şükela:  tümü | bugün
  • kara kitap'in bu etkileyici bolumu zihnimde yer etmis, beni orhan pamuk hakkinda acabalara gark etmistir. soyledir ki: celal bey, uzun zaman once bir mektup almis. bu mektupda, berber oldugunu soyleyen bir okuyucusu "cok onemli bazi konularda" kendisi ile ayni dusuncelerde oldugunu "sezmis" ve ortak anlasma noktalari olarak gordugu bazi "ozel" ve "derin" konularda cemal'e sorular soracakmis. mektubu unuttugu siralarda bu zat aniden cikagelmis. geldigi zaman pek bir bicimsiz olup, sayfalarin baglanma vaktiymis ve cemal, berberin uzun uzun dertlerinden bahsedecigini, bu bitip tukenmez sorunlara neden yeterince yer vermedigini sorarak onu sikistiracagini dusunuyormus. basindan savmak icin baska zaman gelmesini soylemis. berber gelecegini daha onceden yazdigini soylemis ve zaten "baska bir zaman" vakti olmadigini eklemis. hemen cevaplandirabilecegi iki soru soracakmis: "kendiniz olmakta gucluk cekiyor musunuz?" tuhaf birseyin ve eglencenin yaklastigini hisseden ve etrafinda toplanan insan guruhunu hayal kirikligina ugratmamak icin celal "zekice" bir saka ile cevap vermis. berber dikkatle dinledikten sonra ikinci sorusunu sormus: "insanin yalnizca kendisi olabilmesinin bir yolu var mi acaba?" ilkine benzer bir sakadan sonra insanlarin gulusmesine bakan berber "zaten anlamistim!" diyerek cevap vermis ve arkasina bile bakmadan cikip gitmis. celal tabi ki berberi bir daha unutamamis.
    konu ile ilgili olarak patricia highsmith hanimefendinin de dedigi gibi: neseli ya da huzunlu, ya da dalgin ya da dusunceli ya da kibar olmak istiyorsan, bu durumlari tek tek butun ayrintilariylia oynaman gerekiyordu yalnizca.
  • başarabilmek için, sarfedilmemesi gereken cümle.
  • (bkz: paranoya)
  • rollere bürünmüş ,ağır makyajlı "ayna"ların söylemi..
    dile getirildikçe, olunmayan şey..
  • (bkz: be yourself)
  • insanın bu lafı zikretmeden önce kendisine "kim olduğunu" sorması gerekir; bu da felsefeye girişin ilk adımıdır.
  • sanki kendisi, "kendim olmaliyim" histerisine kapilmiş birisinden farkli imiş gibi kullanılan vahlanma cümlesi.

    bazi "olumlu" atfedilen özellikleri hayatinin içine zorla sokmaya çalişan, üzerinde bayrak gibi sallandirilan kişiliklerle prototipleşen insanlarin; her yeni yilda, her yeni darbede, her "insan kaynaklari" gurmelerinin makalelerini okuduklarinda, her dandik psikolog edali arkadaş/çevre tavsiyelerini dinlediklerinde aldiklari karardir.

    halbuki herkes kendini oynar
  • "kendim olmalıyım", diye yüksek sesle tekrarlıyor celal salik kara kitap'ta, sehpanın üzerinde memnun duran ayaklarına ve tavana üflediği sigara dumanına bakarak.

    "çünkü kendim olmazsam onların olmamı istedikleri biri oluyorum ve onların olmamı istedikleri o insana hiç katlanamıyorum ve onların olmamı istedikleri o dayanılmaz kişi olacağıma hiçbir şey olmayayım daha iyi, diye düşünüyorum"

    konuyla ilgili olarak aynı kitaptaki şehzadenin hikayesi'nde bir öneri de görülebilir: "insanın kendi olabilmesi için hikaye anlatması, içinde yalnız kendi sesini, kendi hikayelerini, kendi düşüncesini bulabilmesi gerekir. hikayelere karşı başka hikayeler uydurarak, başkalarının hırıltılarıyla boğuşa boğuşa kendi sesini yakalayabilmesi, yazması, yazması, yazması..."

    ayrıca bu bölümde gazeteye gelip celal'e iki soru soran berber, (1-kendiniz olmakta güçlük çekiyor musunuz? 2- insanın yalnızca kendisi olabilmesinin bir yolu var mı acaba?) romanın sonunda bedelini çok ağır ödüyor merakının. o yüzden tehlikeli bir uğraş olabilir kendimiz olmaya çalışmak.
  • "yirmi altı yıl önce, bir kış gecesi başımdan geçen bir metafizik deneyi, yıllar sonra hatırlayarak bir köşe yazımda, bu sütunlarda kısaca anlatmıştım. bundan on bir ya da on iki yıl önce, iyi çıkartamıyorum, (ne yazık ki hafızamın iyice zayıfladığı bugünlerde bu gibi durumlarda başvurduğum 'gizli arşivim' elimin altında değil!) yazdığım bu uzunca yazıdan sonra, okuyucularımdan bir yığın mektup aldım. her zaman olduğu gibi, bekledikleri, alıştıkları türden bir yazı yazmadığım için öfkelenen (niye her zamanki gibi yurt sorunlarından sözetmiyordum, niye her zamanki gibi yağmurlu istanbul sokaklarının hüznünü anlatmıyordum?) okuyucularım arasında, başka 'çok önemli bir konuda' benimle aynı görüşte olduğunu 'sezen' bir okuyucumun mektubu da vardı. kısa bir süre sonra beni ziyaret edecek, ve ortak anlaşma noktalarımız olarak gördüğü bazı 'özel' ve 'derin' konularda bana sorular soracaktı.

    berber olduğunu yazan (bu da tuhaftı) bu okuyucumun mektubunu unutmak üzereydim ki, bir öğleden sonra kendisi gerçekten çıkageldi. sayfaların bağlanma vaktiydi, yarı kalmış yazıları bitirip aşağıya yollamak üzereydik, hiç vaktim yoktu. üstelik, berberin, dertlerini uzun uzun anlatacağını, bu biçip tükenmez dertlere sütunlarımda niye yeterince yer veremeyeceğimi sorarak beni sıkıştıracağını da düşünüyordum. başımdan savmak için başka bir zaman gelmesini söyledim. geleceğini önceden yazdığını hatırlattı bana, zaten 'başka bir zamana' da vakti olmadığını söyledi; hemen cevaplandırabileceğim iki soru soracakmış, ayak üstü bile cevap verebilirmişim. berberin konuya doğrudan doğruya girmesinden hoşlandığım için soruları hemen sormasını söyledim. "kendiniz olmakta güçlük çekiyor musunuz?" tuhaf bir şeyin, bir eğlencenin, sonradan hep birlikte gülünecek bir şakanın yaklaştığını sezdikleri için masanın başına küçük bir kalabalık toplanmıştı: ağabeylik ettiğim genç gazeteciler, şakalarıyla herkesi güldüren şişman ve gürültücü bir futbol yazarı..: böylece, soruya cevap olarak, böyle durumlarda benden beklenilen o 'zeki' şakalardan birini yaptım. berber bu şakayı istediği bir cevap gibi dikkatle dinledikten sonra ikinci sorusunu sordu. "insanın yalnızca kendisi olabilmesinin bir yolu var mıdır acaba?"

    kendi merakını doyurmak için değil de, sözcülüğünü ettiği bir başkasının isteği üzerine aracılık eder gibi sormuştu bu sefer. besbelli, soruyu daha önceden hazırlayıp ezberlemişti. ilk şakamın etkisi hâlâ havadaydı, gülüşmeleri işiten başkaları da gelmişti, böyle bir durumda 'insanın kendisi olabilmesi' üzerine ontolojik bir nutuk atmak yerine, heyecanla beklenen ve taşı gediğe oturtacak ikinci şakayı patlatmaktan daha doğal ne olabilir? üstelik, bu ikinci şakayla, birinci şakanın etkisi de artıyor, her şey yokluğumda da anlatılacak şık bir hikâye haline dönüşüyordu. bugün de hatırlamadığım bu ikinci şakadan sonra, berber: "zaten anlamıştım!" deyip gitti.

    milletimiz çift anlamlı sözlere ancak ikinci anlamda bir tür hakaret ya da aşağılama olduğu sürece ilgi gösterdiği için berberin alınganlığıyla ilgilenmedim bile. hatta diyebilirim ki, bir genel helada köşe yazarınızı tanıyıp, pantolonunu ilikleyen adama, hayatın anlamını ya da allaha inanıp inanmadığını soran heyecanlı okuyucuları küçümser gibi küçümsedim de onu.

    fakat aradan zaman geçtikçe... bu yarım kalmış cümleden sonra, küstahlığımdan pişman olduğumu, berberin sorusunun ne kadar yerinde olduğunu hep düşündüğümü, hatta bir gece rüyamda onu görüp suçluluk duyguları ve kâbuslarla uyandığımı yazacağımı sanan okuyucularım, anlaşılan beni hâlâ tanımamışlar. berberi, bir kere hariç, hiç düşünmedim bile, o düşündüğüm "bir kerede" de, düşüncem berberin kendisinden yola çıkmıyordu. onu tanımadan, yıllar önce düşündüğüm bir düşüncenin devamıydı aklıma gelen. hatta ilk başta buna düşünce bile denemezdi; çocukluğumdan beri zaman zaman aklıma takılan bir nakarat, birden kulaklarımın dibinde, hayır, aklımın, ruhumun derinliklerinde bir yerde yemden tekrara başlamıştı: "kendim olmalıyım, kendim olmalıyım, kendim olmalıyım..."

    kalabalık içinde, akrabalar ve iş 'arkadaşları' arasında geçirdiğim bir günden sonra, geceyarısı yatağıma girmeden önce evimin öbür odasındaki eski koltuğa oturmuş, ayaklarımı sehpaya uzatmış, sigara içerek tavana bakıyordum. bütün gün gördüğüm insanların bitip tükenmeyen sözleri, gürültüleri, istekleri sanki birleşip bir tek ses olmuş da kulağımın dibinde tatsız ve yorucu bir baş ağrısı gibi, dahası sinsi bir diş ağrısı gibi çınlıyordu. 'düşünce' demekten çekindiğim bu eski 'nakarat' da bu çınlamaya karşı, -nasıl desem- sanki bir tür 'karşı ses' olarak başladı önce. kalabalığın bitip tükenmeyen gürültüsünden beni kurtarmak için, kendi iç sesime, kendi mutluluk ve huzuruma, hatta kokuma gömüleyim diye bana çıkış yolunu hatırlatıyordu. "kendin olmalısın, kendin olmalısın, kendin olmalısın!"

    geceyarısı bütün kalabalıktan ve onların, (cuma vaazını veren imamın, öğretmenlerin, halamın, babamın, amcamın, politikacıların, hepsinin) 'hayat' diyerek içine iyice gömülmemi, gömülmemizi istedikleri o iğrenç kargaşanın çamurundan uzakta oturmaktan ne kadar memnun olduğumu o zaman sezdim! onların tatsız ve yavan masallarının değil de, kendi hayâllerimin bahçesinde gezinmekten öyle memnundum ki, koltuktan sehpaya doğru uzanan ince bacaklarıma, zavallı ayaklarıma bile' sevgiyle bakıyor, dumanını tavana üflediğim sigarayı ağzıma götürüp getiren beceriksiz ve çirkin elimi bile hoşgörüyle süzüyordum. kırk yılın tekinde kendim olabilmiştim! kırk yılın tekinde kendim olabildiğim için, sonunda kendimi sevebilmiştim! işte, bu mutluluk anında 'nakarat' da renk değiştirdi. cami duvarı boyunca yürürken her taşta aynı kelimeyi tekrarlayan mahallenin budalası gibi ya da trenin penceresinden bir bir bir telgraf direklerini sayan ihtiyar yolcu gibi, nakarat aynı kelimeleri tekrarlayacağına, yalnız beni değil, hiddeti ve sabırsızlığıyla içinde oturduğum o benim eski ve zavallı odayı da kaplayarak bütün 'gerçekliği' saran bir tür şiddet haline dönüştü. içine düştüğüm bu şiddetle artık bu sefer 'nakarat' değil, mutlu bir öfkeyle ben kendim tekrarlıyordum:

    kendim olmalıyım, diye tekrarlıyordum, onlara hiç aldırmadan onların seslerine, kokularına, isteklerine, sevgilerine ve nefretlerine aldırmadan kendim olmalıyım ben, kendim olmalıyım, diye tekrarlıyordum, sehpanın üzerinde memnun duran ayaklanma ve tavana doğru üflediğim sigara dumanına bakarak; çünkü kendim olamazsam onların olmamı istedikleri biri oluyorum ve onların olmamı istedikleri o insana hiç katlanamıyorum ve onların olmamı istedikleri o dayanılmaz kişi olacağıma hiçbir şey olmayayım ya da hiç olmayayım daha iyi, diye düşünüyordum, çünkü gençliğimde amcamların ve halamların evine gidince "ne yazık ki gazetecilik yapıyor, ama çok çalışıyor ve böyle çalışırsa inşallah bir gün başarılı olacak," diye baktıkları kişi oluyordum ve o kişi olmaktan kurtulmak için yıllarca çalıştıktan sonra bu sefer, bir katında yeni karısıyla babamın da oturduğu o apartmana ben, koca adam, gidince, "çok çalıştı ve yıllar sonra biraz olsun başarılı oldu," diye gördükleri kişi oluyordum ve daha kötüsü, ben de kendimi başka türlü göremediğim için, bu hiç sevemediğim kişilik etimin üzerine çirkin bir deri gibi yapışıyor ve biraz sonra, onlarla birlikteyken ben kendimin değil bu kişinin sözlerini söylerken yakalıyordum kendimi ve akşam eve döndüğümde olmak istemediğim bu kişinin sözlerini nasıl söylediğimi kendime işkence etmek için bir bir hatırlıyor ve "bu haftaki uzun yazımda bu konuya değindim", "en son pazar yazımda bu meseleyi ele aldım", "yarınki yazımda şunu da söylüyorum", "bu salı,
    uzun yazıda şunu da deşiyorum" gibi bayağı sözleri, mutsuzluktan boğulacak gibi oluncaya kadar tekrarlıyordum ki, en sonunda biraz kendim olabileyim.

    bütün hayatım bu tür kötü hatıralarla doluydu. ayaklarımı uzatarak oturduğum koltukta kendim olabilmenin tadını daha da çıkarabilmek için kendim olamadığım zamanları bir bir hatırladım.
    askerliğimin ilk gününde silâh 'arkadaşlarım' benim öyle biri olduğuma karar verdiler diye, bütün askerliğimi 'en zor durumda şaka yapmaktan vazgeçmeyen biri' olarak geçirdiğimi hatırladım. vakit geçirmekten çok serin bir karanlıkta yalnız başıma oturmak için gittiğim kötü filmlerin 'beş dakika aralarında sigara içen işsiz güçsüz kalabalığın bakışlarından beni 'çok anlamlı işler yapmaya aday değerli bir genç' olarak gördüklerine karar verdiğim için 'çok anlamlı, hatta ulvi düşüncelere boğulmuş bir dalgın' gibi davrandığımı hatırladım. bir askeri darbenin hazırlık planlarına ve iktidarı ele geçireceğimiz günlerin hayâllerine gömüldüğümüz sıralarda, askeri darbe bir gecikir de, milletimin çektiği sıkıntılar daha da uzar korkusuyla, geceleri uyuyamayacak kadar milletini seven biriymişim gibi davrandığımı hatırladım. kimselere gözükmeden gizlice gittiğim randevuevlerinde, orospular öylelerine daha iyi davranıyorlar diye, yakın geçmişte başımdan korkunç ve umutsuz bir aşk macerası geçmiş bir umutsuz gibi yaptığımı hatırladım. kaldırım değiştirecek vaktim yoksa, polis karakollarının önünden iyi uslu bir vatandaş gibi gözükmeye çalışarak geçtiğimi hatırladım. sırf, yılbaşı gecesi denilen o korkunç geceyi tek başıma geçirecek cesaretim olmadığı için gittiğim babaannelerimin evinde, herkese katılmak için tombala oynarken çok eğleniyormuş gibi yaptığımı hatırladım. hoşuma giden kadınların yanında kendim gibi olmayıp da onların hoşuna böylesi gider diye, kimine evlilikten, hayat mücadelesinden başka bir şey düşünmeyen biri gibi, kimine memleketin kurtuluşundan başka hiçbir şeye vakit ayırmamaya kararlı biri gibi, kimine de ülkemizdeki yaygın duyarsızlıktan ve anlayışsızlıktan bıkmış duygulu biri gibi hatta bayağı bir deyişle 'gizli şair' gibi gözükmeye çalıştığımı hatırladım. sonra, (evet, en sonunda) iki ayda bir gittiğim berberimde asıl kendim olamadığımı, taklit ettiğim bütün bu kişilerin toplamı olan kendimi taklit ettiğimi hatırladım.

    oysa kendimi koyvermeye giderdim ben bu berbere. (yazımın başındakinden başka bir berber tabii!) ama berberle birlikte kesilecek saçlara, bu saçları taşıyan kafaya, omuzlara, gövdeye, aynanın içine, bakmaya başladığımız zaman, hemen anlardım bu koltukta oturan ve aynanın içinde seyrettiğimiz kişinin 'ben' değil de, bir başkası olduğunu. berberin "önden ne kadar alacağız?" derken elinde tuttuğu bu kafa, bu kafayı taşıyan boyun, omuzlar ve gövde benim değil de, köşe yazarı celâl beyindi. benimse hiç ilgim bile yoktu bu adamla. o kadar açık seçik bir gerçekti ki bu, berber de farkedecek sanırdım, ama o hiç oralı olmazdı. üstelik, ben değil de, 'köşe yazarı' olduğumu daha fazla hissettirmek ister gibi, bir köşe yazarına sorulacak sorulan sorardı bana: "harp çıksa şimdi biz yunanlıları yener miyiz?", "başbakanın karısının orospu olduğu doğru mu?", "pahalılığı manavlar mı çıkarıyor?" gibi. nereden geldiğini bir türlü çıkaramadığım anlaşılmaz bir güç, bu sorulara benim kendimin cevap vermeme izin vermez, benim yerime, aynada benim de tuhaf bir şaşkınlıkla seyrettiğim köşe yazarı, her zamanki ukalâ havasıyla birşeyler mırıldanırdı: "barış iyi şeydir!", "adam asmakla fiyatların düşmeyeceğini bilmek lazım!" gibi.

    her şeyi bildiğini sanan, bilmediği zaman da bilmediğini bilen, kendi eksiklik ve fazlalıklarına hoşgörüyle bakmayı da ukalâca öğrenmiş bu köşe yazarından nefret ediyordum! her sorusuyla beni daha çok "köşe yazarı celâl bey" yapan berberden de nefret ederdim! bana tuhaf sorular sormaya gazeteye gelen berberi de işte kötü anılarımın bu noktasında hatırladım.

    o noktada, gecenin geç saatlerinde, beni ben yapan kendi koltuğumda, ayaklarımı sehpaya uzatarak oturmuş, kulaklarımın dibinde bana kötü anılarımı hatırlatan o eski nakaratın yeni öfkesini dinlerken, "evet, berber efendi!" diyordum kendi kendime, "insanın kendisi olmasına bir türlü izin vermezler, insanı bırakmazlar kendisi olsun diye, hiçbir zaman bırakmazlar." ama nakaratın vezni ve öfkesiyle söylediğim bu sözler, beni yalnızca içine girmek istediğim huzura daha da fazla gömüyordu. o zaman bütün bu hikâyede, berberin ziyaretinde ve başka bir berber aracılığıyla tazelenen anısında, başka yazılarımda da anlattığım ve ancak pek sadık okurlarımın farkedeceği bir düzen, bir anjam, hatta nasıl desem 'esrarlı bir simetri' olduğuna hükmettim. geleceğime dönük bir işaretti bu: uzun bir günün, hatta akşamın ardından insanın yalnız başına kalıp, kendi koltuğuna oturup kendisi olabilmesi, yıllar süren uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra yolcunun kendi evine dönmesine benziyor."