1. boğaziçi fizik'i yarıda bırakıp, boğaziçi uluslararasına geçmiş olan ve burayı 2 senede bitirip, herhalde boğaziçi tarihine geçen, bedeni kalbine ve heyecanına dar gelen ve şu an londra'dan yazan komple beyinden oluşmuş, aşmış insan, mümtaz kişilik.*
  2. bildiğim kadarıyla, ingilizce'nin yanısıra üç ortadoğu dili bilen (ibranice, arapça ve türkçe) ender insanlardandır. konu ortadoğu ve özellikle de israil olduğunda türkiye'nin en yetkin gazetecisidir.

    zamanında (öğrenciliğinde) bir ara yüz kilonun da üzerine çıktığı ama sıkı bir rejimle kısa sürede kilo verip tığ gibi olduğna dair söylentiler vardır halk arasında.
  3. disiplinler-arası analizlerle yazısını $ekillendirmeyi seven yazar...

    "zamansızlık işkencesi ve değişim özlemi

    einstein zamanın gözlemciye göre değişen bir izafiyet olduğunu ispat ettiğinde, gözlemlenebilir bir ‘olay’ olduğunu da söylüyordu. olgu olarak zaman öğrenilmiş bir kabullenimden ibarettir; geçer. ama olay olarak zaman, uzayda belirlenmiş bir referans noktasına izafeten harekette, değişimde gözlemlenir.

    zaman ve uzay arasındaki bu belirleyicilik karşılıklıdır. zaman mefhumunu kaybedenler, mekansızlaşırlar da. aşırı ışık ve uykusuzluk işkencesi altında zamanı kavrama yetilerini kaybedenlerin yön ve mekanı da kavrayamaz oldukları bilinir. uzun süren baygınlıklardan sonra hastaların ilk sorduğu ‘neredeyim? ne kadar zaman geçti?’ sorularıyla hayata yeniden bağlanma gayretleri bundandır.

    adına ister ibn haldun’cu ‘toplum asabiyesi’ deyin, isterseniz freud’cu ‘ideal ego’ veya bakhtin’ci ‘kolektif şuur’ deyin, toplum ve toplulukların da kendilerini (tabii ötekilerini de) zaman ve uzayda bir yerlere konumlandırarak tanımladıkları doğrudur. tanımlama ile değer yargıları oluşturma arasında mutlak gereklilik ilişkisi vardır. uzay-zaman algılaması kaybolmuş topluluklar değer yargısı da oluşturamazlar. böylesi durumlarda değer yargılarının yerini dogma ve ideolojik söylem alır.

    örneklendirelim. genelde filistin halkı, özelde hamas 1948 sınırlarını uzay referansı olarak alırlar. olgu olarak zaman geçer durur, ama olay olarak bu sınırlara izafi bir değişiklik geçen onlarca yıldır ya hiç olmamış, ya da olduğunda katastrofik olmuştur: 1967 ‘irtica’sı (olay-zamanda geri gitme) istisna tutulursa, filistin zamansızlık işkencesi altında kıvranır durur. zamansızlık uzaydan da koparır insanları, değer yargılarından da. uzayın yerini ‘kutsal topraklar’, değer yargılarının yerini şahadet ve işgal söylemleri alıverir. uzay referansını iki bin yıl öncesinde bulan dindar siyonizm’in geliştirdiği ‘vaat edilmiş büyük israil’, ‘tanrı’nın verdiği toprakların devredilemezliği’ ve ‘ilahi planın insan eliyle hızlandırılması’ gibi söylemleri de aynı sınıfa koyabiliriz. geliştirdiği laik-siyonist ideolojiye karşı olduğumuz gerçeğini askıya alarak söyleyelim; theodor hertzl yahudi diasporası’nın bu uzay-zaman dışındalık anomalisinin farkındaydı ve bu topluluğu bir ‘toprak’la ilişkilendirerek hazır zaman gerçekliğinin içine çekmeye çalışıyordu. bugün ermeni diasporası’nın ermenistan ermenilerinden farklı olarak ‘soykırım’ söylemlerine gark olmuş bir şekilde 1915’te yaşayıp durması da aynı anomalinin farklı bir tezahüründen ibarettir.

    türkiye’ye bakalım. laikçi yorumuyla kemalist söylem nicedir uzay-zaman algılamasından yoksun, değer yargıları üretemeyen, kendi kendini dahi tanımlayamayan bir açmazın içindedir. kendisini hayatın içine konumlandıramayan bu söylem, ulusalcılık ve 28 şubatçılık gibi anomaliler üretir durur. popüler kültürde bu zamansızlık işkencesine, ‘ayakları yere basmamak’ denir. solun son elli yıldır ayakları yere basan, değer yargıları üreten, olay-zamanı kavrayan ‘yeni ecevit’ dönemini istisna tutup chp’ye bakalım. ‘hangi asırda yaşıyoruz kuzum?’ dedirtmiyorlar mı? zamansızlık işkencesine duçar bu çizginin medyadaki paralellerini -ölülere cevap hakkı vermemek için- isimlerini zikretmeksizin okura havale ediyorum. kendini uzay-zamanda konumlandırabilme kalitesi, muhatap alınabilirliğin ön şartıdır zira!
    ..................................
    "

    kaynak: http://www.zaman.com.tr/…lar&trh=20060320&hn=247135
  4. yaklaşık 4 sene önce kadar yazdığı yazısıyla; hala kanayan yaraları dillendirmiş olandır.
    ve korkarım ki; daha nice yıllar sürecek olan -daha- içimizde halledemediğimiz sorunları, o güzel üslubuyla ifade etmiş olandır.
    gafletimi(zi) yüzümüze vuran, okudukça belki bir gün gerçekten idrak edebileceğimiz ümidini taşımamı sağlayandır.

    "belki bir gün.." deme sebeplerimden biri, aşağıdaki yazısı:

    "ey sevgili, en sevgili

    seni gerçekten anlayamadık...anlasaydık ümmetsiz bırakmazdık seni. ‘islam dünyası diye bir şey yok’ tespiti kalplerimizi yerinden sökerdi. sen ki ümmetini bir bedenin uzuvlarına benzetmiştin, filistin yara olurdu içimizde... irak’ta onuruyla oynananlarımız için ağlardık. endonezya’da, keşmir’de, çeçenistan’da olanlar canımızı yakardı. nefret olmazdı tepkimiz. seni anlayabilmiş olsaydık bunları yapanların hali de üzerdi bizi. sana ümmet olabilecekken düşman olanlar için de ağlardık.

    seni gerçekten yaşayamadık...

    yaşasaydık bize ‘eminler ümmeti’ diye bakarlardı. elimizden ve dilimizden salim olurdu ve belki de selamete teslim olurdu şimdi ‘ötekiler’ diye dışladıklarımız. ‘geri kalmış’ dedirtmezdik kendimize. şimdilerde demokrasimizi sorgulayanlar bizde buldukları insan haklarına saygı, ötekini de kendi gibi bilme, insanı yeryüzünde rabb’in halifesi tanıma, bireyi toplumun yapı taşı görme gibi erdemler karşısında kendi demokrasilerini sorgularlardı.

    seni gerçekten anlatamadık...

    anlatabilseydik, bırak senin için yapılan ve tekrarından utandığımız ithamları, senin ümmetinin bir tek tanesi için bile ‘terörist’ derken bin defa düşünürdü düşmanların bile. seni içimizden söküp alamayacaklarını bilirlerdi. adın anıldığında bir saygı uyanırdı kalplerde, inanmasalar bile hürmet ederlerdi. eserinde seyrederlerdi seni ve hayranlıktan alamazlardı kendilerini.

    seni gerçekten bilemedik...

    bilseydik ufkumuz birkaç yıl ve birkaç toprak parçasıyla sıkışıp kalmazdı. sen ki ebu talip mahallesi’nde sıkıştığında bile istanbul’un fethinden bahsediyordun; ümmetin bir elin parmaklarını geçmezken bile ufkunda milyarlar vardı; hesaplarını sadece bu dünya değil iki cihan üzerine yapıyordun... bilseydik, şimdilerde olduğu gibi ufkumuz ülkemizin komşularıyla kısıtlı kalmazdı. dünyada kaç islam ülkesi olduğunu bilmezlik cehaletine düşmezdik. bilseydik, hudeybiye’yi yeniden yaşamak ve yaşatmak isteyenlere ‘hayır biz savaş istiyoruz’ diye diretmezdik.

    seni gerçekten hissedemedik...

    hissetseydik zulme karşı kükreyen aslan olmakla, ‘vurana elsiz sövene dilsiz’ olmanın aynı anda nasıl mümkün olduğunu bilirdik. dert, yoldaşımız olurdu. ‘nasıl o’na layık oluruz?’ her sorudan önce sorduğumuz soru olurdu. ‘bu kadar yeter’ demezdik. ‘yettinin esirleri’ olmazdık.

    seni asrın idrakine okutamadık...

    yapabilseydik, savaşların tarihi yazıldığı gibi barışların da tarihi yazılmış olurdu. islam’ın bir olağanüstü durumlar tarihi olan geçmişinden bir olağan durum teolojisi çıkarmış olurduk. ‘barış şartlarında uluslararası ilişkiler fıkhı’ diye bir tane olsun kitabımız yazılmış olurdu. batı’nın anladığı dille batı’ya, doğu’nun anladığı dille doğu’ya anlatmak için seni, batı’yı da, doğu’yu da bilen akademisyenlerimiz olurdu.

    seni gerçekten sevemedik...

    sevseydik sözlerimiz sıkıldığında muhammedî ruh akardı içlerinden. hiç değilse on cümlemizden biri senin hakkında olurdu. yazdığımız on kitaptan biri seni anlatırdı. filistin derdik yine; ama senin ismetine laf getirtmeden derdik. kıbrıs derdik; ama bu bizi muhammed demekten alıkoymazdı. avrupa birliği derken herkes bilirdi ki ‘alınacaksa alınacak olanlar senin sevdalılarındır’. ve bu sebeple reddedilirsek bundan şeref duyardık.

    seni gerçekten sevemedik; ama sen sevdin ki geldin. hoş geldin, sefa geldin... ey sevgili, en sevgili..."

    http://www.zaman.bg/2004/05/10/yorum/h2.htm