1. kayıp eşya ile ilgili olanları (ara: hükümsüzdür) diye biter.
    kayıp canlılarla ilgili olanları (ara: getirene) şu kadar para, vs. diye devam eder.
  2. "
    nerde kaybettim o çocuğu? hani bir hikayesi olan. seven. büyümeyen. zevkleri, merakları olan. nereye gitti? artık bir hayatım olması gerektiğinde mi terk etti beni? yoksa o soğuk gecede votka içerek sabahladığımda mı? tanrının sabah ezanından önceki o soluksuz anda olduğunu farketmiştim o zaman. ezan sadece gidişine yakılan bir ağıtt. uyuyanları, geri gelmesi için ona yalvarmaya çağırıyordu. oysa o, herkes onu bıraktığı anda, kendi olduğunda, ortaya çıkıyordu. çocuk, tanrı gibiydi. her sevilen gibi. yalvarınca giden, rüyalarda geri dönen. çocuk kötüydü. kötülüğümü kaybettim. masumiyetle birleşmiş bir kötülüktü onunkisi. yıldızlar gibiydi. uzak, erişilemez. uzaklığı, içindekileri anlatacak kelimeleri bilmemesinden değildi. kelimeleri, çok daha fazlasını öğrendiğinde de kavrayamadı içindekileri. kavramak artık cinsel bir espriye dönüştüğünde de. neden çocukluk akla yıldızlarla birlikte geliyor? tanrıyla başabaş güreştiğimiz, onun gözlerine, yıldızlara korkusuzca, sonsuz bir merakla baktığımız zamanlar onlar olduğu için mi? çocuk sıradandır. tanrı da. ikisi de kötüdür. farklı olmaya o kadar koşullandık ki, artık sıradanlığı seçenleri farklı görüyoruz. sıradanlığımı kaybedince mi terketti çocuk beni? ergenlik. masumiyetimizi, kötülüğümüzü kaybettiğimiz için hırçınlaştığımız bir dönem olabilir mi? ikisini de cinselliği keşfettiğimde mi kaybettim? masturbasyon, bizi terk edenin kalbine sapladığımız bir hançer mi, onu bizden daha da çok uzaklaştıran. kötüler, erken boşaldıklar için kötü değillerdir belki. kötü oldukları için erken boşalıyorlardır. ikisinin aynı bedende barınamamasının çığlığıdır belki. her şeye rağmen, kötülükleri dölle kirlendiğinden mi onları yadırgamamız? bu arada ilk kirlenen neden rüyalarımızdır? yaşlılık. çocuklar gibi gördüğümüz yaşlılar. onlar da saf ve kötü. saygı uyandıran cinsten. çocuklara verdiğimiz sevginin saygıya dönüşmüş hali. peki beni terkeden hangi çocuk? saflık mı kötülük mü, sevgi mi saygı mı? yoksa zevklerimle süslediğim, sunağına şarap döktüğüm, tütün içerek dua ettiğim, sönmeyen ateşinde kahvemi pişirdiğim, duvarlarına hikayelerimi resmettiğim tapınağım mı yıkıldı? ne yaptım?

    itü kimliğimi kaybettim. hükümsüzdür.
    "
  3. türkiye cumhuriyeti genel kurmay başkanı ve başkanlığı kaybolmuştur.
    hükümsüzdür diyemiyeceğim.
    bulan bulduğunu belli etmesin!
  4. mehmet sağlam'ın gezi parkı olaylarına dair abdullah gül'e ithaf ettiği bir yazısı.

    "kayıp ilanı

    abdullah gül’e

    yine belgesel izlediğim sıralardı, cnn türk kanalında penguen belgeseli izliyordum, reklamlara girdi, başka kanallara bakayım dedim, hepsinde ya dizi tekrarları ya da yemek programları vardı, sonra, halk tv diye bir kanalda insan belgeseli buldum. çok ilginç geldi, izlemeye başladım. bir takım insanlar ağaçların altında otururken başka bir takım insanlar ağaçların altındakilere gaz ve tazyikli su ile saldırmaya başladı. birden. aniden. ben tabii kültürlü bir aydın olduğumdan içimdeki hayvanî şiddet duygusunu eyleme dökmeyerek yalnızca belgesellerdeki hayvanların saldırılarını izleyerek bu duygumu tatmin ediyordum, bu ani saldırıyı görünce yine hayvanî taraflarım hareketlenmiş olacak ki televizyondaki bu insan belgeselini küfürler eşliğinde izlemeye devam ettim. izledikçe izledikçe eşekarılarının bal arılarının yuvalarını istila ettiği o korkunç belgeselleri hatırladım. program bitince internette şöyle bir araştırdım, meğer halk tv’deki o insan belgeseli canlı yayınmış!

    yirmi bir gün geçti o günün üzerinden, tam üç hafta, o kanaldaki insan belgeseli hala bitmiş değil, hala sürmekte ve üstelik hala canlı yayınlarla sürmekte! bir parkta, parktaki ağaçların kesilmesini engellemek için parkı doldurarak pasif direniş gösteren bir avuç insan kanat çırptı ve tüm ülkede bir fırtına koptu. marjinal gruplar(1) artık her yerdeler. ülkenin her yerinde yürüyüşler, sloganlar, protestolar…

    tam üç hafta geçti üzerinden, yirmi bir gün, çapulcular(2) hala sokakları boşaltmış değil. yanlarına gidip istediğiniz nedir diye sorunca, kaç çocuk doğuracağımıza karışmayan bir hükümet istiyoruz, diyorlar, en az üç çocuk söylemi üretim politikasıdır diyorlar fakat üreme bir sanayi kolu değildir. yanlarına gidip, yahu sizin derdiniz ne, diye sorunca, kürtajı imkânsız hale getiren uygulamalar kalksın, devlet elini kadın vücudundan çeksin, tecavüzcüleri aklayan yargı sistemiyle bizim derdimiz, diyorlar. yanlarına gidip, bu direniş sonucunda elde etmek istediğiniz şey nedir diye sorunca, yandaş medya istemiyoruz, yüz binlerce insan sokaklarda protesto eylemleri yaparken ekranlara yemek programlarını, penguen belgesellerini, dizileri servis eden televizyon kanalları istemiyoruz, hükümeti protesto edenleri düşman ilan eden gazeteleri istemiyoruz diyorlar. yanlarına gidip sorunca diyorlar ki; seçimlerdeki boşlukları kullanarak oylarını yüzde elliye yakın gösterenlerin velev ki yüzde elli almış olsun diğer yüzde elliyi yok saymasına karşıyız, parlamentoda halkı temsil ettiğini iddia eden dört parti olmasına karşın başbakanın kimseye sormadan ona talimat verdim yapılacak buna emir verdim edilecek tavırlarına son vermesini istiyoruz, polisin şiddetinden kaçıp sığındığımız ve yaralanan arkadaşlarımız için revir olarak kullandığımız cami hakkında camilerimizde içki içtiler türbanlı kardeşlerimize saldırdılar daha neler neler yaptılar diyerek dinî hassasiyeti olan vatandaşları protestoculara karşı provoke ettiği ve ettikleri için başbakanın hem kendi şahsı adına hem de yandaş medya adına özür dilemesini istiyoruz, reyhanlı’nın uludere’nin sorumluları halka hesap versin istiyoruz, seçimlerdeki yüzde on barajı kaldırılsın böylece çoğunluk iktidarları yerine çoğulcu iktidarlar yönetime gelsin istiyoruz, henüz basılmamış kitapları toplatan yasaklayan korku düzenine karşı çıkıyoruz, sinemaları yıkanlara; devlet tiyatrolarını kapatanlara; heykelleri ucube olarak görenlere karşı çıkıyoruz, iktidara geldiği ilk günden beri din üzerinden siyaset yapan; müslüman kadınların başörtüsü mağduriyeti üzerinden siyaset yapan ve on bir yıldır hala bu sorunu çözmeyen hükümete karşı başımızda başörtülerimizle meydanlardayız diyorlar… bizim herhangi bir partiyle veya ideolojiyle bağlantımız yok; bizler bilgisayar çağının apolitik çocuklarıyız derdimiz sokaklarda partizanlık yapmak veya derdimiz koltuk sevdası da değil ama yine de bu hükümetin bazı politikalarıyla alakalı kaşıntılarımız var diyorlar, internet erişimine yapılan müdahalelerden bahsediyorlar, alkol satışını kısıtlayan yasadan bahsediyorlar, madenlerde ölen işçilerden bahsediyorlar… yanlarına gidince daha çok çok şeyler söylüyorlar: her yer taksim her yer direniş diyorlar, diren istanbul, diren muğla, diren eskişehir, diren konya, diren ankara, diren van, diren adana, diren izmir, diren samsun, diren antalya, diren bütün iller şehirler diyorlar, başbakana seslenerek “bizim gibi üç çocuk daha ister misin” diyorlar, güldürüyorlar, polisin üzerlerine attığı gaz bombalarını “memur bey bir şey düşürdünüz” diye seslenerek polise geri fırlatıyorlar, günlerdir süren eylemler yüzünden kirlenen sokakları temizledikten sonra polisi arayarak, “biz sokakları temizledik, siz de gelip tazyikli su sıkarsanız pırıl pırıl olur” diyorlar. savunmasız halka saldırdıkları sırada tek kimlik belgeleri olan kask numaralarını silerek abdullah cömert’i ethem sarısülük’ü mehmet ayvalıtaş’ı irfan tuna’yı öldüren polisten abdullah cömert’in ethem sarısülük’ün mehmet ayvalıtaş’ın irfan tuna’nın hesabının sorulmasını istiyorlar. bunu muhakkak istiyorlar. savunmasız halka saldırdıkları sırada tek kimlik belgeleri olan kask numaralarını silerek mağazalara dükkânlara evlere bile gaz bombası atan polisin, hedef gözeterek insanlara nişan alarak gaz bombalarını fişekleyen polisin, binlerce kişiyi yaralayan sakat bırakan polisin, en ağır savaşlarda dahi dokunulmaz saldırılmaz olan hastanelere ve revirlere baskın yapıp buralardaki yaralı direnişçilere gaz bombası atan polisin, yaralı direnişçilere yardım eden doktorları kelepçeleyip götüren polisin, bu vahşi insanların artık durdurulmasını istiyorlar. bunu muhakkak istiyorlar. günlerdir kendilerini kovalayan dövüp hırpalayan sakat bırakıp öldüren polise “biberine gazına, copuna sopasına, tekmelerin hasına eyvallah” diye şarkı yapıyorlar, şarkılarla dans ediyorlar, meydanlarda piyano çalıyorlar, polisin attığı gaz bombalarının kapsüllerine çiçek dikip hükümet temsilcilerine veriyorlar, yüz yıllık rakip takımların taraftarları kol kola omuz omuza slogan atıyorlar, eyleme ara verip namaz kılıyorlar, olası bir polis saldırısına karşı namaz kılmayanlar eyleme ara verip namaz kılanları koruyorlar, farklı görüşlerin temsilcileri hakları için özgürlükleri için faşizme karşı omuz omuza yürüyorlar…

    üç hafta geçti üzerinden, tam yirmi bir gün. teröristler(3) hala sokakları boşaltmış değil. yanlarına gidip sorunca… sahi, yanlarına gidip sordunuz mu?

    hükümetin polisi hala sokaklarda direnişçi avlıyor. hükümetin polisinin –numarasız da olsa- kaskı var, zırhı var, copu var, silahı var, kalkanı var, adını bir canavara ad koyar gibi toma diye kısalttığı toplumsal olaylara müdahale aracı var; bu araçtan içine kimyasal zehir karıştırılmış tazyikli su sıkılabiliyor; tonlarca ağırlığındaki bu araçla direnişçiler ezilebiliyor, hükümetin polisi o kadar teknolojik ki!

    bunları düşünürken will rogers’ı hatırlıyorum, “her savaşta sizi yeni yeni silahlarla öldürürlerken medeniyet ilerlemiyor diyemezsiniz!” diye sayıklıyorum. evet, bu bir savaş; baskılara karşı özgürlük savaşı. caddelere meydanlara kurulan seyyar kütüphaneler ile caddelere meydanlara atılan gaz bombalarının savaşı. mizah ile şiddetin savaşı. ne var diyorum saldırmasanız, ne var kavgası sizle olmayan bu halkın karşısında değil yanında dursanız! günlerdir süren protestolar yüzünden günlerdir dinlenemediğinizden yakınıyorsunuz, bu halkın yanında dursanız bu halk vergileriyle sizi beslediği gibi eylemleriyle sizin haklarınızı da savunur elbet, asıl olarak korumakla görevli olduğunuz bu halka kendinizi affettirmek için hala geç değil, ne var kaskınızı copunuzu bırakıp kendinizi affettirseniz! mustafa sarı’yı tanıyor musunuz? ne uğruna hayatını kaybetti? buna mecbur değilsiniz! bu zulmü bitirebilirsiniz! bu zulmü bitirirseniz öldürdüğünüz abdullah cömert, ethem sarısülük, mehmet ayvalıtaş ve irfan tuna da sizleri affetmez mi sanıyorsunuz?

    böyle böyle düşünürken türkiye cumhuriyeti cumhurbaşkanı abdullah gül’ü hatırlıyorum. sahi, o nerede? neden üç haftadır neden yirmi bir gündür süren bu hükümet zulmüne sessiz kalıyor? yani cumhurbaşkanı, yani reis-i cumhur, neden misafirlikte çocuğu evin altını üstüne getirirken hiç oralı olmayan ilgisiz ebeveyn gibi davranıyor? yani örneğin yarın bir savaşa giriyor olsak birinci komutan sayın cumhurbaşkanımızdır. yani örneğin sayın cumhurbaşkanımızın onay vermediği yasa yürürlüğe girmez, o yasa tekrardan meclise gönderilerek tekrardan üzerinde çalışılır o yasanın. yani örneğin sayın cumhurbaşkanımız hâlihazırdaki bir yasanın iptali için anayasa mahkemesine dava açabilir. yani örneğin bakanların görevlerine son verebilir sayın cumhurbaşkanımız. yani, sayın cumhurbaşkanımız, örneğin gerekli gördüğünde hükümeti düşürerek seçimlere gidilmesine karar verebilir. ama hiçbir şey yapmıyor. cumhurbaşkanı, reis-i cumhur, hiçbir siyasi partiye mensup olmaksızın yalnızca halkın yanında olur ve halkın talep ve menfaatlerini gözetir. yarın bir savaşa giriyor olsak milletçe onun ağzından çıkacak kelimelere bakacağız, yarın bir savaşa giriyor olsak birinci paşadır sayın cumhurbaşkanımız.

    o halde, sayın cumhurbaşkanımız misafirlikte çocuğu evin altını üstüne getirirken hiç oralı olmayan ilgisiz ebeveyn mi de üç hafta – yirmi bir gündür süren bütün bu olaylara sessiz kalsın? evet, “insan gerçekten hayret ediyor,” tamam, bu hükümetin yaptıklarına; yani dün türlü hakaretlerle aşağıladığı kişiyi bugün saygıdeğer bulmasına, yani dün kardeşim dediği kişiyi bugün düşman ilan etmesine, yani ülke halkını sen ben öteki söylemleriyle milyonlarca parçaya bölmesine, yani ülkenin tüm kaynaklarını teker teker satmasına, milyonlarca işçi asgari ücretle çalışıyorken ve yüz binlerce işsiz varken ülkede işsizliği bitirdik ekonomiyi tamir ettik demesine, yani bir ekmek bir lira iken tek bir kişi için yoksulluk sınırı bin yedi yüz seksen yedi lira ve dört kişilik bir aile için açlık sınırı dokuz yüz doksan beş lira ve net asgari ücret yedi yüz yetmiş üç lira iken ve yedi yüz yetmiş üç liralık net asgari ücret ile ailesine bakmaya çalışan milyonlarca işçi varken; yani kendisini seçen halkın gözünün içine baka baka hiç utanmadan yalanlar söylemesine, yani kendisini seçen halk kendisine artık seni istemiyoruz deyince halkını alenen tehdit etmesine, yani gizli gizli sokaklardaki protestoculara karşı savaş açmalarını telkin ederek “yüzde ellimi evde zor tutuyorum” demesine; yani kendi seçmenine köpek muamelesi yapmasına, yani kendisine karşı eylem yapan insanları çeşitli yollarla aşağılayarak halkın bir bölümünü kin ve düşmanlığa tahrik etmesine, yani bu başbakanın her fırsatta “ben herkesin başbakanıyım” demesine rağmen kendinden olmayanın aldığı nefese dahi ambargo koymasına cumhurbaşkanı bile olsa “insan gerçekten hayret ediyor” ama bu başka bir durum artık. sıradan vatandaş bile artık bir şeyleri değiştirmek adına canı pahasına sokakta vahşi polise direniyorken sayın cumhurbaşkanımız elbette ki hayret etmekten fazlasını yapacaktır. gerçi, basında birkaç haber çıkmıştı, sayın cumhurbaşkanımız eylemcilerin evlerine dönmesini istedi, mayın cumhurbaşkanımız protestocuların eylemlere bir son vermesini istedi falan; ama şu saatten sonra basına itibar edecek değilim. hem, binlerce insana genç yaşlı çocuk büyük demeden gaz bombaları atan sokaklarda sürükleyen polise onun valisine içişleri bakanına başbakanına hiçbir şey demezken yalnızca sokaklarda danslarla şarkılarla eylem yapan protestocuları uyardığı haberler de çok şüphe uyandırıcı hani. günlerdir sokaklarda polis şiddeti devam ederken çıkıp ülkedeki yatırımlardan paradan puldan bahsedecek biri mi? sayın cumhurbaşkanım böyle biri mi? değil elbet. ama neden hala bir şey yapmıyor? yok, kesinlikle başına bir şey geldi. şöyle bir ilan mı versem:

    kayıp ilanı: 63 yaşındaki paşamız kaybolmuştur, görenlerin lütfen türkiye halkı ile iletişime geçmeleri önemle rica olunur.

    günlerdir hikâyelerime el süremiyorum, sayın cumhurbaşkanımız sağ mı sakat mı bilemezken uzaklardaki sevgilimi düşünerek hikâyeler kurmayı kültürlü ve aydın bir çapulcu olarak kendime yakıştıramıyorum. ben sayın cumhurbaşkanımızın son durumunu öğrenip döneceğim, ben dönene kadar sen de diren ey uzaklardaki sevgilim!

    (1) marjinal gruplar: demokrasi ile yönetilen ülkelerde demokratik haklarını kullanarak sokaklarda hükümete karşı protesto eylemleri gerçekleştiren insanlar. (kaynak: türkiye cumhuriyeti başbakanı recep tayyip erdoğan; haziran, 2013)
    (2) çapulcu: demokrasi ile yönetilen ülkelerde demokratik haklarını kullanarak sokaklarda hükümete karşı protesto eylemleri gerçekleştiren insanlar. (kaynak: türkiye cumhuriyeti başbakanı recep tayyip erdoğan; haziran, 2013)
    (3) terörist: demokrasi ile yönetilen ülkelerde demokratik haklarını kullanarak sokaklarda hükümete karşı protesto eylemleri gerçekleştiren insanlar. (kaynak: türkiye cumhuriyeti başbakanı recep tayyip erdoğan; haziran, 2013)

    mehmet sağlam
    haziran, 2013"
  5. kayıp

    arkadaşımız 2 gündür kayıp, ve doğum gününde intihar etmesinden korkuyoruz. yukarıdaki ilanda resmi var. görenler biri varsa insanlık namına ilandaki numaradan ulaşsın. en son çare buraya yazdım, elimizden de başka bir şey gelmiyor, çaresizlikten kafayı yemek üzereyim.

kayıp ilanı hakkında bilgi verin