şükela:  tümü | bugün
  • kitaro'nun biraz da oasis albümünden parçalarla desteklenmiş albümü. 1981 yılnda yayınlanmıştır.

    - revelation
    - stream of being
    - caleidescop
    - oasis
    - sun
    - eternal spring
    - tree
    - clouds in the sky` : the clouds`
  • devin townsend pırocesi'nin (bkz: devin townsend project) pırocesi.. daha doğrusu pıroce kapsamındaki dört albümün ilki.. söylendiğine göre diğer 3 kardeşi de bu yıl içinde yayınlanacakmış.. ki'cik mayıs sonundan beri piyasada.. albümü azıcık irdeleyesim var durduk yere:

    genel olarak bakıldığında townsend'in şöyle bir durulup, silkelenip, sağına soluna daha bir bakar olduğunu hissettiriyor öncelikle.. dörtlemenin bu ilk albümünün özellikle sakin olmasını istediğini söylemiş townsend.. ayrıca bu albüm uzun yıllar druglarla yatıp kalkan ve nihayetinde temizlenmeye karar veren kahramanımızın bu "temizlik" dönemin ilk ürünü imiş.. temiz kafayla önce sakin bir giriş yapmak istemiş herhalde yeni dünyasına.. ama aslını, ruhunu da kaybettiğini kimse söyleyemez bence.. sükunet içinde, baştan sona akıp giden harika ritimlerle dolu, keyifli, insanı mutlu eden, çabucak sarıp sarmalayabilen, öyle cayır cayır gitar sololarıyla filan dolup taşmayan ama o sadeliğiyle bazan çok daha vurucu olabilen bir albüm ki.. önceleri devin townsend'le haşır neşir olmayan bir kitleye de hitap edeceği açık.. sanki eskilere, özellikle yetmişli yıllara yoğun bir saygı hissediyorum her dinleyişte.. yer yer `america` kokusu bile duyuyorum, daha ne olsun ?

    türkü türkü gidersek; albüm 4 basit notadan müteşekkil basit, vurucu, soru işareti kıvamında "a monday"le açılıyor.. tekrarlayıp duran ve son notası havada kalan, "neler göreceğinizi biliyor musunuz bakalım bu yeni ürünümde ?" sorusu benim için.. cevap kısa sürede gelmeye başlıyor "coast"la.. yumuşaklığı göz alıcı ve sonlarına doğru tipik devin haykırışları ufaktan kendini belli etmeye başlıyor..

    albüm yumuşak, sakin, townsend'in kafa da kıyak değil diyorsak da, adamın ruhunun da değişecek hali yok ya.. hemen coast'ın ardından gelen "disruptr" ve "gato"da o canım sert ruhunu birden ortaya çıkarıveriyor, aslına çok da ihanet etmediğini (kimileri böyle değerlendirecektir bu albümü illa) ele güne gösteriyor.. hem de gayet iyi gösteriyor bu 2 ağır topuyla..

    arkasından birden o büyüleyici "terminal" geliyor.. benim için albümün en can alıcı parçalarından biri.. dinlerken insanda kendini ığıl ığıl akan bir nehir üstünde, tepede güneş ışıldarken ve yumuşak bir deniz yatağına yayılmışken tasasızca kendini akıntıya bırakıp gidiyormuş hissi uyandıran bir güzellik.. bitişi de zaten o deniz yatağının üzerinde uyuyakalıp, kıyıya hafifçe, sarsılmadan savrulmamızla bir benim için..

    kıyıya çıktıktan sonra "heaven send" şöyle bir silkeleyip kendine getiriyor insanı.. bu da bana göre ağır toplardan.. hele kim olduğunu bir türlü öğrenemediğim, müthiş derecede p.j. harvey'mtırak bir kadın vokali de eklenmiş ki şarkıya, cuk oturmuş.. bu parçadaki sade, neredeyse 3-5 mezurlukmuş gibi gelen, bir kaç notalık gitar geçişleri muhteşem ve gitarın en ince seslerinde hoyratça gezinen o kısacık solo kısmı uzun zamandır duyduğum en etkileyici solo sanırsam.. ve parça aynı etkileyicilikte, devin'in tipik böğürtüleri arasında, o kaosun ortasında bıçakla kesilir gibi bitiveriyor..

    sonra zaten şarkı çalarken ortasında bir yerlerde olaya dahil olmuşuzcasına "ain't never gonna win..." başlıyor ismine çok uyan bir ifadeyle, umutsuzca, tekdüze ama vurucu, kısa bir geçiş parçası.. başladığı derece umutsuzlukla biterken, sanki onun devamıymışçasına "winter" başlıyor.. kışın tüm sükunetiyle, heybetiyle.. terminal'den arta kalan mayışık ve sıcak (ve tabii muhteşem) atmosferden tamamen çıkarıveriyor insanı.. ve o sakiiiiince bitiş huzura sürüklüyor insanı iyice derkennn: şu dünya yüzünde müziğe az biraz bulaşık tüm insan evlatlarının duyar duymaz "elvisss!" diye haykırabileceği "train fire" başlıyor ki, içindeki gene "çaktırmadan ve fakat etkileyici, sade" gitar geçişlerine rağmen nedense benim belki de bu albümde en az ısınabildiğim şarkı kendisi.. ben mi subjektifim, şarkı gene de güzel mi, onu anlayamadım gerçi.. lazım da değil zaten, dinliyorum işte neticede bir güzel.. öyle ya da böyle..

    aaa,sıradaki "lady helen" başlayınca aslında herhalde "en az ısındığım" payesini vermem gerekenin bu olduğunu düşünüyorum birden.. biraz '70'leri andırıyor ama çok da ayılıp bayıltmıyor açıkçası.. evet, evet.. trainfire ve lady helen bu albümün nispeten vasat parçaları ama asla dinlenemez değiller..

    art arda iki vasatımsı şarkı sonrası enfes bir "ki" ortalığa birden çekidüzen veriyor.. kesinlikle dinlenmeli, kesinlikle hissedilmeli.. lady helen'e öyle güzel bağlanmış ki, ne olduğunu bile anlayamadan birden havaya giriveriyorsunuz.. şarkının başından sonuna bir merak hissi ayakta tutuluyor, bir sonraki notalar ne olacak diye.. ve sonuç kesinlikle hayal kırıklığı değil, notalar da gayet devin devin deviniyor.. şarkının sonlarına doğru yineleyen seslerle muhteşem bir yükseliş var ki, takdire şayan..

    "ki"nin yarattığı tüm o yükselme anlarını nötralize etmek işi de "quiet riot"a düşüyor.. işte tam da burada ben hep america kokusu alıyorum.. gayet akustik, gayet şirin, gayet etkili..

    nihayet kapanış: "demon league".. aynen albüm başlangıcı gibi, gene bir soru işareti, gelecek (daha) güzel albümlerin merak uyandıran habercisi, müjdecisi.. bir havada kalmışlık, bir "devam et devin" arzusu.. kesinlikle bir kapanış şarkısı değil yani.. göreceğiz devam(lar)ını da hayırlısıyla, allah nasip ederse.. (bkz: #15989031)

    allah dörtletsin diyip, burada satırlarıma son veriyorum..

    sonlamış satırlara düzeltme dönüşü: pj'imtırak vokalist hatun kişi ché dorval imiş.. tip de p.j.'in siyahçanası valla : http://viewmorepics.myspace.com/…9&imageid=59921974)..
    dodo the bird'e teşekkürü borç bilirim..
  • fırat sonrası hayatıma girendir.
    (bkz: bişiy yaparım ben bunla ki)
  • yaygın olarak, gereksiz bir biçimde herşeyin sonuna tutuşturulmaya başlayan, ve bu durumda anlamsız kalan sözcük.

    "eğer ki" (doğrusu: eğer) ve "maalesef ki" (doğrusu: maalesef) benim duyduğum en yaygın iki örnek. ama geçenlerde televizyonda öyle acayip bir örnekle karşılaştım ki oha demekten kendimi alamadım: "ama ki".

    evet, televizyonda konuşan biri, ama sözcüğünü iki cümleyi bağlamakta tek başına yetersiz bulmuş, yanına "ki" bağlacını da ekleme ihtiyacı hissetmiştir. nasıl bir adamdır bilmiyorum.

    daha korkunçlarını bekliyorum, ve inanın uzak değil: "zaten ki", "lütfen ki", "acaba ki", "hatta ki"... hatta "ki ki".
  • "madem ki bu kerre mağlubuz, netsek, neylesek zaid, gayrı uzatman sözü"deki ya da "onlar ki dünyanın son umudu, soyları tükenmeyen birer şahindirler" deki ki. bir ümit aslında sadece, ama az şey mi ki bu?
  • delikanlı suser.
    yo hayır, süper delikanlı suser.

    (bkz: #17538039)
  • akıcı bir dile, kendini okutturan keyifli bir üsluba sahip mis entrylerin yazarı. bir de arayı soğutmasın yazsın hep.
  • bakalım bugün ne yazmış diye her gün merakla taradığım, tespitlerine bayıldığım. hep yazsın, hep konuşsun. bıktırmayan tabiatta olanlardan..
  • çok güzel bir bar ismi olabilecek bağlaç mesela; (bkz: ki bar)
  • varlığını bir anda fark edip ilgiyle okuduğum, okudukça kim olduğunu anladığım, anlayınca da sözlük adına umutlandığım yazar. ne iyi etmiş de gelmiş, şeref vermiş sözlüğe. sözlük artık başka bir yer benim gözümde.