şükela:  tümü | bugün
  • 18-el-kehf

    kehf sûresi 110 (yüzon) âyettir. mekke'de nâzil olmuştur. ancak, 28. âyetin medine'de nâzil olduğu rivayeti de vardır. sûre bu adı, içinde söz konusu edilen ve "mağara arkadaşları" demek olan "ashâb-ı kehf"den almıştır.

    rahmân ve rahîm (olan) allah'ın adıyla.

    1. hamd olsun allah'a ki kulu (muhammed'e), kitab 'ı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı.

    2. onu dosdoğru (bir kitab)olarak indirdi ki katından gelecek şiddetli azaba karşı (insanları)uyarmak ve yararlı işler yapan müminlere kendileri için güzel mükafat bulunduğunu müjdelemek için.

    3. onlar orada ebedî kalacaklarlardır.

    4. ve "allah evlât edindi" diyenleri de uyarmak için.

    5. ne onların (allah evlât edindi, diyenlerin), ne de atalarının bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! yalandan başka bir şey söylemiyorlar.

    6. bu yeni kitab'a inanmazlarsa (ve bu yüzden helâk olurlarsa) arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.

    7. biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi dünyanın kendine mahsus bir zinet yaptık.

    8. (bununla beraber) biz mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.

    9. (resûlüm)! yoksa sen, bizim âyetlerimizden (sadece) kehf ve rakîm sahiplerinin ibrete şâyan olduklarını mı sandın?

    10. o (yiğit) gençler mağaraya sığınmışlar ve: rabbimiz! bize tarafından rahmet ver ve bize, (şu) durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla! demişlerdi.

    11. bunun üzerine biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk (uykuya daldırdık.)

    12. sonra da iki guruptan (ashâb-ı kehf ile hasımlarından) hangisinin kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini görelim diye onları uyandırdık.

    13. biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. hakikaten onlar, rablerine inanmış gençlerdi. biz de onların hidayetini arttırdık.

    14. onların kalplerini metîn kıldık. o yiğitler (o yerin hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: "bizim rabbimiz, göklerin ve yerin rabbidir. biz, o'ndan başkasına tanrı demeyiz. yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.

    15. şu bizim kavmimiz allah'tan başka tanrılar edindiler. bari bu tanrılar konusunda açık bir delil getirseler. (ne mümkün!) öyle ise allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi var mı?

    16. (içlerinden biri şöyle demişti:) "madem ki siz onlardan ve onların allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki, rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın."

    17. (resûlüm! orada bulunsaydın) güneşi görürdün: doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder; batarken de sol taraftan onlara isabet etmeden geçerdi. (böylece) onlar (güneş ışığından rahatsız olmaksızın) mağaranın bir köşesinde (uyurlardı). işte bu, allah'ın âyetlerindendir. allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.

    18. kendileri uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. onları sağa sola çevirirdik. köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi. eğer onların durumlarına muttali olsa idin dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.

    19. böylece biz, aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık: içlerinden biri: "ne kadar kaldınız?" dedi. (kimi) "bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık" dediler; (kimi de) şöyle dediler: "rabbiniz, kaldığınız müddeti daha iyi bilir. şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de, baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin; ayrıca, nâzik davransın (gizli hareket etsin) ve sakın sizi kimseye sezdirmesin."

    20. "çünkü onlar eğer size muttali olurlarsa, ya sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman ebediyyen iflah olmazsınız."

    21. böylece (insanları) onlardan haberdar ettik ki, allah'ın vâdinin hak olduğunu, kıyametin şüphe götürmez olduğunu bilsinler. hani onlar aralarında ashâb-ı kehfin durumunu tartışıyorlardı. dediler ki: "üzerlerine bir bina yapın. rableri onları daha iyi bilir." onların durumuna vâkıf olanlar ise: "bizler, kesinlikle onların yanıbaşlarına bir mescit yapacağız" dediler.

    22. (insanların kimi:) "onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir" diyecekler; yine: "beş kişidir; altıncıları köpekleridir" diyecekler. (bunlar) bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (kimileri de:) "onlar yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir" derler. de ki: onların sayılarını rabbim daha iyi bilir. onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. öyle ise ashâb-ı kehf hakkında, delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve onlar hakkında (ileri geri konuşan) kimselerin hiçbirinden malumat isteme.

    23. hiçbir şey için "bunu yarın yapacağım" deme.

    24. ancak allah dilerse (yapacağım de). unuttuğun zaman allah'ı an ve "umarım rabbim beni,doğruya daha yakın olana eriştirir."de.

    25. onlar,mağaralarında üçyüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir.

    26. de ki: ne kadar kaldıklarını allah daha iyi bilir. göklerin ve yerin gizli bilgisi o'na aittir. o'nun görmesi de, işitmesi de şâyanı hayrettir. onların (göklerde ve yerde olanların), o'ndan başka bir yöneticisi yoktur. o, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.

    27. rabbinin kitabı'ndan sana vahyedileni oku. onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. o'ndan başka bir sığınak da bulamazsın.

    28. sabah akşam rablerine, o'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.

    29. ve de ki: hak, rabbinizdendir. öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. biz, zalimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepe çevre kuşatmıştır. (susuzluktan) imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!

    30. iman edip de güzel davranışlarda bulunanlar (bilmelidirler ki) biz, güzel işler yapanların ecrini zâyi etmeyiz.

    31. işte onlara, alt taraflarından ırmaklar akan adn cennetleri vardır. onlar adn cennetlerinde tahtlar üzerine kurularak orada altın bileziklerle bezenecekler; ince ve kalın dîbâdan yeşil elbiseler giyecekler. ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!

    32. onlara, şu iki adamı misal olarak anlat: bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik.

    33. iki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı. ikisinin arasından bir de ırmak fışkırtmıştık.

    34. bu adamın başka geliri de vardı. bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: "ben, servetçe senden daha zenginim; insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm."

    35. (böyle gurur ve kibirle) kendisine zulmederek bağına girdi. şöyle dedi: "bunun, hiçbir zaman yok olacağını sanmam."

    36. "kıyametin kopacağını da sanmıyorum. şayet rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, (orada) bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum."

    37. karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben: "sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan allah'ı inkâr mı ettin?"

    38. "fakat o allah benim rabbimdir ve ben rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam."

    39. "bağına girdiğinde: mâşâallah! kuvvet yalnız allah'ındır, deseydin ya! eğer malca ve evlâtça beni kendinden güçsüz görüyorsan (şunu bil ki):"

    40. "belki rabbim bana, senin bağından daha iyisini verir; senin bağına ise gökten yıldırımlar gönderir de bağ kupkuru bir toprak haline gelir."

    41. "yahut, bağının suyu dibe çekilir de bir daha onu arayıp bulamazsın."

    42. derken onun serveti kuşatılıp yok edildi. böylece, bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü ellerini oğuşturup kaldı. bağın çardakları yere çökmüştü. "ah, diyordu, keşke ben rabbimehiçbir ortak koşmamış olsaydım!

    43. kendisine allah'tan başka yardım edecek destekçileri olmadığı gibi kendi kendini de kurtaracak güçte değildi.

    44. işte burada yardım ve dostluk, hak olan allah'a mahsustur. mükâfatı en iyi olan o, en güzel âkıbeti veren yine o'dur.

    45. onlara şunu da misal göster: dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkisi (önce gelişip) birbirine karışmış; arkasından rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelmiştir. allah, her şey üzerinde iktidar sahibidir.

    46. servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.

    47. (düşün) o günü ki, dağları yerinden götürürüz ve yeryüzünün çırılçıplak olduğunu görürsün. hiçbirini bırakmaksızın onları (tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız.

    48. ve hepsi sıra sıra rabbinin huzuruna çıkarılmışlardır: andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız şekilde bize geldiniz. oysa size vâdedilenlerin tahakkuk edeceği bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız, değil mi?

    49. kitap ortaya konmuştur: suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. "vay halimize! derler, bu nasıl kitapmış! küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!" böyiece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. senin rabbin hiç kimseye zulmetmez.

    50. hani biz meleklere: âdem'e secde edin, demiştik; iblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. iblis cinlerdendi; rabbinin emrinden dışarı çıktı. şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? oysa onlar sizin düşmanınızdır. zalimler için bu ne fena bir değişmedir!

    51. ben onları (iblis ve soyunu) ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de bizzat kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. ben yoldan çıkaranları yardımcı edinecek değilim.

    52. yine o günü (düşünün ki, allah, kâfirlere): benim ortaklarım olduklarını ileri sürdüğünüz şeyleri çağırın! buyurur. çağırmışlardır onları; fakat kendilerine cevap vermemişlerdir. biz onların arasına tehlikeli bir uçurum koyduk.

    53. suçlular ateşi görür görmez, orayı boylayacaklarını iyice anladılar; ondan kurtuluş yolu da bulamadılar.

    54. hakikaten biz bu kur'an'da insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insandır.

    55. kendilerine hidayet geldiğinde insanları iman etmekten ve rablerinden mağfiret talep etmekten alıkoyan şey, sadece, öncekilerinin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini, yahut azabın göz göre göre kendilerine gelmesini beklemeleridir!

    56. biz resulleri, sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. kâfir olanlar ise, hakkı bâtıla dayanarak ortadan kaldırmak için bâtıl yolla mücadele verirler. onlar âyetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alaya almışlardır.

    57. kendisine rabbinin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır! biz onların kalplerine, bunu anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayete eremeyeceklerdir.

    58. senin, bağışı bol olan rabbin merhamet sahibidir; şayet yaptıkları yüzünden onları (hemen) muaheze edecek olsaydı, onlara azabı çarçabuk verirdi. fakat kendilerine tanınmış belli bir süre vardır ki, artık bundan kaçıp kurtulacakları bir sığınak bulamayacaklardır.

    59. işte şu ülkeler; zulmettikleri zaman onları helâk ettik. onları helâk etmek için de belli bir zaman tayin etmiştik.

    60. bir vakit musa genç adamına demişti ki: "durup dinlenmeyeceğim; tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim."

    61. her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını unuttular. balık, denizde bir yol tutup gitmişti.

    62. (buluşma yerlerini) geçip gittiklerinde musa genç adamına: kuşluk yemeğimizi getir bize. hakikaten şu yolculuğumuz yüzünden başımıza (epeyce) sıkıntı geldi, dedi.

    63. (genç adam:) gördün mü! dedi, kayaya sığındığımız sırada balığı unuttum. onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. o, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.

    64. musa: işte aradığımız o idi, dedi. hemen izlerinin üzerine geri döndüler.

    65. derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet (vahiy ve peygamberlik) vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

    66. musa ona: sana öğretilenden, bana, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım mı? dedi.

    67. dedi ki: doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin.

    68. (iç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?

    69. musa: inşaallah, dedi, sen beni sabreder bulacaksın. senin emrine de karşı gelmem.

    70. (o kul:) eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma! dedi.

    71. bunun üzerine yürüdüler. nihayet gemiye bindikleri zaman o (hızır) gemiyi deldi. musa: halkını boğmak için mi onu deldin? gerçekten sen (ziyanı) büyük bir iş yaptın! dedi.

    72. (hızır:) ben sana, benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi? dedi.

    73. musa: unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme; işimde bana güçlük çıkarma, dedi.

    74. yine yürüdüler. nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında (hızır) hemen onu öldürdü. musa dedi ki: tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! gerçekten sen fena bir şey yaptın!

    75. (hızır:) ben sana, benimle beraber (olacaklara) sabredemezsin, demedim mi? dedi.

    76. musa: eğer, dedi, bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. hakikaten benim tarafımdan (ileri sürebilecek) mazeretin sonuna ulaştın.

    77. yine yürüdüler. nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar. (hızır) hemen onu doğrulttu. musa: dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın, dedi.

    78. (hızır) şöyle dedi: "işte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. şimdi sana, sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim."

    79. "gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. onu kusurlu kılmak istedim. (çünkü) onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı."

    80. "erkek çocuğa gelince, onun ana-babası, mümin kimselerdi. bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk."

    81. (devam etti:) "böylece istedik ki, rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin."

    82. "duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. ben bunu da kendiliğimden yapmadım. işte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur."

    83. (resûlüm!) sana zülkarneyn hakkında soru sorarlar. de ki: size ondan bir hatıra okuyacağım.

    84. gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) her şey için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik.

    85. o da bir yol tutup gitti.

    86. nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. onun yanında (orada) bir kavme rastladı. bunun üzerine biz: ey zülkarneyn! onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin, dedik.

    87. o, şöyle dedi: "haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, rabbine gönderilecek; sonra allah da ona korkunç bir azap uygulayacak."

    88. "iman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz."

    89. sonra yine bir yol tuttu.

    90. nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.

    91. işte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık.

    92. sonra yine bir yol tuttu.

    93. nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.

    94. dediler ki: ey zülkarneyn! bu memlekette ye'cûc ve me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?

    95. dedi ki: "rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım."

    96. "bana, demir kütleleri getirin." nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): "üfleyin (körükleyin)!" dedi. artık onu kor haline sokunca: "getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim" dedi.

    97. bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler.

    98. zülkarneyn: bu, rabbimden bir rahmettir. fakat rabbimin vâdi gelince, o, bunu yerle bir eder. rabbimin vâdi haktır, dedi.

    99. o gün (kıyamet gününde bakarsın ki) biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır; sûr'a da üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir.

    100. ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.

    101. ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.

    102. kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.

    103. de ki: size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?

    104. (bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.

    105. işte onlar, rablerinin âyetlerini ve o'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü tutmayacağız.

    106. işte, inkâr ettikleri, âyetlerimi ve resûllerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.

    107. iman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makam olarak firdevs cennetleri vardır.

    108. orada ebedî kalacaklardır. oradan hiç ayrılmak istemezler.

    109. de ki: rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.

    110. de ki: ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (şu var ki) bana, ilâh'ınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. artık her kim rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.
  • arapçada dağda geniş mağara.
    lan dur yoksa (bkz: cave) ?!
  • belli kısımları için; arkadaş sohbetlerinden birinde "uzaylılar var mı? predatorlerin dünyaya medeniyet getirmesi nedir? insanlık bina yapmasını kimden öğrendi?" gibi soruları irdelerken bir dostun hatırlattığı suredir.

    şimdi "dün yaptığım şey." temalı entry tüketmek istemediğimi belirtmek isterim ki;

    1- bu surede kanımca adlandırdığımız değişik kavramlara ibretvari bir söylemle anılma imkanı verilmiştir.
    2- yecuc ile mecuc kavramı düşünülmelidir.

    "..
    90. nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.

    91. işte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık.

    92. sonra yine bir yol tuttu.

    93. nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.

    94. dediler ki: ey zülkarneyn! bu memlekette ye'cûc ve me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?

    95. dedi ki: "rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım."

    96. "bana, demir kütleleri getirin." nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): "üfleyin (körükleyin)!" dedi. artık onu kor haline sokunca: "getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim" dedi.

    97. bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler.
    .."

    ayetlerinde açıkça(?) görülmektedir ki; [bu fikirleri ortaya atarken asla tanrıların arabaları kavramına bulaşmadığıma dikkat ediniz.] belli bir kavimle aramıza ince bir set çekilmiştir.
    [tv'lere de çıkan bir din hocası, "uzaylılar cindir." demişti. lisede bir din hocamız da, "cinlerle aramıza ince, cam gibi bir duvar örülmüştür. onlar bizi görür, biz onları görmeyiz." diyerek ürkütmüştü bizleri.] ve bu set insanlığın başına bela olsun deyu bir gün kaldırılacak. o'nun çözümü ise bu konuda uzamn olanlarda, bilgi sahibi olanlarda. benden bu kadar yeter.
  • 9. ayetinde geçen rakim kelimesinin ne olduğu, ne anlama geldiği konusunda 1400 yıldır kesin bir sonuca varılamamıştır. belirsizlik halen devam etmektedir.
  • şimdi müslümanlik, türban vs. mevzularinda işler almiş başini yürürken ve dahi sözlükte hz muhammed basliğinda ilginç peygamber övgüleri almiş başini giderken nerden çikti bu "kehf süresi" diyecek olanlara sözüm yok. malum hayat zor ve bir mağaraya kapanip yanimiza da bir köpek alip orada yaşamayi düşünüyoruz bu aralar birkaç arkadaş, muhtemelen ondandir. 309 yil yaşariz diye umuyorum..
    şaka bir yana kuran'in belki de en ilginç surelerinden biri bu. bazen açip okuyorum, ateistin içindeki korkunç boşluğa iyi geliyor. enbiya süresiyle birlikte neredeyse dört bin yillik ortadoğu dinler mitolojisinin en önemli parçalarindan birkaçini biraraya getiriyor bu süre. bunlari yüzyillardir açip okuyan, hatta kafayi buna takan yecüclü mecüclü zülkarneyn'li, iskenderli, hizirli, tanri ve uzayli tramvayi yapan epeyce bir adam da var tarihte. yalnizca tarihte değil, türkiye’de de var son dönemde bu yorum meselesini arşa değdiren. şimdi baktim harun yahya bey de bu konuyla ilgili altin yaldizli koca bir kitap yazmiş, ahir zamana ilişkin anlamlar peşinde koşmuş. sure hakkindaki tartişmalardan bihaber cehaleti bir yana koydum, kehf süresi vasitasiyla darwin’le kavga etmeyi başarmiş ki takdir etmekten kasiklarima sancilar girdi. neyse, garip kaynaklarla ve kurandan baska sürelerle çatilmiş ve hiçbir sey söylemeden yazilmiş 100 sayfalik bir kağıt israfi olarak tarihin en acayip tevil örneklerinden biri olarak internette mevcut, meraklisi bakabilir.( http://www.harunyahya.org/imani/kehf/kehf1.html) ama harun yahya bu konuda yalniz değil. yecücler mecücler, hatta türkler, çinliler, arada romalilar, gılgamış, cinler periler vs. kutsal kitaplarin içrek yorumu mevzusunda neredeyse bir tür islam kabalasina geçmek isteyenler için bulunmaz nimet kehf süresi.
    süre her şeyden önce deccal’le mücadele andi olarak selamlaniyor islamcilarin büyük bir bölümü arasinda onu söyleyelim. ilk bölümleri de şeytan kovmak için kullaniliyor yanilmiyorsam üfürükçüler arasinda.. buradaki “öztürkçe” tercümesi de biraz garip ama süreyi anlamak isteyenler için uygun.

    neyse, sürenin asil önemi birbiriyle bağlantisi olmayan üç-dört hikayeciği biraraya getirmesi. esas olarak mekki bir süre olduğu biliniyor, ama biraz daha eşelerseniz farkli zamanlarda geldiği bilinen, mekki ve medeni ayetler de var aralarda, hoş girmeyelim oralara, girdiğimiz yerden çikabilir miyiz emin değilim. çünkü o zaman aralara hafsa’nın mushafi, osman zamaninda yakılan kuran nüshalari, osman’in ve emevilerin kuran’ı tek nüshaya indirme işleri vs de girecek ki girdiğimiz yerden çikamayacağız.

    ne diyecektim hah, öncelikle sürenin hikayesi ilginç. bu nedenle bilmeyenler ve imam hatip ve ilahiyat öğrencisi olmayanlar için etrafinda biraz dolaşalim. öğrencilere de anlatilmiyordur bunlar muhtemelen ama zulkarneyn, ashab-i kehf gibi sözlük baslikalrinda kimi kirintilar var. onlara bakinarak ve yillar önce okuduğumuz bir arkoun makalesinden aklimizda kalanlar eşliğinde hatirlayalim. (o makaleyi de bulan olursa haber versin kendisine ağa lokantasinda lahana dolmasi ismarlarim..)

    sürenin hikayesi aslen taberi'nin peygamberler tarihine bağlaniyor yanlış hatırlamıyorsam. malumunuz taberi islam tarihinin 1000 yil kadar önce yaşayan en önemli derlemecisi, hadis ve kuran kaynaklarıni büyük ölçüde derleyen, sahih hadis kaynaklarinin da alintilar yaptiği mühim bir adam. ortadoğu'nun ve islamin tarihi bakimindan saygi duyulan ve dönemin ortadoğu dinlerini ve mitolojilerini derlemesi, dinler hakkındaki iddialari bir araya getirmesi bakimindan da önemli bir kaynak. o kaynağı halihazirda sayfa satir hesabi gösteremeyeceğim için sayin 19 yaşindaki din alimleri ve burada yazdiklarimizdan içlenen müselmanlar kusura bakmasinlar, ama birbiriyle bağlantisi olmayan üç dört mitolojik hikayeyi biraraya getirdiği için her zaman tarihte önemli soru işaretlerine yolaçtiğini söyleyelim bu surenin. yedi uyuyanlar, şükür bilmez tarla sahibi, hizir, musa ve yecüc mecüc, zulkarneyn (iskender), büyük ruh hikayeleri bunlar..
    kehf süresi'nin hikayesi kisaca şöyle: kureyş kabilesi ileri gelenleri muhammed'in peygamberlik iddiasi karşısında telaşlanıp medinedeki yahudi din adamlarina başvuruyorlar vaktiyle. diyorlar ki, “bizde böyle bir peygamber var, ama yalancı mi gerçek mi olduğunu anlamıyoruz, onu nasil test edelim, bize akıl verin ey kitap erbabi?” ortadoğunun en eski tek tanrili dininin temsilcileri olan yahudi din adamlari kureyşlilere şu tavsiyeleri veriyorlar. “ona bizim kutsal kitabimizda yazmayan üç soruyu sorun, ilkin kehf ve rakiym halkina ne olduğunu sorun, sonra zenginliğiyle başi dönüp tanrıya şükretmeyi unutan adamin hikayesini sorun ve son olarak doğuya doğru yola çikan o büyük adamlarin ve ruh’un hikayesini, hakkinda hemen hemen hiçbir sey bilmediğimiz peygamber kral’in öyküsünü sorun. bu sorulariniza yanit verebilirse ona saygi duyun ki o gerçek bir peygamber olabilir!” o zamanlar işler böyle yürüyor anlayacağınız, peygamber olduğunu iddia eden adamı taşlamadan ya da çarmıha germeden önce soru soruyorsunuz.. isa'yi da gerçek nedir sorusunun yanitini beğenmedikleri için çarmiha germişlerdi diyebiliriz burda şaka yollu....
    neyse gidip soruyorlar kureyşliler muhammed'e sorulari. muhammed peki diyor, "sorularinizin yanitini yarin vereceğim"... bu noktada mesele daha da ilginç bir hal almaya basliyor. neden şimdi değil de yarin? yaniti basit, "ben yanitlari bilmiyorum ama melek cebrail bana yarin yanitlari getirecektir”. ama bir gün iki gün üç gün geçiyor herhangi bir yanit gelmiyor. cebrail ortada yok. muhammed bir ayet inmediğini, bu yüzden sorulara yanit veremediğini ve kureyşlilere yanit veremediği için onlar adina üzüldüğünü söylüyor.. sonunda yanilmiyorsam onbeş gün sonra, kureyşliler muhammed’le sahte peygamber diye dalga geçmeye baslamisken ve tam ümit kesilecekken “yanıt geliyor”. yanıt yukaridaki sürenin önemli bir bölümü.
    ilkin ciddi bir uyarı, hristiyanliğin "isa tanrinin oğludur" tezinin ilk ve en açik reddiyle geliyor. "biz kimseyi kendimize evlat edinmedik" bu sürede isa ve mesih tartışmasının ne gereği var diye düşünebilirsiniz. ama sorunun kaynağının hristiyanliğin tarihsel rakibi yahudiler olduğu, ve anlatilan hikayelerin bir bölümünün hristiyan mitolojisinden geldiğini düşünürseniz anlaşilir olabilir. islamin hristiyanlik karşisindaki konumunun da saniyorum en açik ifadesi bu ayetler. (biraz deşerseniz sorularin her birinin önemli bir dinsel mitoloji öğesi olduğunu, “yeni dinin” eski dinler karşısındaki konumunu kurcaladığını, “neye ne kadar rakip” olduğunu algilamak için sorulduğunu da sezebilirsiniz). biri hristiyanliğın, bir iyahudiliğin bir diğeri gilgamiş destanlarindan bu yana gelen sümer babil din mitolojisinin tanri-kral efsanelerinin motiflerini içeriyor. ilk soru “bizim oğlumuz yoktur, olduğu iddiasi iftiradir" sözüyle yanitlanmaya basliyor. çünkü kehf ve rakiym halki, yani yedi uyuyanlar hikayesi bir hristiyan mitolojisi ve hristiyanliğin ilk dönemine ait bir hikaye. ayetler mitolojiyi kabul ediyor ve tanri’nin mucizelerinden biri olarak selamliyor. kaç yil mağarada kaldiklari meselesi çok ilginç bu arada. sürede de net bir kayit yok. 300+9 yil kaldiklari örtülü olarak söylenmekle birlikte kesin zamanin ancak allah tarafindan bilineceği ve kullarin bu işleri fazla kurcalamamasi gerektiği söyleniyor. bu konuda daha eski dinsel kayitlarda ve mitolojik öykülerde de net bir tarih bulunmadiği 209, 250, 300, 309, 320, 350, 410 yil gibi süreler öne sürüldüğü de biliniyor. hristiyanliğin kuruluş dönemi anadolu efsanelerinden biri olan yedi uyuyanlar efsanesini daha sonra müslümanlara maleden şaşkinlarin da var olduğunu ekleyelim burada eksik kalmasin. ama öykünün milattan sonra üçüncü yüzyila tarihlendiğini belirtelim... (aranizdaki kuran'ı muhammedin uydurarak yazdiğini düşünen kötü niyetliler bu konuda muhammed'in sorular hakkinda arastirma yaptiği 15 gün boyunca bu konuda net bir tarih bulamadiği için vaziyeti böyle idare ettiğini düşünebilirler. bu konuyu ayrica tartişiniz, ek kağıt isterseniz verebiliriz..)

    devam edelim. ilk hikayenin ardindan bir uyari gelir. "benim adima konuşma, kendi adina konuş ya muhammed. yarin yanit veririm deme, allah isterse yarin yanit vereceğim de ve her işe allahın adiyla ve onun rizasini gözeterek başla!"... sürenin geç inmesinin nedeni böylece açiklanir. muhammede yapilan bu uyari daha sonra her işe allahin adini anarak baslama konusunda müslümanlar arasinda da bir gelenek halini aliyor biliyorsunuz. telefonu alo yerine selamünaleyküm diye açan nice ehli din abiler ablalar taaa buradan geliyor..

    (aksam olmuş çikalim, ama sürenin zülkarneyn yecüc mecüc vs. diğer bölümleri daha ilginç ve bilahere devam ederiz mağara dostlari ve sayin rakiymler...)
  • gece vakti devam edelim.. evet kehf süresi ilk olarak "bizim oğlumuz yoktur" demis idi ve hristiyan mitolojisinin yediuyuyanlar hikayesini doğrulayarak kendine göre yorumlamişti..... aslinda kehf süresinin kuranin doğruluğuna dair içilen andin ardindan bu sözle başlamasi, hristiyanliğa cepheden bir karşi çikişi olduğu kadar ayni zamanda araplar arasinda allah'in çocuklari olarak tanrilaştirilan (sonradan şeytan ayetleri olarak nitelenen sürelerde de adlari geçtiği bilinen uzza, menat gibi) tanriçalar için de bir reddiye niteliği taşiyor olmali. evet bir kaç bin kişinin yaşadiği mekke'de allah zaten büyük tanrilardan biri hatta en büyüğüdür ve biraz garip gelebilir ama "allah'tan baska tanri yoktur" sözünden bugün bizim anladiğimizla o günün araplarinin anladiği şey arasinda önemli bir fark da olabilir.. muhtemelen dönemin mekkeye egemen kabileleri bu yeni din başimiza iş açacak, kabe ziyaretinden kazandiğimiz paralar uçup gidecek, tek tanriyla idare edemeyiz diye düşünmüş olmalilar.
    neyse evet, aslinda dönemin arap kabileleri arasinda farkli tanrilar ve bu tanrilari simgeleyen (kuran'in put demeyi sevdiği) figürler popüler olduğu kadar, farkli kabilelerin farkli tanrilari/tanri gruplari vardi gençler.. hatta kimi arap kabileleri yahudilik, hristiyanlik gibi tek tanrili dinleri benimsemiş şabbat şabbat yaşiyordu. özellikle göçebe nüfusun daha az olduğu yerleşik ve ticaretten ziyade küçük havzalarda tarimla uğrasan kentlerde (medine gibi) sözkonusu dinler hegamoniktir ve kabile rekabeti daha az siddet içerir. bu kentlerdeki kabileler tek tanri inancina daha yatkindir. öte yandan mekkedeki haşimi soyunun kureyş gibi farkli ailelerden oluşan bir kabilesi içinde bile farklı tanrilara ibadet sözkonusudur. bu kabile farklılıkları aslinda muhammedin ölümü sonrasinda da su yüzüne çikar. devletin imam'ının hangi kabileden hatta hangi aileden olacağı bugün mezhepler vs. türü bildiğimiz ayriliklarin da temellerini atar dersek çok yanliş olmaz ve malumunuz islam, sanilanin tersine bir arap ulusu yaratmamiştir ve 19. yüzyila kadar arap ulusu diye bir şey ufukta görünmez.
    böylekendi kendine düşünürken yazan ihtiyar din tarihçisi gibi görünmeyelim ama şimdi bu dinsel kültür çoğulculuğu arasinda yeni bir din geliştirmenin, mevcut dinsel çoğulculuğu yeni bir dinin potasinda eritmeyi zorunlu kildiğini akildan çıkarmamak, dinsel ittifak arayişini, ticari, kültürel, askeri çok yönlü bir gelişme sürecini gerektirdiğini unutmamak gerek sayin müminler. ki işte kuran'ın bütününe yayilan tezlerin önemli bir bölümü de bu eritme, içerme, çabasini yansitiyor, ki ben okurken çok hoşuma gidiyor.

    bu noktada şunu da ekleyeyim, ateistler arasinda kuran'in kaynakları hakkinda bir kaç temel görüş yaygindir. ilki ticari ilişkileri süresince muhammed'in kuran'i oluşturacak dini ve kültürel kaynaklara eriştiği ve ortadoğu dinleri hakkinda bilgi edinerek kitabi araplar arasindaki sözlü şiir geleneğine dayanarak süreç içinde yazdiği. ikincisi ise muhammedin köleleri arasinda bulunan rum, sasani ve yahudi köleleri, belam, cebr, abbas vs. araciliğiyla diğer dinlerin kaynaklarina eriştiği düşüncesidir. hatta bu görüşü daha ileri götüren (taberi nin aktarimlariyla vs.) kuran daki ayetleri müslümanliğin gelişiminden sonra azat edilen ancak sonradan tekrar hristiyanliğa dönen bir rum kölenin dikte ettiği de iddia edilir. özellikle bizim pek ilgilenmediğimiz hristiyan ruhbani arasinda da bu tür tezler yaygin yanilmiyorsam. kurani dikte ettiği söylenen azatli kölenin sonradan öldürüldüğü ve cesedini "toprağın bile" kabul etmediği için açıkta çürüdüğü vs. de müsmülanlar arasinndaki efsaneler arasinda..
    neyse, aslinda kuran'in genel kültür dairesi ve dinsel mitoloji birikimi de büyük ölçüde bu tezlere olanak tanir. çünkü hemen tüm kritik teolojik yol işaretleri tevrat, incil, hristiyan ve yahudi mitolojisi, dolayisiyla arap, misir, kenan, sümer, frig ve ortadoğu coğrafyasi halklarinin mitleri kaynaklıdır. özellikle yaradiliş efsanesi, nuh tufani, kabenin yaratilişi, ahiret vb. bu mitolojilerin izlerini taşır.
    kehf süresindeki zulkarneyn, yedi uyuyanlar, yecüc mecüc, musa hizir, tanri kral hikayeleri de çok belirsiz söylencelere, aktarma öykülere ve sınırlı bir ahbara dayanarak yer alir. hiç bir doyurucu bilgi vermez. kimi noktalarda "kuşkusuz rab en iyisini bilendir" şeklinde ifadelerle susar. bunda şaşirtici bir yan yok, ayni susuşlari incil ve eski ahitte de görürüz demek isterim müminler üzülmesin diye ama af buyurun iskendername bile özellikle doğuya doğru yolculuğa çikan büyük ruh hakkinda daha net ifadeler taşir. hatta musa'nin hangi musa olduğu bile tartışmalidir. ve hatta rakiym'in yaygin kanidaki gibi köpek mi yoksa filistinde bir bölge, bir dağ vs. mi olduğu da tartişmalidir.. zulkarneyn'in büyük iskender mi yoksa gilgamiştaki kahramanlardan biri olup olmadiği da.. elbette kuran bir tarih kitabi değildir, onda istediğiniz her şeyi bulamazsiniz diye itiraz edilebilir, ama kuran tarihsel bir kitaptir ve söylencelere dayanir..
    ne hakkinda konustuğumuzu bilmek için ettiğimiz bu kadar yukaridan kelam yeter, hikayelerin kendisine bir baska aksam geçeriz ya kutsal bilgi kaynagi mağdurlari..
  • "ashab-ı kehf kıssası, güç karşısında, bir kişinin mutlak egemenliği karşısında, bir sınıf karşısında zaafa düşenlere, toplumsal, siyasî, felsefî ve düşünsel anlamda ümitsizliğe kapılanlara ve tüm bunları yılgınlık ve sorumsuzluk bahanesi olarak gösterenlere diyor ki: dünya hakka dayanmayan bir gücün elinde olsa da, tüm dünyada buna karşı çıkan altı yedi kişiden başka kimse kalmasa da, tüm insanlar batılın peşinden gitse de, gelecekte durumun değişeceğine dair hiçbir ümit, hiçbir ihtimal kalmasa da, o altı yedi kişi ümitsizliğe kapılmamalı ve bu zulmün ebedî olduğunu söylememelidir. bu kıssa, bu dünyada yedi kişi bile kalmış olsa üzerlerinden sorumluluğun kalkmayacağını, tüm yollar kapanmış olsa bile en azından kendilerini kurtarmak için bir şeyler yapmaları gerektiğini söylüyor.
    bu kıssa demek istiyor ki onların tasavvur ettiklerinin aksine, sonuçta bu para tedavülden kalkmaktadır; zamana, tarihe ve mevcut şartlara rağmen hakikati ve onun titrek alevini, dört bir yandan gelen tufanlara karşı koruyabilen insanlar, kendi yazgılarını tayin etmeyi başarabilecekler ve zafere ulaşacaklardır. zaman, dakyanus'un parasını tedavülden kaldırıyor ve onun dönemine ait her türlü izi ortadan kaldıracak kadar durumu değiştiriyor... silahsız, güçsüz ve savunmasız yedi kişi özgürlüğü seçtikleri ve zulmü reddettikleri için, tüm güçlerini onları takip etmek ve ortadan kaldırmak noktasında seferber eden dakyanus'a rağmen allah; onlara sığınak olacak ve zamanın cebri dakyanus'u ortadan kaldıracaktır. bu insanlar, zorluk ve sıkıntı dönemlerini uyku gibi bir misyona sahip olarak geçirecek ve dakyanus'un korkunç rejiminin harebelerine sağ kalarak ayak basacaklardır." (ali, ali şeriati, s.358-359)
  • 83. ayetinde zulkarneyn peygamber hikayesine başlanılan kur'an suresi.
    zulkarneyn uçabilen ve çeşitli süper güçleri olan bir peygamber; (bkz: zulkarneyn) güneş'in doğduğu yere gidiyor, sonra güneş'in battığı yere gidiyor..
    orada kavimler görüyor, sonra ortasına, iki dağın arasına geliyor ve yec'üc mec'üc isimli kavmi demirden bir daği eritip (bkz: ergenekon destanı) hapsediyor..

    kur'an 500'lü 600'lü yılların bir ürünü. güneş'in dünya çevresinde dönmediği, güneş'in merkez olmak üzere dünya'nin onun çevresinde döndüğü ise 1500'lü yıllarda galileo galilei zamanına kadar kimsenin aklına gelmedi. (bkz: eppur si muove)

    600'lü yıllardan kalma bir kitapta dünyanın düz olduğu, güneşin bir doğuya bir batıya gidip geldiğinin, batarken bir bataklığa girip söndüğünün anlatılması gayet normal.. öyle biliyordu insanlar o zamanlar..

    83. ayetten itibaren zülkarneyn peygamberin hikayesi okunabilir.
  • geçen oylaninca yeniden hatirladim, ama bunu da sonra devam ederiz diyerek ortada birakmışız. uzun uzun hikayeler konusundaki yorumlara girmek sıkıntılı iş, ama yine de kehf süresi hakkinda bir iki şey daha söylemek gerekir. harun yahya'nin işleri abartip adina web sitesi kurduğu bu sürenin, islam içinde yaydiği belirsizlik ve efsane dalgaları nedeniyle yüzyillardir ilgi görmesi ve bu ilginin internet mecrasina dökülmesi de kuşkusuz anlaşılır.

    "size bilmeniz gerektiği kadarini söylüyoruz", "kuşkusuz en doğrusunu biz biliriz ama onları simdi söylemiyoruz" türü ifadeler, "kurdun ırmağının aşağısı", "iki denizin kesiştiği yer", "iki dağın arası" gibi yine belirsiz ve mitolojik coğrafya tanımları içinde bu tartışmalar yüzyillardir devam ediyor. sürenin temelsiz bir şekilde, içinde demirci kavimler geçtiği için orhun yazıtlarına, ergenekon destanina vs. benzetilmesi de ayni belirsizliğin, dahası surenin sahip olduğu mitolojik kozmolojinin bir ürünü.

    benzer mitolojik söylemler, yaratılış hikayeleri, mucizeler ve efsanevi evrenler totemcilikten, çok tanrılı dinlere, oradan da tek tanrılı dinlere geçiş aşamalarını kateden toplumların tümünde ve istisnasız hemen her toplumda görülür. kuran'daki ifadeler kabileler birliği niteliğindeki şehir devletlerinden, şehir devletleri birliğine (populus romanus gibi bir tür "populus arab"-arap birliği) yürüyen arap toplumunun mezopotamya havzasindaki söylenceleri yeniden biraraya getirmesine işaret eder. roma'nın sabin, latin ve etrüsk tanrılarını ve şehir devletlerini bütünleştirmesi, dor ve ion tanrilarinin romaya taşınması ve teslis inanci içinde daha sonra hristiyanliğa tevarüs edilmesi gibi ya da aquinas thomas'in bütün bir yunan mitolojisi ve dinsel mantik dizgesiyle hristiyanliği bütünleştirmesi gibi, müslümanlik da arap yarımadası'ndan sina'ya, yemen'den hazar kıyılarına kadar bütün bir coğrafyanın edinebildiği söylencelerini tek tanrı inancı içinde, yeni bir devlet ideolojisi (müslümanlık) temelinde uzlaştırır. athena'da ya da isis'te uzza'yı, nyx ve nemesis'te menat'ı, artemis'te lat'ı bulan arap toplumu allah tapımı içinde bütün tanriları, tanrıçaları dışlayarak efsaneleri ve hikayeleri tek tanrı inancı temelinde kabul eder. çok katmanlı antropolojik dinsel imgeler içinden geçen bir ideolojik evren ve bir devlet yaratır.

    kuşkusuz bu sürece (farsilerden, türklerden, hindulardan, amerika yerlilerinden önce olsa da) roma'dan, yunan devletlerinden ve etrüsklerden daha geç bir evrede giren arap toplumu, ortadoğu dinler tarihinin karmaşık söylenceleri içinde yolunu arayan yorumcular ve tevilciler de üretir. üretmeye de devam ediyor. kehf süresi, efes'in yedi uyuyanlar'ıyla rakiym efsanesini birleştiren, çift boynuzlu (zülkarneyn) ile büyük iskender'i çağrıştıran, onları musa ya da yuşa ve hızır'ın yolculuklarıyla birlikte öyküleyen karmaşık bir yorum yatağıdır. ama mağara'da, kehf aleminde oynaşan gölgeler ortadoğu'nun ve anadolu'nun ortak hafızasıdır. o hatiralar içinde bütün yoksullar, bir gün gelip duvar dibindeki hazinenin açığa çıkması için duvarı yıkacak olan güçlü bir tanrinin varlığına ve onun vicdanına inanmak isterler.
  • serhat ahmet tan'ın zaman yolcusu hızır adlı kitabında incelediği ve kitabın temelini oluşturan sure. zaman kavramı, zamanda yolculuk, diğer dinler ve modern bilimden de alıntılar ile incelendiği zaman, (ki yazar bunu 'bence' gayet güzel bir şekilde yapmış ve olabilecek en sade biçimde de yazıya dökmüş) içinde inanılmaz sırlar ve bilgiler olduğunu büyük bir hayretle görüyorsunuz.