şükela:  tümü | bugün
  • ikinci meşrutiyet dönemi batıcı düşünür. yazılarında önerdiği değişiklikler kabaca şu şekilde özetlenebilir.

    fes kâmilen defedilip yeni bir serpuş kabul olunacaktır.

    kadınlar diledikleri tarzda giyineceklerdir.

    kadınlar ve genç kızlar, müslüman boşnak ve çerkezlerde olduğu gibi, erkekten kaçmayacaklardır. her erkek, kendi gözüyle gördüğü, tetkik ettiği, beğendiği ve seçtiği kızla evlenecektir. görücülük adetine nihayet verilecektir.

    kızlar için diğer mekteplerden başka bir de tıbbiye mektebi açılacaktır.

    birer tembellik yuvası olan bütün tekkeler ve zaviyeler ılga olunacak, varidat ve tahsisatları kesilip, maarif bütçesine ilâve edilecektir.

    bütün medreseler kapatılacaktır.

    sarık sarmak ve cübbe giymek sadece yüksek alimlere mahsus hale getirilecektir.

    mecelle kaldırılacak veya en azından o derece değişecektir.

    mevcut osmanlı elifbası atılarak yerine lâtin harfleri kabul edilecektir.

    avrupa medeni kanunu kabul edilecek.
  • içtihad mecmuası'nda kaleme aldığı “pek uyanık bir uyku” başlıklı iki yazıda
    batıcıların bütün hedeflerini özetler:
    dikkat isterim:yıl1908

    * fes kâmilen defedilip yeni bir serpuş kabul olunacaktır.
    * mevcut kumaş fabrikaları genişletilecek ve yenileri de açılacaktır. yerli mallarının
    kullanılması teşvik edilecektir.
    * kadınlar diledikleri tarzda giyinecekler, yalnız israf etmeyeceklerdir. polisler ve
    softalarla, arabacı makulesi kimseler kadınların giyimlerine asla müdahale etmeyeceklerdir.
    şeyhülislâm efendiler de çarşaflara dair beyannameler yazmayacak ve imza etmeyeceklerdir.
    polisler, kadınların işine ancak münasebetsiz ve genel ahlâka dair meselelerde müdahale
    edebilecekler ve bu vazifelerini de büyük bir nezâketle yerine getireceklerdir. kadınlar
    vatanın en büyük velinimeti sayılarak kendilerine erkekler tarafından hürmet ve riayet
    gösterilecektir.
    * kadınlar ve genç kızlar, müslüman boşnak ve çerkezlerde olduğu gibi, erkekten
    kaçmayacaklardır. her erkek, kendi gözüyle gördüğü, tetkik ettiği, beğendiği ve seçtiği kızla
    evlenecektir. görücülük adetine nihayet verilecektir.
    * kızlar için diğer mekteplerden başka bir de tıbbiye mektebi açılacaktır.
    * birer tembellik yuvası olan bütün tekkeler ve zaviyeler ılga olunacak, varidat ve
    tahsisatları kesilip, maarif bütçesine ilâve edilecektir.
    * bütün medreseler kapatılacaktır.
    * sarık sarmak ve cübbe giymek sadece yüksek alimlere mahsus hale getirilecektir.
    * evliyaya nezirler yasak edilecek, bu gibi teberrular donanma ve müdafaayı milliye
    cemiyetleri kasalarına girecektir.
    * arazi ve evkaf kanunlarından başlanarak bütün kanunlar ıslah edilecektir.
    * şer’i mahkemeler kaldırılacak ve nizami mahkemeler ıslah edilecektir.
    * mecelle kaldırılacak veya en azından o derece değişecektir.
    * mevcut osmanlı elifbası atılarak yerine lâtin harfleri kabul edilecektir.
    * avrupa medeni kanunu kabul edilerek bugünkü evlenme-boşanma şartları tamamiyle
    değiştirilecektir. birden fazla kadınla evlenmek ve bir sözle karı boşamak usulleri kalkacaktır.
  • (bkz: ismail hakkı kılıçoğlu) tbmm 3. doneminde kocaeli milletvekili olarak gorev yapmistir.
  • enteresan bir adamdır. ona göre darwin'in evrim nazariyesini reddetmek islâm'a göre küfürdür. materyalist olmasına rağmen, savunduklarını dinle meşrulaştırmaya çalışmıştır.
  • malum, türkiye'deki laiklik ilkesinin düşünsel öncülleri osmanlı'ya dayanır. işte osmanlı'da da gelir, mutlaka hakkı beyi bulur. mustafa kemal'den yaklaşık on yaş kadar büyük hakkı bey, düşünsel gelişiminde o yılların manastır şehrinin ortamından etkilenmiştir. dolayısıyla batıcılık hareketinin kalbindedir. pek uyanık bir uyku makalesinin bu bağlamda mustafa kemal üzerinde oldukça etkili olduğu söylenir.

    kasım 1925'ten itibaren yazılarında kılıçoğlu hakkı ismini kullanıyor, açıkça islam'da reform yapılması gerektiğini, cumhuriyetten ço önce osmanlı döneminde dahi yazıyordu ve evrimi reddetmenin islamı reddetmek olduğunu, ilmi olmayanın dinsel olamayacağı teziyle işlemişti. yazılarındaki dil eski türkçe olduğu için kendisini özümsemek kolay olmuyor; fakat benim izlenimim, sağlam polemikçi olduğu yönünde...

    edit: manastır, bir şehir ismidir. 1908 devriminin patladığı yerlerden biridir.
  • yusuf suad efendi'nin telif ettiği siyer kitabına yazdığı eleştirisinde şu ifâdeler geçmektedir.

    "zât-ı nebî’nin sadrını şakk ediyorlar(göğsünü yarıyorlar), cevfinden(içinden) yüreğini çıkarıyorlar, yarıyorlar, altın leğen içinde gümüş ibrikten dökülen bir su ile -zemzem olmak şarttır- yıkıyorlar; içinden bazı fena şeyleri çıkarıp atıyorlar; sonra yerine koyuyorlar. sadrı(göğsünü) dikiyorlar ve mühürleyip gidiyorlar. acayiptir ki, bu kadar mühim bir ameliye-i cerrâhiyede(cerrâhî işlemde) ne antisepsiye riayet olunuyor ne bir âlet kullanılıyor !.

    kalbin, cevf-i sadırdan ihrâcı(göğüs boşluğundan çıkarılması) değil, fakat hareketten kalması hâlinde mevt(ölüm) ânı husûl bulduğu ve bugün kalp üzerinde bir ameliye yapılmadığı kat’iyyen ma’lûm iken, yine bir lahza için kabul edelim ki, vâkıa sahih olsun, fakat yine bugün tamamıyla taayyün etmiştir(belli olmuştur) ki, kalb denilen makinenin vazifesi; verîdlerden(damarlardan) kanı nukat-ı bedene(bedenin belli noktalarına) sevk etmekten ibarettir. ve gayet masnu(sanat eseri gibi) olan bu makinenin derûnunda fazla ve müstekreh(tiksinti uyandırıcı) hiçbir madde yoktur. kalb, idrâk ve hissiyât merkezi değildir. bu vezâifi(vazifeleri) îfâ edecek avâmili(âmilleri, etmenleri) dimağ derûnunda aramak lâzımdır. eğer mutlaka bir tasfiyeye luzûm görülmüş ise, hiç olmazsa dimağı tathîr(yıkamalı) ve tasfiye ettirilmeliydi. zira hasenât(iyilikler) ve seyyiât(kötülükler) gibi a’mâl(ameller, edimler) ve ef’âli(fiiller, eylemler) vücûda getiren kuvvây-i rûhiyenin(ruh kuvvetlerinin) merkezleri oradadır. o merkezler bugün ... müslüman ulemâ için bir latme-i tahkîr(utanç verici bir tokat) olmak üzere -hep gayr-i müslim etıbbâ(tâbipler) ve hukemâ(hekimler) tarafından- bir sa’y-ı mütemâdî(arasız çalışma) neticesinde tamamıyla ta’yîn olunmuşlardır. maamâfîh “ve inneke lealâ hulukin azîm”(kalem, 68/4: “ve sen, büyük bir ahlak üzerindesin”.) tavsîf-i celîline(diye kutsal bir nitelendirmeye) mazhar olan bir zât-ı mukaddesin(mukaddes zâtın) bu sûretle tathîr-i kalb(kalbin yıkanması) ameliyesine ihtiyacından kendisini tenzîh ederiz."

    “... (cebrâil, peygamberi) boğazından bir tutuş tutup sıkıştırmıştır ki, zât- ı pâk-i nebevî çare bulamayarak bukâ ile ichâşa(yardım istemeye), yani tahallusa medâr olmak ümidiyle ağlamağa başladı”.

    şurada fikir, hayretinden tevakkufa(duraklamaya) mecbur olur. çünkü, cibrîl- i emînin mevkii indallah(allah katında) ne kadar büyük olursa olsun, mir’ât-ı ilâhî(allah'ın aynası olan) olan zât-ı celîl-i nebeviyeden(mübârek peygamberden) pek dûn(aşağı) olduğuna ve teblîğ-i vahiyde(vahyin ulaştırılmasında) vazifesi ale’l-âde bir yâverin vazifesinden ileriye geçemeyeceğine binâen, öyle hilâf-ı edeb(edebe aykırı) mütecâvizâne(saldırganca) bir sûrette hz. nebiy-i ekrem’in boğazından tutup ihnâk edecek(boğacak) sûrette şiddetle sıkması hoş görülecek bir hareket değildir. işte bu gibi masallardır ki, “muhammed (sav) bir isterik idi” demeye, müellifîn-i nasârâya(hristiyan yazarlara) cesaret veriyor ve müellifîn-i islâmiyedir(müslüman yazarlardır) ki, bukâsında ihdâr ediyorlar; zira hakikatte bu gibi hâlât(hâller), yani boğulacak gibi boğazı sıkılmak ve onunla beraber ağlamak, düşüp bayılmak hep isteri illetine dûçâr olanlarda görülür. "

    "hüsn-i niyetle(iyi niyetle) tasnî’ edilen(uydurulan) bu masallar, ihtimal ki, on asır evvelki insanlar için fâideli idi. fakat bu asr-ı terakkîde(ilerleme yüzyılında) bunları hakikat diye yeniden meydana koymak, dinin intişârını(yayılmasına) değil, belki husûfunu mûcib olabilir(tutulmasına, çekilmesine neden olabilir) ve mütefennin(bilimden haberdar) kafaları hiçbir zaman iknâ’ ve işbâ’ edemez.(doyurucu bir açıklama olmaz) bunlar mahz-ı hakikattir(hakikatin kendisidir) diyerek ısrâr edilir ise - zorla-, itikatsızlıklara revâç verilmiş olur. aynı zamanda mütefennin ve gayr-i müslim ulemânın dahî istihzâsını celb etmiş oluruz ki, bu da müslümanlık için herhalde bir zarardır. yûsuf suâd efendi biraderimiz, böyle bir eser te’lifini murâd buyurdukları zaman mürâcaat ettikleri kütüb-i kadime-i siyer(kadim siyet kitapları) meyânında hikmet(felsefe), kimya, kozmoğrafya, târih-i tabiî(doğa târihi) ilh ... e(ve benzerine) dâir birer cilt de bulundurmuş olsaydılar, bizim için kıymetli ve asr-ı müterakkîy-i hâzır(içinde yaşadığımız ilerilik çağına) için uygun bir siyer-i nebi vücûda getirmiş olurlardı.

    itikâd-ı kemterâneme(bu fakirin görüşüne) göre, kâbil olsa da şu kitap huzûr-i hz. nebi’ye(peygamberin kendisine) takdîm edilse, “bu benim tarihim değildir” itâbıyla(azarlamasıyla) red buyurulacaktır."

    "ey muhterem efendiler! eğer islâmiyete karşı bu recülü olduğunuz vazifeyi îfâ etmek arzu ediyor iseniz, allah için olsun, artık bizi hurafelerden kurtarınız ve bize nûr îsâl ediniz(ulaştırınız). zira karanlıklarda koşup dolaştığımız kâfîdir."

    http://www.dinbilimleri.com/…6676734_1202120719.pdf