şükela:  tümü | bugün
  • --- spoiler ---

    tolga karaçelik türk sinemasının yıllardır akan çatısını onarmış. şimdi ona bi 500 lira borcumuz var.
    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    karısının intiharı sonrası evlatlarını reddetmiş, köyde tek başına yaşayan bir babanın vasiyetinden ne beklenebilir ki: borç. bu kara mizah değildir, bu gerçekliktir. harika bir detay.
    --- spoiler ---
  • uzun uzun filmden bahsetmeyeceğim, gidin görün harikaydı demeyeceğim, sarmaşık’tan çok farklı bi yerde demeyeceğim
    (bkz: tolga karaçelik) yönetmen “insanlar kendini iyi hissetsin istedim” diyor ya, ben ne hissettim onu yazacağım sadece.

    --- spoiler ---

    yıllar önce sevgilim beni aniden terkedip gittiğinde annem;
    “siz hep mutlu olun istiyorum, kimse sizi üzmesin istiyorum” dedi ve ağladı. ilginçtir ki, şu hayatta annemin bana söylediği tek güzel , tek içten söz budur. hep aklı karışık, kronik depresif bi kadının çocuğuyum ben. benim varlığım bile onu mutlu edemedi, etmiyor.

    filmi izlerken o anı, o cümleyi hatırladım. sonra birden “annesinin birtanesini kimseler üzmesin” çaldı. bu film benim için, aile olamamak, yine de ayakta durmak, kendini iyileştirirken ömrünün geçmesi demek.
    şu toplumun en küçük birimi; aile. ben onu bile başaramadım, demek.
    suzan gibi, burası önceden beri ağrıyan ama sonradan farkeden kız çocuklarının hikayesi.
    --- spoiler ---
  • ayşe arman: peki bu filmin için bir ilham kaynağın var mı?
    tolga karaçelik: – var. mazhar.

    o kim?
    – mazhar candan. benim amcamdı. şairdi. dokuz yaşındayken ‘odysseia’i sevdirdi bana. heredot’un anlattığı, bilmediğimiz krallıklarda dolaştık beraber. kafka okuduk birlikte. 11 yaşındayken mayakovski ve yesenin ile tanıştırdı. 11 yaşında bir çocuğun yesenin’in kendi kanıyla son şiirini yazdığını falan bilmesi çok sağlıklı şeyler değil. hayatımı karmaşıklaştıran insandı. ama aynı zamanda güzelleştiren… kendimi bildim bileli hep, “bu sene son senem!” derdi. yirmi küsur sene, “bu sene son senem!” dedi. küçükken korkardım ölmesinden. sonrasında hep gülerek dinledim bu cümleyi çünkü o hiç ölmezdi. o ölmezdi, ben gülerdim. ama sonra bir gün öldü… ve ben inanamadım.

    sonra?
    – bir altı ay sonra dayım çağırdı. “mazhar’la oturuyoruz, gel” dedi. bir balıkçıdalarmış, gittim, özlemiştim onları. oturdum dayımın karşısına, yanındakine baktım. mazhar değil, hasan’mış! meğer o bana hasan demiş, ben mazhar anlamışım! o an dank etti, mazhar’ın öldüğü… oradan kalktım, eve geldim. ilk defa mazhar için o gün ağladım. o gün düşünmeye başladım ölümü. sevdiğim herkesin suratını getirdim gözümün önüne. hepsine, “bu sene son senem” dedirttim ve hepsini kafamda hasanlar köyü’ne gönderdim. herkesin ölmek için gittiği, herkesin öleceğinin bilindiği hasanlar köyü böyle oluştu, kendi karakterlerini de beraberinde getirdi.

    ölümü ti’ye alan bir hikâye mi anlatıyorsun bize?
    – şöyle diyelim… otuz beş yaşındaydım. ölümden çok uzakta hissediyordum kendimi. hâlâ ondan güçlüyken, onun karakter olduğu ama ana hikâye olacak kadar önemli olmadığı bir komedi yazmak istedim. senaryomun ilk taslağını da işte mazhar’ın öldüğünü idrak ettiğim o gece yazdım. mazhar’ın cenazesinde, “mazhar için bir şeyler söyle” dediler. “hep yeraltı şairi olmak isterdi, sonunda oldu!” dedim. kimse gülmedi, bence çok komikti. eminim mazhar oradaydı ve çok güldü. bu filmi de mazhar gülsün diye yazdım.

    kaynak
  • boris vian'ın yürek söken romanından esintiler bulundurduğunu düşündüğüm film. izlerken filmi yarıda durdurup, kitaplıktan kitabı bulup ilgili yeri bulup okudum ve sonra sahneyi geriye alıp tekrar izledim. fikrim değişmedi. film karakteri, romandaki pazaza çokça benzemekte. alt taraftaki karşılaştırmalı diyalogları keyifkaçıranlı* halde değerlendirebilirsiniz.

    --- kelebekler spoiler ---

    muhtar: he hocam, şu yağmur duasını yapalım. çıkalım duamızı edelim. ne zaman gidelim hocam?
    imam: yani ben..
    köylü 1: yani sen ne?
    muhtar: hocam dinimizde yağmur duası yok mudur?
    imam: vardır.
    muhtar: hee. e tamam o zaman çıkalım yapalım duamızı. köylü de rahat etsin. yarın çıkalım, ha. yarın çıkalım gidelim.
    imam: o zaman bu yağmur duası meselesi... bu yağmur duası meselesi... ya ben yapamam, muhtar.
    muhtar: nasıl yapamam hocam?
    imam: ya, ben yapamam. yani benim durumumu biliyosunuz. ya yağmur duası diyosunuz, allah aşkına yağmur duası. yani allah bu köye yağmur yağdırsın diyorsunuz değil mi?
    köylü 2: evet öyle diyoruz.
    imam: arkadaşım, ne yağmuru?
    köylü 2: evet diyoruz.
    imam: ya hadi diyelim bizi duyuyor, hadi diyelim her şeyi duyuyor ve her şeye cevap veriyor. ya sen koca evreni yaratmışsın. ya o evrende, kaç tane galaksi, kaç tane gezegen var bizim gibi. hepsini bir kenara bırak. gel hasanlar'a yağmur yağdır. ya bununla mı uğraşsın, ha? bununla mı uğraşsın? ya, allah neden ilgilensin sizin yağmurunuzla? ya neden?
    köylü 1: ya sen ne saçmalıyorsun hoca?
    imam: ya bu bir denge meselesi kardeşim. hasanlar'a yağan yağmur çoraklar'a yağmayan yağmur. çoraklar yağmur istemiyor mu yani?
    köylü 2: ya hoca sen ne diyon ya?
    imam: ya bu bir doğa denge meselesi.
    köylü 3: ya sen bela mısın? sen ne biçim hocasın? kafana güneş mi geçti senin ya?
    imam: arkadaşım, allah senin hizmetçin mi? tövbe estağfurullah. sen git doğanın dengesini boz, her şeyi mahvet ondan sonra allah oraya yağdırsın, allah buraya yağdırsın. allah lükstür lüks. o lükstür, o her şeye koşturmaz.
    muhtar: hocam, biraz sakin ya. ama arkadaşlar siz de biraz sakin noolur. hocam senin sinirlerin iyice gerilmiş. bak bir hava değişimi, bir yağmur sana da iyi gelir.
    imam: yav il-gi-len-mi-yor. söylüyorum size ilgilenmiyor. allah sizin yağmurunuzla ilgilenmiyor. çıkmıyorum duaya.
    köylü 1: kim diyor ilgilenmiyor ya?
    imam: ben diyorum ulan. imamım ben, benden iyi mi bileceksin?

    --- kelebekler spoiler ---

    --- yürek söken spoiler ---

    "yağmur isteriz, papaz", dedi adam.
    kalabalık bir ağızdan yineledi:
    "yağmur isteriz..."
    "eşekotu kurudu," diye sürdürdü adam.
    "yağmur isteriz," diye böğürdü kalabalık.
    iyice sağırlaşan jacquemort, papazın söz istemek için kolunu uzattığını gördü. fısıltılar kesildi. mavi vitrayın ardında, sabah güneşi ışıl ışıl yanıyordu. soluk almakta güçlük çekiliyordu.
    "köy sakinleri," dedi papaz.
    gümbür gümbür sesi her yerden geliyordu sanki; jacquemort onun bu güce erişmesini bir yükseltici sistemin sağladığını sezdi. başlar tonoza, duvarlara doğru çevrildi. tek bir alet bile yoktu görünürde.
    "köy sakinleri," dedi papaz. "benden yağmur istiyorsunuz, asla kavuşamayacaksınız ona. bugün tensel yaşamınıza duyduğunuz güvenle dolu, legornlar gibi küstah ve gururlu geldiniz. hiç de hak etmediğiniz şeyi arsız dilenciler gibi istemeye geldiniz... yağmur yağmayacak. eşekotu tanrı'ya vız gelir. kırın belinizi, eğin başlarınız, alçaltın gönlünüzü, size tanrı kelamını aktaracağım. ama bir damla su ummayın. bir kilisedir burası, süzgeçli kova değil."
    kalabalıktan bir karşı çıkış homurtusu yükseldi. jacquemort papazın iyi konuştuğunu düşünüyordu.
    "yağmur isteriz," diye yineledi bir sıranın üstüne çıkmış olan adam.
    papazın çınlayan ses fırtınasından sonra, haykırışı herkese gülünç geldi ve yardakçılar, geçici bir altta kalışın bilincinde, sustular.
    "tanrı'ya inandığınızı ileri sürüyorsunuz," diye gürledi papaz, "çünkü pazar günü kiliseye geliyorsunuz, çünkü hemcinslerinize acımasız davranıyorsunuz, çünkü utancı tanımıyorsunuz, çünkü vicdanınız içinizi kemiriyor..."
    utanç sözcüğü papazın ağzından çıkar çıkmaz, orada burada, karşı çıkma sesleri yükseldi, yankılarla beslendi, uzun bir ulumaya dönüşerek büyüdükçe büyüdü. erkekler, yumruklarını sıkmış, oldukları yerde tepiniyorlardı. kadınlar, dillerini yutmuş, dudaklarnı büzüp, papaza kötü kötü bakıyorlardı. patırtı yatışınca, papaz yeniden söz aldı.
    "tarlalarınızdan bana ne? hayvanlarınızdan ve çocuklarınızdan bana ne?" diye uludu. "maddi ve iğrenç bir yaşam sürüyorsunuz. lüksün ne olduğunu bilmiyorsunuz... o lüksü ben sunuyorum size: size tanrı'yı sunuyorum... ama tanrı yağmuru sevmez... tanrı eşekotunu sevmez. tanrı pek az umursar tarlalarınızla yavan serüvenlerinizi. tanrı sırma köşeli bir köşe yastığıdır, güneşe mıhlanmış bir elmastır, sevgiye işlenen paha biçilmez bir bezektir. auteuil'dur. passy'dir, ipek cüppeler, nakışlı çoraplar, gerdanlıklar ve yüzüklerdir, yararsız olan, büyüleyici olandır, elektrikli kutsal ekmek taslarıdır... yağmur yağmayacak."
    "yağsın," diye uludu, bu kez fırtınalı bir gök gibi gürlemeye başlayan kalabalığın desteğindeki konuşmacı.
    "çiftliklerinize dönün," diye böğürdü papazın çeşitli yerlerden gelen sesi. "çiftliklerinize dönün. tanrı gereksiz olandan alınan hazdır. aklınız fikriniz yalnızca gerekli olanda. tanrı için, yoldan çıkmış insanlarsınız siz."

    --- yürek söken spoiler ---
  • 17 sene öncesinden neden açtığımı hiç hatırlamadığım bu başlığa tekrar dönmemi sağlamış film.

    ana akım sinemaya karşı değilim, bkm filmleri, recep ivedikler, arif ışıklar tabii ki olsun.

    olsun ki böyle farklı işler parlasın aralarından.

    çoğunluk sevmez böyle filmleri, cenazede dini sorgulayan imamı izlerse taş yağar kafalarına..

    ama en azından siz gidin görün ki, hem eğlenin hem de gişesi olsun, para kazansın, yenileri çekilebilsin.
  • çooook güzel film be!

    “allah lükstür, lüks!”
  • tolga karaçelik'in her haliyle sinemaya aşık bir insan olduğunu görebiliyorum. bir insanın sevdiği işi yaptığında nasıl göründüğünün kanıtı gibi resmen. o yüzden filmle ilgili yapacağım bazı eleştiriler beni biraz üzüyor.

    aslında film bağımsız bir filmin sahip olması gereken her şeye sahip, zaten o yüzden ödüle layık görülmüş. çok da sevindirici bu.
    ama filmde bir aksaklık var. bartu küçükçağlayan dışındaki herkes bağıra bağıra rol yapıyor. absürt komediye sonuna kadar varım ama "kafamda bir sürü espri var hepsini koyayım" gibi olmuş bu. keşke bir kısmını sonraki filmlerine saklasaydı.

    bu tür filmlerin bir matematiği vardı. yapıyı kurarsın ki burada dağılmış aile fertleri, onları bir arada tutacak sebepler verirsin, sonra başlarına bir takım saçma şeyler getirirsin (eğer yol eklersen ekstra tatlı olur. bu filmde de var), bu sırada seyircinin kafasında sorular oluşturursun ve finalde düğümü çözer veya seyircinin kendi yorumunu katacağı alternatifli sonlar sunarsın. bol bol kahkaha, arada da biraz gözyaşı olur. şu an aklıma gelen en iyi örneği de little miss sunshine mesela. tıkır tıkır işler film.
    kelebekler işlemiyor. sık sık tekliyor.
    bartu küçükçağlayan'ın hayat verdiği rol hariç karakterlerin hepsi aşırı abartılı. aslında bartu'nun şansı da kendine çok benzeyen bir tipi oynaması. ama hakkını yemeyelim çok çok iyi bir oyuncudur. keşke saçma dizilerde oynamasa. çoğunluk'taki performansı harikadır. hala her sahnesini hatırlarım.
    ama kız kardeş, onun kocası, masadaki garson, abi, imam, muhtar ve hatta tüm köy "biz şu an setteyiz ve şimdi size oyunumuzu oynayacağız" der gibiydi. ne karakterlerin neden öyle olduğunu anladık, ne ailenin dağılmasındaki asıl sorunun sebebini öğrendik, hatta hepsini geçiyorum bu insanları bir araya getiren asıl motivasyon bile net değil. (final sahnesini hiç söylemeyeceğim, izlememiş kabul ediyorum)
    parçalanan ailenin dramını geçiremiyor bize. ama komedisi işe yarıyor, gülüyorsun bol bol. sırf bu yüzden bile gitmeli insanlar. daha da önemlisi tolga karaçelik yine film çeksin diye gidilmelidir filme. çünkü belli ki çıkacak bir şeyler, dediğim gibi sinemayı çok seviyor. bir insan bir şeyi bu kadar severse ondan eninde sonunda çok iyi bir iş çıkar.
    bana göre bu kelebekler değil.

    böyle hissetmemin bir sebebi kelebekler'den çıkıp 20 dakika sonra ingmar bergman'ın güz sonatı filmine girmiş olmam da olabilir. aile kavramının çöküşü öyle kusursuz işlenmişti ki ondan sonra kelebekler tom ve jerry gibi kaldı.
    arada söyledim ama yine söyleyeyim filme gidin, sinemada izleyin.
    gitmeden önce neyle karşılayacağınıza hazırlık olması açısında şu röportajı da okuyabilirsiniz. bartu soruyor tolga yanıtlıyor. tıpkı filmdeki gibi biraz dağılmışlar.
  • bir felaketle dağılmış bireylerin, bir masalla yeniden aile olma hikayesi.

    birisi bana yalnızla tek başına arasındaki farktan bahsetmişti:" yalnız, terk edilmiştir; tek başına olmaksa bir seçimdir." bu filmdeki kardeşlerin her biri, yalnız kalmaya mecbur bırakılmış. arkalarında kapı gibi sağlam durmasını bekledikleri tarafından terk edilince sendelemişler; düşmemek için dal diye tutunduklarının da kıymıkları batmış ama cesaret edemediklerinden bırakamamışlar. oysa babalarından gelecek tek bir çağrı bile yetermiş, tüm dünyaya posta koymaya.

    daha açılışta gösteriyor film, üç karakterin, kimsesizken ne kadar güçsüz olduğunu. çocuklara bile sözünü geçiremeyen bir anaokulu öğretmeni; yazdığı metnin arkasında duramayan bir sanatçı; uzaya çıkamamış bir astronotun, “kaybedecek hiçbir şeyimiz yok” derkenki cılız blöfü. öyle bir eksik kalmışlar ki haklarını aramaya mecal bırakmayacak orantısızlığa neden olmuş hayat. ama o telefon çaldı ya bir kere, hiçbir şey eskisi gibi olamaz.

    --- spoiler ---

    cemal, annesinin intiharından sonra almanya’da halalarının yanında yetişmiş. küçük bir köyden ya da kasabadan çıkan alamancı dediğimiz gurbetçilerden aslında o. oranın görgüsünü, eğitimini, hayata bakışını benimseyip türkiye'ye geldiklerinde o kültür farkından uzaylı muamelesi görenlerden. en bilindik lafları, "almanya'da böyle bir şey yok" olur herhalde. işte bize en az bir uzaylı kadar yabancı bu astronot!

    kafasında dönüp duran "neden?" sorusuna cevap aramış hep. bazen çok üzülmekten yorulan insanların, vazgeçip ölmek isteyebileceği gerçeğiyle yüzleşmiş. intihar üzerine okudukları ve kendisine ayrıldığını düşündüğü o ilmek yüzünden kapıldığı ölüm korkusu, kişisel gelişime yönlendirmiş; o da kendini onarmaya çalışmış. ama çağrıldığında gidip gitmemek konusunda 1 hafta kararsız kalacak kadar yerinde saymış. birçokları gibi evrenin sırrının sosyal medyadaki 140 karaktere sığdırılmış cümlelerde olmadığının farkına varamamış.

    kenan, oedipus kompleksinden muzdarip. öyle ki annesini bulduğunda, yanındaki ilmeği boynuna geçirmeye çalışacak kadar bağlıymış ona. hatta aslında sevmediği ve kıskançlığı patolojik seviyede bir kadınla bile muhtemelen sırf kolunda annesinin anlattığı masaldaki gibi kelebek dövmesi var diye yıllarını geçirmiş. ne kadar inkar etse de ailesiyle bir araya gelme ihtimali, onda bu anlamsız ilişkiden kurtulabilme gücü yarattı. mola yerindeki “dönerim ha!” çıkışları falan palavra, erkenden uyanıp kardeşlerine sürprizler yapmaya can atıyor. çünkü en çok onun aile olmaya ihtiyacı var. ama terk edildiğine inandığı için çok incinmiş, haliyle en yaralısı o. hissettikleri o kadar yoğun ki geri kalan her türlü şok, solda sıfır kalıyor.

    suzan’ın zihninde annesi yalnızca bir siluet; saçlarının rengini bile hatırlamadığı bir kadın onun için. babasına daha da yabancı. ebeveyn eksikliği, bir çocukla bile baş edemeyeceği kadar edilgen kılmış onu. ki kendisini aldatan kocasına ayrılmak istediğini söylediğinde de ciddiye alınmıyor. ama ağabeyinden gelen tek bir telefon, ondaki güçlü kadın potansiyelini bir anda açığa çıkarabiliyor. çünkü güven, güç; güç de özgüven kazandırır. üstelik sırtını ailesine yaslayabilme ihtimaliydi sadece bu. hani sonrasında kamyoncu diye alay ettiler ya, başta çocuk üzerinde bile otorite kuramamıştı bu kadın. yoksa nerede kaldı ki enine boyuna onu üçe katlayan birine lambır lumbur dalacak!

    hiç görmediğimiz baba... intihar eden kadının kocası yani. kenan, kelebek masalından bahsederken kafamda bir resim çizmiştim: minik kızını uyutmak için masal anlatan bir anne; annelerini, onun dizleri dibinde dinleyen iki erkek çocuğu ve kapının eşiğinden keyifle izleyerek bu masala ortak olan bir adam... masalın en çok etkisindeki kişi aslında. eşinin kendini astığı bu ev, yıllar sonra bile çocuklarının zihninde o travmatik görüntüyü canlı tutacağına emin olduğu halde, bir anıt olmuş onun için. gidememiş. büyümelerini uzaktan izlemek pahasına çocuklarını koruyarak, belki her baktığında gördüğü şeyin bekçisi olmuş. sona geldiğini anladığında da onlarla vedalaşıp masaldaki gibi göçmek istemiş.

    şu kare çok çarpıcıydı bana göre. kapı gibi sağlam olarak kalıplaşan babanın ölümü, kenara ayrılmış bir kapıyla ne güzel anlatılmış.

    --- spoiler ---

    bir aile hikayesi olmanın dışında türkiye'den insan manzaraları da barındırıyor bu film. sanki ülkenin fotoğrafları çekilmiş ve saniyede 24 kareye sığdırılmış. bir muhtar ki o, dini sorgulamanın önüne geçmeye ve onu tahakküm altına almaya çalışan bir anlayışın(!) temsilcisi. imam, kutsalın içindeki ezoterik kısmı anlamaya ve anlatmaya çalıştıkça, yüzeysel olanla konuyu kapatmayı vazife edinmişti. küresel ısınma, doğanın dengesi gibi masraflı konuları gözden kaçırıp çare diye sözcüklerde sihir aramaya yönlendiriyordu halkı. yapılmadığı takdirde büyüklerine şikayet ediyordu. bu aynı zamanda da 1 haftadır patlayan tavuklara rağmen uğramayan yetkilileri korumak için, kaderine terk edilmiş köy ahalisine uygulanan kuşa bak taktiğiydi...

    ayrıca oyunculukta yüzüne kapılar kapanan kenan’ın evinde, muhtemelen gezi günlerinden kalma bir gaz maskesi de vardı filmde; emekçinin hakkını vermekten kaçındığı için anlaştığı taşeron şirketle sorun yaşayan patron da. ve yine göze çarpan, almanya’da türlü fiziksel ve zihinsel elemelerden geçip senelerce eğitim almasına rağmen üvey evlat olduğu hatırlandığından değerlendirilmeyen ikinci sınıf bir vatandaş vardı. üstelik suç bastırmak istercesine tek ilgilendikleri, tutuşmayan yalıtılmış giysinin devletin olup olmadığıydı.

    ve kim bilir daha görmediğimiz neler...

    gidelim buralardan şarkısı, hikayesi ne olursa olsun, benim için artık bu filmin; “iyi değilim uzaklaşmak istiyorum” diyen suzan’ın şarkısıdır. hani o çılgınlar gibi dans edip bağıra çağıra şarkıyı söyledikleri kısım var ya, yanaklarım sayelerinde gözyaşlarımla ıslandı. ayrıca, 90'lar ne güzeldi be!

    ne güzel yazmış tolga karaçelik *. seneler sürmüş ama değmiş. başka filmlerini izlememiştim ama bu gazla onları da izlerim. umarım en kısa zamanda dvd’sini çıkarırlar. hikaye muazzam, şarkılar özel, o karakterlerin her biri nasıl da ince ince işlenmiş ve ne kadar derindi... ödülünü sonuna kadar hak ediyor.

    aile, gücünü aldığın yermiş; onlardan gelecek bir telefon bile dünyaya meydan okumana yetermiş. hatırlattığı için teşekkür ederim.
  • her şeyden önce sinema tarihindeki başarılı yol filmleri arasına kendini eklemeyi başarabilmiş filmdir.

    yol filmiyse her türlü peşinden sürükler. hele böyle başarılı bir örneğiyse ne ala.

    --- spoiler ---

    filmde özellikle hasanlar'a gelince başlayan müthiş bir kanıksamışlık / kanıksayamama hali sağdan soldan fışkırıyor. karakterlerin kendi durumlarını 30 yıldır aşamaması, içlerinde büyütmesi, bunu her hallerine ve her diyaloglarına sıkıştırması bir yana, 30 yıl sonra gelişlerini, ölümü, patlayan tavukları, astronot kıyafetini ileri seviye bir rahatlıkla karşılayan köylüler bir yana.

    esasen filmde muhtarın karısından gelen bir replik de bunu çok güzel özetliyor. yüz binlerce kelebeğin yılın belli bir döneminde köye gelmesi, muhteşem bir görsel şölen yaratarak yitip gitmeleri, mevsimsel bir çağa geçişin habercisi olmaları, ancak köy ahalisinin bu şöleni kapıyı pencereyi kapatarak karşılaması. böyle bir doğa olayını ileri derecede kanıksamış olmaları...

    ve tabii ki muhteşem finali...

    bahsini ettiğim 30 yıllık mücadele, hayat ilerlerken karakterlerin içlerinde bir türlü ilerletememeleri köyde yaşanan her olayda, görülen her şeyde bir işaret, bir sembol, bir bağlantı kurma ve bunu kendi ilişkileri üzerinden yorumlamaları önce onlarda, sonra seyircide bir sonuca ilerleme, bir şeylerin çözümlenmesi ve ileriye yönelik bir ışık beklentisi yarattı sürekli.

    ama sonuç ağacın altında gerçeklerle bir kez daha yüzleşince girilen gülme krizi...

    herkes kafasında bir şeylerle mücadele ederken aslında zamanın ilerlemiş olması. ilerlemekte ısrarcı olacağının değişmez bir gerçek olduğu ve esas ilerlemenin aslında bu olduğu gerçeği...

    --- spoiler ---