara kadar birçok özel isim vardır.