şükela:  tümü | bugün
  • yaklaşık 4 sene önce kadar yazdığı yazısıyla; hala kanayan yaraları dillendirmiş olandır.
    ve korkarım ki; daha nice yıllar sürecek olan -daha- içimizde halledemediğimiz sorunları, o güzel üslubuyla ifade etmiş olandır.
    gafletimi(zi) yüzümüze vuran, okudukça belki bir gün gerçekten idrak edebileceğimiz ümidini taşımamı sağlayandır.

    "belki bir gün.." deme sebeplerimden biri, aşağıdaki yazısı:

    "ey sevgili, en sevgili

    seni gerçekten anlayamadık...anlasaydık ümmetsiz bırakmazdık seni. ‘islam dünyası diye bir şey yok’ tespiti kalplerimizi yerinden sökerdi. sen ki ümmetini bir bedenin uzuvlarına benzetmiştin, filistin yara olurdu içimizde... irak’ta onuruyla oynananlarımız için ağlardık. endonezya’da, keşmir’de, çeçenistan’da olanlar canımızı yakardı. nefret olmazdı tepkimiz. seni anlayabilmiş olsaydık bunları yapanların hali de üzerdi bizi. sana ümmet olabilecekken düşman olanlar için de ağlardık.

    seni gerçekten yaşayamadık...

    yaşasaydık bize ‘eminler ümmeti’ diye bakarlardı. elimizden ve dilimizden salim olurdu ve belki de selamete teslim olurdu şimdi ‘ötekiler’ diye dışladıklarımız. ‘geri kalmış’ dedirtmezdik kendimize. şimdilerde demokrasimizi sorgulayanlar bizde buldukları insan haklarına saygı, ötekini de kendi gibi bilme, insanı yeryüzünde rabb’in halifesi tanıma, bireyi toplumun yapı taşı görme gibi erdemler karşısında kendi demokrasilerini sorgularlardı.

    seni gerçekten anlatamadık...

    anlatabilseydik, bırak senin için yapılan ve tekrarından utandığımız ithamları, senin ümmetinin bir tek tanesi için bile ‘terörist’ derken bin defa düşünürdü düşmanların bile. seni içimizden söküp alamayacaklarını bilirlerdi. adın anıldığında bir saygı uyanırdı kalplerde, inanmasalar bile hürmet ederlerdi. eserinde seyrederlerdi seni ve hayranlıktan alamazlardı kendilerini.

    seni gerçekten bilemedik...

    bilseydik ufkumuz birkaç yıl ve birkaç toprak parçasıyla sıkışıp kalmazdı. sen ki ebu talip mahallesi’nde sıkıştığında bile istanbul’un fethinden bahsediyordun; ümmetin bir elin parmaklarını geçmezken bile ufkunda milyarlar vardı; hesaplarını sadece bu dünya değil iki cihan üzerine yapıyordun... bilseydik, şimdilerde olduğu gibi ufkumuz ülkemizin komşularıyla kısıtlı kalmazdı. dünyada kaç islam ülkesi olduğunu bilmezlik cehaletine düşmezdik. bilseydik, hudeybiye’yi yeniden yaşamak ve yaşatmak isteyenlere ‘hayır biz savaş istiyoruz’ diye diretmezdik.

    seni gerçekten hissedemedik...

    hissetseydik zulme karşı kükreyen aslan olmakla, ‘vurana elsiz sövene dilsiz’ olmanın aynı anda nasıl mümkün olduğunu bilirdik. dert, yoldaşımız olurdu. ‘nasıl o’na layık oluruz?’ her sorudan önce sorduğumuz soru olurdu. ‘bu kadar yeter’ demezdik. ‘yettinin esirleri’ olmazdık.

    seni asrın idrakine okutamadık...

    yapabilseydik, savaşların tarihi yazıldığı gibi barışların da tarihi yazılmış olurdu. islam’ın bir olağanüstü durumlar tarihi olan geçmişinden bir olağan durum teolojisi çıkarmış olurduk. ‘barış şartlarında uluslararası ilişkiler fıkhı’ diye bir tane olsun kitabımız yazılmış olurdu. batı’nın anladığı dille batı’ya, doğu’nun anladığı dille doğu’ya anlatmak için seni, batı’yı da, doğu’yu da bilen akademisyenlerimiz olurdu.

    seni gerçekten sevemedik...

    sevseydik sözlerimiz sıkıldığında muhammedî ruh akardı içlerinden. hiç değilse on cümlemizden biri senin hakkında olurdu. yazdığımız on kitaptan biri seni anlatırdı. filistin derdik yine; ama senin ismetine laf getirtmeden derdik. kıbrıs derdik; ama bu bizi muhammed demekten alıkoymazdı. avrupa birliği derken herkes bilirdi ki ‘alınacaksa alınacak olanlar senin sevdalılarındır’. ve bu sebeple reddedilirsek bundan şeref duyardık.

    seni gerçekten sevemedik; ama sen sevdin ki geldin. hoş geldin, sefa geldin... ey sevgili, en sevgili..."

    http://www.zaman.bg/2004/05/10/yorum/h2.htm
  • ortadogu hakkinda fikir sahibi olmak isteyen herkesin takip etmesi gereken yazar.
  • yakın zamanda, zaman'da yine köşesinde olacağını duyduğum yazar. bekliyorduk...
  • kimse bilmez ben yazayım... şu anda mavi marmara'da ablası bulunan adam. gün boyu gözü yaşara yaşara işini yapmaya çalışan adam bir de... israil'i çok iyi bildiği için belki de...
  • kendisini az evvel biten trt türk'ün muazzam programlarından gazeteci gözüyle'de izledim. akıcı uslubu olsun bilgisi olsun faydalı bir programa imza attı evsahibi ışın eliçin'le beraber. ilk defa tanışmış oldum. bu kadar gecikmesine de üzüldüm.
  • bir yazısında "mısır'da gerçekten bir halk ayaklanması başlarsa ben de bu yazıyı yazdığım için utanmış olurum. " demiş.

    http://www.zaman.com.tr/…ir-halk-ayaklanmasi-var-mi
  • bazi yazilarini objektif yazamadigini dusundugum, 1950 oncesi ortadogu politikalari konusunda kendisini daha gelistirmesi gereken yazar.
  • amerika'nın islam dünyası siyaseti ve suriye
    ölümünden sonra yayınlanan ses kasetinden üsame bin ladin'in arap baharı'nı tarihte nadir yakalanan fırsatlardan biri olarak gördüğü ve halk ayaklanmalarının islam dünyasının tamamına yayılması için gayret gösterilmesini istediği anlaşılıyor.

    dün akşam saatlerinde ortadoğu ve kuzey afrika'daki olaylar üzerine bir başkanlık konuşması yapan abd başkanı barack obama'nın da arap baharı'ndan fırsat olarak bahsetmesi ve yusuf el-karadavi'nin ifadesiyle devrim treni denilen olayların hiç değilse sünni islam dünyasında yayılmaya devam etmesi için çağrıda bulunması manidardı. washington'un daha önce açıkladığı suriye devlet başkanı beşşar esad'ın şahsına yönelik yaptırım kararlarından abd'nin trenin durmasını istemediği sonucunu çıkarmak mümkündü zaten.

    obama'nın konuşmasına göre abd bir taraftan mısır ve tunus gibi dönüşümün başladığı ülkelere finansal yardımda bulunacak, diğer taraftan devrim treni'nin sonraki duraklarından daha hızlı geçebilmesi ve libya'da olduğu gibi raydan çıkmaması için tedbirler alacak. abd'nin ilk bakışta oldukça "demokrat" görünen bu yeni politikasını ikinci dünya savaşı sonrasında sovyet yayılmacılığını engellemek için benimsenen truman doktrini ve bu doktrin çerçevesinde hayata geçirilen marshall planı'na benzetebiliriz. dünyayı sovyet-batı dikotomisi olarak algıladığımız zamanlarda pek işimize gelmiş ve gönülden benimsemiş olduğumuz bu planın ancak yeterince uzaktan bakıldığında anlaşılabilen bazı tehlikeleri vardı. marshall planı'na bakarak olası bir obama doktrini ve clinton planı'nın bölgemizde ortaya çıkarabileceği müspet ve menfi değişiklikleri görebiliriz.

    marshall planı yayılmacı emelleri olan bir düşmana ve bu düşmanın amerikan müttefiki ülkelerdeki uzantılarına karşı hayata geçirilmişti. bugün arap baharı'nın yaşandığı ülkelerde yayılmacı bir düşman yok. yayılmakta olan şey bizzat da yıllardır amerika'nın müttefiki olan rejimler tarafından bastırılmış olan siyasal katılımcılık arzusu ve kaynakların adil dağılımı talebidir. amerika para musluklarını açarak toplumların belli bir kısmını destekleyecekse, geleneksel amerikan paradigmasına uygun olarak bunu birilerine karşı yapacaktır. sovyet tehdidinin yerine kim veya hangi siyasi hareket konulacak? ben bunun ihvan-ı müslimin gibi barışçıl-siyasi islami hareketler olabileceğinden endişeliyim. obama'nın hamas-el-fetih uzlaşmasını dışlayan sözleri bu endişemi haklı çıkarıyor ne yazık ki...

    marshall planı bölgemizde statükonun farklı kisveler altında elli yıl daha yaşamasını sağladı. amerikalılar para vermekle kalmadılar; yayılmacı sovyet tehdidi karşısında gladio türü derin yapılar da ortaya çıkardılar. bu yapılar iktidarları muktedir olmaktan çıkardı. 'rejim' denilen dönüşmez, değişmez, esnemez bir canavar; değişmesi teklif edilemeyen maddeleri olan anayasalar ürettiler. türkiye ve yunanistan marshall planı çerçevesinde yeniden şekillendirildi ve ab üyeliği sürecinin çekme gücü ortaya çıkana kadar da planın bu kötü mirasını temizleme iradesi ortaya konulamadı. arap baharı halihazırda bir sonbahar olmaya doğru gidiyor. amerikan müdahalesi bahara canlandırıcı bir etki mi yapacak, yoksa bölgede kalıcı derin yapılar mı ortaya çıkaracak? bunu hep birlikte göreceğiz.

    şimdilik görebildiğimiz, amerikalıların planlarını yaparken türkiye ile yapıcı bir ortaklık ilişkisine girmek yerine geleneksel "züccaciye dükkanına giren fil" taktiğini benimsedikleridir. amerika hâlâ soğuk savaş'ın güç politikası penceresinden seyrediyor dünyayı. yıllar önce israil'de tanıdığım bir asker, israil askerleri arasında yaygın bir sözü aktarmıştı bana: "paranın yapamadığını güç yapar. gücün yapamadığını daha fazla güç yapar." bu ifade güç politikasının iki cümleye indirilmiş özetidir. amerika şimdi para gönderecek. bununla başarılı olamazsa sırada neyin olduğunu gösteriyor bu söz. suriye'deki rejimin yetersiz ve isteksiz de olsa hayata geçirmekte olduğu reformlara rağmen cezalandırılması, üstelik de yaptırımların rejimin tek gerçek reformisti olan esad'ın şahsına yönelik olması bu öngörüyü destekliyor.

    keşke şaşırtsaydı bizi obama. keşke konuşmasının önemli bir bölümünü israil'in güvenliğinin garanti altına alınmasına yönelik tedbirlere ayırmasaydı. keşke konuşmasında bazı dikta rejimlerinin adını bile zikretmeyerek, ayakta kalmanın şartının demokratlık değil, amerikan yandaşlığı olduğu mesajını vermeseydi.

    http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1136555
  • türkiye için çok farklı ve ayrı bir dış ilişkiler uzmanı. dışilişkiler jargonuna fazlasıyla hakim olmasına rağmen kalp dili günül şivesiyle yazan aynı zamanda eski türkçe'ye olan hakimiyetiyle okududğunuz yazının rutin bir dışilişkiler yazısı olmadığını beyan eder bir tarzı vardır. vicdanı formasyonuna galebe çalan, zehirmisal bir zekaya sahip insanda yazmıyor da sanki kazıyor hissiyatı uyaran tutkulu takipçileri olan hakkaniyetli ve yürekli bir insan. her yazısını yüreğiyle yazan dünyanın herbir sorunuyla dertlenen, filistin'e düşen her bir misket'in kalbinde sahralar vüsatinde yaralar açtığını yazdığı tek satırdan, ettiği tek cümleden anlayabildiğimiz dert adamı. kendisini de acımasızca eleştirebilen hiçbir iktidarın çanakçısı olmamış ve olmamasını arzu ettiğimiz idol gazeteci.