şükela:  tümü | bugün
419 entry daha
  • son yapılan araştırmalara göre kendini önemli bir insan olarak görenlerin sayısı son 60 yılda yüzde 60 lık bir artışla yüzde 80 e fırlamış durumda. bununla paralel olarak klinik narsisizm oranı yüzde 25 düzeyinde artmış. gençler baz alınarak yapılan araştırmaya katılanların yüzde 50 si kendi hayat hikayesinin değerli bir roman olacağını düşünüyor. bunda insanların tüketim pratiklerinin son derece belirleyici olduğunu düşünüyorum. tüketimi fetişleştirerek aldığımız ürünler ( araba, ev, arsa, kıyafet, telefon, medya ürünleri, aksesuarlar, yaptırdığımız dövmeler, yaptığımız seyahatler vb. )bize semboller, ideolojiler, anlamlar, temsiller, farklı görünme biçimleri, bir gruba ait olma hissiyatı ve estetik imajlar kazandırıyor. aldığımız ürünleri almakla kalmayıp aynı zamanda onun temsil ettiği materyalist değerleri de satın alarak güç, prestij, makam, statü ve üstünlük hissediyoruz. satın alarak ve tüketerek yaşanan deneyim kişinin iç dünyasında olağandışı bir hissiyat yaratarak kişinin konumunu kendi ve toplumun içinde benzersizleştiriyor. aldanmaya ve yanılsamaya kapılan birey zamanla dış dünyanın gerçekliğiyle arasına bir perde çekerek temel insani değerlerini kaybediyor. yaşadığı hissiyatlar kendisine eşşiz görünmeye başlayınca diğer insanları hor görmeye, özel hissetmeye ve kendini piramitin tepesinde konumlandırmaya koşullandırılıyor. hiyerarşinin egemen olduğu ve dayatıldığı sistemde oyunu kuralına göre oynayıp, basamakları hızlı çıkarak tepeye ulaşan insanlar sınırsız istek ve arzularını daha kolay tatmin ederek kendilerini toplumun genelinden ayırıp daha ayrıcalıklı bir konumda hissetmeye başlıyorlar.

    etiketlerin, mesleki pozisyonların, okuduğumuz okulların, başarılarımızın, kazandığımız paraların ve sahip olduklarımızın çok önemli bir ölçüde belirleyici olduğu gösterge ve gösteri toplumunda sergilenen büyük tiyatro oyunu hepimizin varoluş amacını ters yüz ederek bizi sonu gelmez bir yarışın içine sokuyor. hızın ( geride kalan yenilir anlayışı), rekabetin, tüketimin, kar odaklı ultra-muhafazakar neoliberalizmin , etikten uzaklaşmış ve sömürüye dayalı bilgi ve bilimin, serbest piyasa ekonomisinin insan ilişkilerine yansımasının ve ekonomik büyümenin tek geçer akçe olduğu çıkışı olmayan, dayatılmış diktatöryal kapitalizmde çoğunluk sürdürülemez, sahici olmayan ve teşhire dayalı mutluluk arayışında olduğu için dünyamız günden güne gelir adaletsizliğinin tavan yaptığı ve şuursuz yani bilinçsiz tüketimin insanoğlunun geleceğini kararttığı bir yere doğru sürükleniyor. etrafımızda her nesnenin ve tüketim eşyasının en güzelinin ve toplum tarafından putlaştırılarak ikon haline getirilen en başarılı insanların ön planda olduğu ( sosyal medya ve diğer medya araçlarının etkisi ) günümüz dünyasında ulaşmak ve tüketmek için can attığımız nesneler ve olmak istediğimiz kişiler sabırsızlığımızın, tahammülsüzlüğümüzün, tatminsizliğimizin, mutsuzluğumuzun ve her şeye hemen sahip olmak istememizin ana nedenlerinden biri kanımca. sen en güzeline layıksın, sen biriciksin mesajının her gün üzerimize boca edilerek pompalandığı günümüz dünyasında nesneler ve eşyalar (bkz: meta) insanların elinden iktidarı satın almış vaziyette. ''gerçekten daha gerçek'' görünen nesnelerin kullanım değerini yitirdiği ve nesnelerin gösterim yani teşhir değerinin önem kazandığı günümüzde ''ihtiyaç ve arzular'', ''amaç ve araçlar'', '' hedef ve değerler'' tamamen dönüşüme uğrayarak yer değiştirdi. kazanmak, harcamak ve daha çok istemek kural oldu kısacası. gerçekleştirdiğimiz her alışveriş anında zihnimizde çöpe dönüşüyor ve zihnimiz hızlı bir şekilde kafamızda yeni bir arzu nesnesi yaratarak bizi sonu gelmez bir döngünün içine sokuyor. bugün kapitalizme en karşı olan ideolojiler ve düşünceler bile kapitalizm içinde eritilerek dolaşıma sokuluyor. tıpkı (bkz: ernesto che guevara) nın popüler kültür ikonu olarak yoğun bir şekilde tüketilmesi gibi.

    içinde yaşadığımız acı sistemde çoğu duygumuz doyurulamamış ve bu bizde büyük bir yetersizlik duygusu yaratıyor. reklamlarla ve medya araçlarıyla mutlu imajların gösterilerek bizdeki mutsuzlukların ve eksikliklerin göz önüne çıkartılması yetersizlik duygumuzu besleyerek bizi mutsuzluk, ödül arama ve tüketim sarmalına sokuyor. onun için insanlar stresli yaşamlarına devam edebilmek için ödüle ihtiyaç duyuyorlar. yeni ihtiyaçların ve ödüllerin her gün yaratıldığı sistemde arzunun, hedonizmin ve işlevselliğin pompalanması insanları son derece pragmatist, kibirli ve benmerkezci (bkz: bireycilik) bir kişiliğe büründürüyor. taleplerin, seçeneklerin ve ihtiyaçlarımızın sınırsız olması ve üzerimize fırlatılan mesaj borbardımanı ( reklamlar, medya, tüketim, algı şekillendirme, satın alma vb. ) zihnimizin çarpıklaşmasına, parçalanmasına ve hastalanmasına neden oluyor.
    kaygıların, mutsuzluğun ve psikiyatrik hastalıkların son derece fazlalaştığı günümüzde herkes daha fazlasını istemeye kalkışınca israf, mutsuzluk ve borçlar artıyor buna paralel olarak da insanlar çok fazla çalışarak kendini yıpratmaya başlıyor. amerikan rüyasını ısrarla yaşamak istememizin, çevremize ayak uydurmakta diretmemizin ve hayattan yüksek beklentilerimizin bir sonucu olarak parayla ve kendimizle aramızda sağlıksız bir ilişki kurup sosyal olarak bulaşıcı bir duygusal ve ekonomik geri tepmeye neden oluyoruz.

    hedefe odaklanmış kartala benzeyen insanlar olduk hepimiz halbuki değer odaklı olmak, dürtülerini dizginleyebilmek gerekir. ihtiyaçlarımızı ve davranışlarımızı değerlerimiz ölçüsünde şekillendirmemiz gerekir. yaptığımız davranışlar, söylediğimiz sözler, gerçekleştirdiğimiz amaçlar, satın aldığımız nesneler benim gerçekten olmak istediğim kişiye ne kadar hizmet ediyor diye düşünmek gerekir. yaptığımız seçimleri erdemler ve işe yararlılık ölçüsünde yapmamız tüketimin yeniden tanımlanmasına ve gerçekten olmak istediğimiz kişi olmamıza yol açabilir. sonuç olarak insanlar kendi ürettiği kurallar ve normlar çerçevesinde büyük bir hapishaneye benzeyen aynılaşmış bir şehir ortamında yaşıyor. içinde yaşadığın ve bulunduğun toplumsal sınıf çerçevesinde aynı tip arabalar, aynı tip kıyafetler, aynı tip robotik ve mekanize insanlar, aynı tip davranış kalıpları, aynı tip tüketim alışkanları mevcut. kendi kafamızda kendimizi ne kadar farklı ve ayrıcalıklı görsek de hepimiz özgürlüğün sistemin izin verdiği ölçüde gerçekleşebildiği kurgulanmış bir şehir ortamında yaşıyoruz. ölürken, delilirken bile özgür değiliz çünkü var olan dini ritüeller çerçevesinde gömülüyoruz ve toplumun bir kurtarma misyonu olarak hastanelere kapatılıyoruz. bu kafesten şimdilik kaçış yok gibi gözüküyor. yine de bir insan olarak içinde yaşadığımız ortamın farkında olmalı, sorumluluk ve risk almalı, diğer insanların yaşamına pozitif anlamda bir katkı sağlamalı ve içinde yaşadığımız yeri daha iyi ve yaşanılır bir yer yapma adına elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız.
  • devrimci bir eylemdir.
  • insan içindeki kibri kabullenip onunla mücadele etmedikçe yeniktir. bakar ama göremez, duyar ama işitemez, dokunur ama hissedemez, nefes alır ama soluyamaz, inanır ama tefekkür edemez. en büyük yüktür ve kibrin kalbine vurduğu bu kilidi açmaya çalışmadıkça huzura kavuşamaz. kişi kendini göremez dünya hayatında bu koşuşturma içinde, yapayalnızdır çünkü kibrin kilitlediği ve kendisini güvende hissettiği kalbinde. tanıştığımız biri farkettirir bize bazen içimizdeki kibri, kilitli kalbimizin anahtarının onun cebinde olduğunu hissederiz ama allah dilemedikçe o anahtara dokunma şansımız yoktur.
    ağlamak gerek, belki gecelerce, gecenin güne dönüştüğüne her şahit olduğumuzda. gözyaşı ile ıslatmak gerek o kilidin anahtar deliğini ki, anahtarı bulup cesaret edip elimize aldığımızda kolay açabilelim o pas tutmuş kilidi.

    “kibirden hazer ediniz, kaçınınız, zira iblis i adem aley–his–selâma secde etmemeye kibir sevk etmiştir.”

    "yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin."
  • kibirli biri olmamak, kendimde gurur duyduğum nadir özelliklerden. ama bunun da fazlası zarar. şöyle ki, ben garip bir şekilde bir bukalemun gibi her yaştan, her statüden insanla direkt iletişim kurabiliyorum. balat’da şoparlarla, kadıköy’de konkenci kokoş teyzelerle, aydos’ta gündeliğe giden kadınlarla kırk yıllık arkadaşlarıymışım gibi sohbet ediyorum. böyle davranınca samimiyetinizi yanlış anlayıp saygısızlık yapanlar da oluyor. ben o çizgiyi koruyamıyorum bazen. o sebeple karşı taraf, “lan bu da ne mal, vur başına al ekmeğini” dercesine enayi yerine koymaya kalkıyor. insanlar nedense kibirli insandan korkup, yüceltirler onu, saygı duyarlar. alçakgönüllü kişileri ise “mal”, “enayi” diye konumlandırırlar. sanırım bir tutam kibirli olmak gerekiyor o mesafeyi korumak için.
  • koruyucu ve yıkıcı yanları vardır.
    dengeli kullanılırsa ciddi anlamda kuşatıcı yönleri mevcuttur.
2 entry daha