şükela:  tümü | bugün
  • rainer werner fassbinder'in 1969 yapimi, ikinci filmi. kedi duzen anlamindaki adi, alman argosunda yabanci isciler icin kullanilir. kaldi ki yabanci olmayi, toplumun disinda kalmayi bu denli iyi anlatan film azdir.
  • karakterlerinin, butun film boyunca bos bos oturdugu, bol miktarda alkol ve sigara tuketip birbirleri ile sevistigi, arta kalan vakitlerini de surekli para uzerine konusarak gecirdikleri, tadina doyum olmayan seyirlik.
  • siyah beyaz, duragan, muziksiz fassbinder filmi. sokakta bir araya gelip etrafi kesen, sigara ve icki tuketen, surekli duzusen bir grup genc alman gencinin (kiz ve erkek), mahalleye yeni gelen "misafir isci" yunan yorgos'u cekistirmeleri, hakkinda efsaneler uretmeleri ve iclerinden birini dil bilmeyen yorgos'a kaptirmalari ile gelisen olaylara sahne olur. yorgos'u, sayin fassbinder canlandirir.
    duragan demis miydim?
  • iletişimsizlik harikası diyaloglardan mürekkep, birkaç özel plan dışında kimsenin kimseyle göz teması kurmadığı ve yakın çekimlerin olmadığı, izlediğim ilk fassbinder filmi. fassbinder'li günlerin müjdecisi.
  • erkek egemen toplulukların iç dinamiklerini büyüteç altına alan, konu ettiği ilişkilerin benzerlerini uygarlığın beşiği sayılan ülkelerde olduğu kadar her gün national geographic kanalında yayınlanan belgesellerde, balta girmemiş ormanların vahşi hayvan sürülerinde de rahatça gözlemleyebileceğimiz, müstesna bir film.

    --- spoiler ---
    aralarına yunan işçi yorgo'nun katılışına kadar vakitlerini birbirlerinin dedikodusunu yapmakla, birbirleriyle yatmakla geçiren, boş bakışlı, geç tepki veren, iletiş(e)meyen ve asla göz göze gelmeyen (ki bunun birtakım meziyetler gerektiren, adeta sembolik bir eylem olduğunu grubun üyesi bir genç kadının "dürüstlük alameti" saymasından öğreniyoruz) bir öbek insan ele alınmış. birbirleriyle yatmak her ne kadar sahiplenme kavramıyla ters düşer gibi görünse de, filmin içine girdikçe fassbinder'in kişisel boyutta (çiftler arası) değil de en muhafazakarından bir topluca sahiplenme vakasını işlediğini anlıyoruz. yorgo da bir hayvan grubuna sonradan dahil olmaya çalışan yeni erkek gözüyle karşılanacaktır; yani ilk başta şüpheyle, daha sonra ortak "dişi"lere tehlikeli şekilde yaklaştığı iddiasıyla, düşmanca. hatta varlığıyla, bilmeden dört büyük darbe vuracaktır grubun (aslında kof olan; zira kadınlardan biri 20 markı bastıran herkesle birlikte olmaktadır, dominant erkeklerden biri de biseksüeldir) kolektif erkeklik gururuna: grubun (itibar görmeyen) bir dişisine tecavüz ettiği iddiasıyla; bir diğer kadının grubun baskın erkeklerinden birini bırakıp ona kur yapmasıyla; "erkek delisi" olduğu iddia edilen ancak esas gücünü, aylaklar grubunda eli ekmek tutan iki kişiden biri olmasından alan ev sahibesiyle yattığı söylentileriyle ve ev sahibesinin para iktidarıyla ezdiği zayıf erkek bireyin, "yorgo bizden daha yapılı, cinsel organı da daha büyük" yorumuna neden olarak. bu ortak tehdit karşısında onu önce grubun içine çekme, sonra da dövme ya da tehdidi kökünden kaldırma maksatlı hadım etme planları yapılacaktır.
    --- spoiler ---

    müziksiz, hareketli planları son derece az, kamera-oyuncu mesafesi neredeyse sürekli sabit, temposu yalnızca kadınlara yönelik (apaçık yöneten-yönetilen sınırlarını vurgulamak maksadıyla sergilenen) beklenmedik şiddet gösterileriyle yükselen, ilginç bir seyirlik katzelmacher.
  • bir ara goethe'de cumaları alman filmleri gösteriliyordu. ben de o arada gittim bu filme. yalnız filmin konusundan ve filmden çok orada yaşanan bir olay beni benden aldı. gelenler arasında yaşlı bir çift vardı ama teyzenin başı kapalı falan. önce bir garipsedim ama sonra neden olmasın dedim. fakat filmdeki ilk öpüşme sahnesiyle birlikte bu çiftin salonu terketmesiyle yanılmadığımı anladım.
  • 'iletişimsizlik' üzerine bu koçaklamada fassbinder 'artiz', aylak bir grek çocuğunu oynayıp temiz de dayak yer. bir insan sadece ikinci filminde nasıl böyle ustalaşır bilemen, anlayaman.
  • 1969 yapımı alman filmi.

    19 kasım cumartesi günü nazım hikmet kültür merkezi gösterimine almış bu filmi. ücretsiz olarak. biz de hem öğrenci olduğumuz içün, hem de 'nerede beleş oraya yerleş' felsefesinde olduğumuz içün kalktık gittik bir arkadaşla kadıköy'e.

    ilk sahnede siyah-beyaz bir film olduğunu anladığım an dünya başıma yıkıldı a dostlar. bunca yıllık film kariyerimde(atilla dorsay'ım ben çünkü) izlediğim renksiz film sayısı taş çatlasa 5tir. kötü bir önyargım var maalesef. güzel filmleri kaçırıyorumdur büyük ihtimal ama napayım huyum kurusun.

    1,5 saatlik bir eziyetten sonra film bitti. eziyet diyorum çünkü aşırı durgun bir filmdi. o uyuşuk hava beni benden aldı. yapay diyaloglar, rol yapmayıp sadece uzaklara bakarak repliklerini söyleyen oyuncular, daha neler neler... almanya'ya göçle ilgili bir film olduğunu duyunca heyecanlanarak gitmiştim ama sükut-u hayale uğradım. yönetmen orada boş beleş bir hayat yaşayan, bir amacı olmayan gençleri anlatmak istiyormuş meğerse ama beni niye hayattan soğutuyorsun güzel kardeşim?

    bu filmden sonra aynı yönetmenin bir filmi daha gösterilecekti. o da aksine güzel bir filmmiş. angst essen seele auf adı. ama bunu izledikten sonra hal mecal kalmamıştı. piraye kafe'ye indik hemen, çay may içtik.

    yorumlamam bu kadar. hadi görüşürüz.
  • fassbinder'in fox and his friends'den sonra izlediğim ve yine bireylere indirgenmiş ikiyüzlülüğün, mikro boyutta da olsa toplumun geneline sirayet etmesini konu edindiği ikinci filmi.

    '69 yapımı filmde, bir banliyöde yaşayan ortalama genç nüfus arasındaki gündelik bunaltının, işsizliğin, boş zamanın yarattığı sıkıntının, bir şeyler üretememenin, yaratıcılık noksanlığının ve nihayetinde sınıf çatışmasının bir arada toplanarak, yunanistan'dan gelen bir işçiye -ki bu işçi fassbinder'in ta kendisi- nefret olarak yansımasını izliyoruz. bu işçi hakkında yaratılan ve kulaktan kulağa dolaşırken abartılan dedikoduların, söylentileri çıkaran insanların yaşamlarında bizzat vücut bulmasıysa, ikiyüzlülüklerinin tescillenmesine sebep oluyor.

    en azından benim filmden anladığım bu...
  • michael haneke'nin das weisse band - eine deutsche kindergeschichte/beyaz band'ı nasıl nazizmin doğuşunu 1. dünya savaşı ardı yıllardan alıp getirdiği toplum dilgilemesiyle anlatıyorsa fassbinder aynı nazizmin 2. dünya savaşı'ndan sonra toplumun ataerkil kılcallarında, hem de daha 1968 özgürlük, hippilik, seks çağında hala ölmemiş, pıt pıt atıyor olduğunu görünürleştirmiş. gündelik yaşamın içinde, yabancı işçi* sorunuyla en az ilgili gençlerinin arasında, yönetmen ve sanatçı olarak en ufak bir kasma, kabızlık duygusuna kapılmadan, büyük laflar etmeden. haneke bir cehennemin, uçurumun pek yakınında olduğumuzu an be an hissettiriyordu örneğin. ki büyük filmdir o da, katzelmacher ile karşılaştırınca güzelliğinin farkında kız kasıntısı gibi büyüklüğünün farkında bir film.

    ilk filmiyle aynı yıl çekilmiş; fassbinder torbasında bir dolu bez çaput, öykü bulunduğundan malzemesini idareli kullanacağım diye hiç yavaşlamamış. kurdundan sürekli üretmiş. iki film hiç aynı yılın ürünü gibi hissettirmiyorlar. ikisi de kendine has, ikisi de stilize ve zamanı için değişik oyunculukla bezeli. liebe ist kalter als der tod daha müzikal, daha sinema, katzelmacher müziği kullanıyor ama daha sade/duru ve daha teatral. ilk film öykücü, ikinci film durumcu. ilk sahnelerden itibaren daha önceden izlediğimi anladım, ama yepyeni bir heyecanla izledim. zaman bulsam üçüncü izlemede başka şeylerine odaklanır, yeni keşiflerde bulunabilirim. burada müzik ve yapımcı peer raben.

    ek: boşgezenin boş kalfası alman gençliği birbiriyle uğraşır, sevişir, geçinir giderken mahalleye gelen yunan işçi dengelerine okuyor. kıskançlık, dedikodular, sömürü, sonunda 'bum bum' aralarına alır döverler. dazlaklara hiç benzemeyen insanlar kullanarak neonazileri, dazlakları taa çiçek çocuklar zamanından 69 yıllarından görmüş.

    beyaz band gibi zemini, geleceği hazırlayan altyapıyı anlatıyor ama çok daha rahat, uçucu, yeni sanatın sesi olarak (yeni alman sineması) ve gençlik ateşiyle, kasmadan. kısa kısa iletişimsizlik ve ilişki açılımları, serimleri kombinasyonları biçiminde bir yavaş/durağan film tekniği kullanmış, minimal müzik. aslında ilk filmiyle aynı yıl, ikisi de ilk filmi sayılabilir. birbirinden çok farklılar. bizi türkler olarak bu filmi daha çok ilgilendiriyor ama ilk filmi aşk ölümden soğuktur daha bir sinema, bu daha bir tiyatro ve esas ilk film yumruğunu masaya vuruyor, daha komple ve komplike.

    ileriki yıllarında sağda, solda, teke tekte, gruplarda her yerde yamuk görüyorum ve her yere saldırıyorum mealinde konuşmuş fassbinder. ilk filminde sendikaya saldırmıştı örneğin. sevgiye inanmakta zorlanıyor ama asla sevgi yoktur da diye kesip atmıyor. yunanlı'nın, karısı sorulduğunda ısrarlı anlamıyorumları, bilmeze yatışı doğululara dair ufak bir uyanıklık gözlemi ve eleştirisi belki.