şükela:  tümü | bugün
  • burada kaplayacagim yerin dogru mekanda olup olmadigina emin degilim. fakat kimlik en kestirme ismi oldugundan ve referans da hep kimlige oldugundan yazacagim. daha dogrusu aktaracagim.

    abd, bati avrupa, ortadogu ve tabii turkiye gibi fanatiklik kavraminin olu$masini her zaman "kendi kendine bir $eyler ba$aramadigi icin bir takimi, akimi veya partiyi fa$izanca destekleme" egilimine baglami$imdir. kendin yapamiyorsan, yapacagini zannettigin "guclu grup"tan ayrilma. onlarin ba$arisi neyse senin olacaktir. sanilir...

    i$te yillarin bilgesi 90 kusurluk finansci dost richard russell bu du$uncemi rafine etmi$ ve sunmu$ dun bana... ingilizce orijinalinden kopmak istemedim.

    ""
    "know thyself" -- the following is what i think is wrong with the world. it's a worldwide lack of identity on the part of the great majority of the earth's population. there are three levels of existence -- (1) the highest level is who or what you are. (2) the next lower level is what you're doing or what you have done. (3) the lowest level is what you own.

    an example of level 1 is jesus, who changed the world based on who he was. an example of level 2 is george patton, one of the great generals of world war ii, whose daring exploits amazed the world. as for level 3, we have john rockefeller who possessed fabulous wealth or today we have bill gates.

    most people on this earth have no identity, no "self." as a result, they often pick an identity such as i'm a "yankee fan" or i'm a "texan" or i'm a "race-car driver" or i'm a "blood." to lack an identity means you are mindless fodder in this world, and you're open to join any group that fascinates you or that fits into your personal fantasy.

    people long to have an identity -- to belong to something which gives them an identity. people without an identity can be dangerous. when you have an identity you have a self -- you are centered, and you can stand as a person with your own strong convictions.

    i've always been fascinated with the nazi phenomenon, which i fought against. when hitler came to power, the german people adored him. they crowded the roadsides as hitler rode by in his armored mercedes, and they gave him the nazi salute as they cheered their hearts out. some women broke down in tears as their beloved führer drove by. the german people were proud to be nazis, and they were mesmerized when hitler spoke in his hysterical voice.

    this was the rebirth of germany, and their new leader was a god. hitler's brain-washed army swore allegiance to their amazing leader as though he was a living god. hitler could do no wrong, and once again germany was a land of proud germans with a new and proud identity. hitler's army did their leaders' bidding, even if it involved murder on the most colossal scale in all history. the german population, most having no identity, finally found an identity -- it was to be a member of the "master race," a proud conquering nazi.

    you look at what the nazis did. burning down village after village in russia. murdering millions of jews, gypsies, homosexuals, disabled people, poles, slavs, and you think -- it required thousands of germans to do this. how could this have happened? it happened because most of the german people (like most people) lacked an identity. they simply followed the orders of their leaders, and the leaders followed the orders of a sadistic madman.

    "why doesn't this occur in america," i ask. it's because americans have an identity. their identity, handed down from generation to generation, is "independence and freedom". the history of tyrants and would-be dictators in the us is that they don't survive. huey long was shot dead. joseph mccarthy was run out of the senate. j. edgar hoover has become a joke.

    this is why i have no use for organized religion or for nationalism. both provide their followers with an identity - "i'm a jew, i'm a catholic, i'm an american, i'm a frenchman, i'm a crip." but without having a personal sense of identity, who the hell are you? do you know who you really are? if you know yourself, then you probably have an authentic identity.

    if you have a real identity, you follow no one without examining their cause. if you have an identity, you are an original, you follow no other person, nor do you accept any specific philosophy or thought process out of hand. why do men go to war, knowing that they may be killed? because some "leader" told them that the patriotic thing to do was to take up arms and kill other men. why do people accept the thinking and orders of some ego-driven mindless leader? it's because "i'm a republican, and i follow my party's lead" or "i'm an american, and i fight for my country right or wrong."

    we live in a world of the mindless, a world of 4 billion souls who for the most part lack an identity. the ancient greek aphorism, "know thyself" was inscribed in the forecourt of the temple of apollo at delphi. know thyself -- it's something we should still live by in today's propaganda-filled modern era.
    ""
  • kimlik nerede başlar? hangi anda kimliğiniz anlam kazanır, kimliklendirildiğiniz mi yoksa kimliklendiğiniz an mı? kimliğin bazı nitelikleri olmalı; nitelik her yerde olmalı. nitelik yani qualitas denilen şey, bir şeyin o şey olmasının gerekçesidir. yani nitelik, şeyin/şeye kimliğini veren unsurdur. bu kapsamda kimliğin, bir şeye nitelikler bazında biçildiği an, kimliğin oluştuğunu söyleyebiliriz. burada kimliğin benimsenmesi ya da sorgusuz suâlsiz kabul edilmesi gerekmiyor. kimliğin bizzat onu yönlendiren erkin elinde anlamlı olduğu aşikâr. bu da haliyle kimlikte yaftalamanın ön plâna çıkmasını sağlıyor. sonsuz kere sonsuz yaftalama olabilir; kimliği bunalıma sürükleyen temel durum bu. bunun bir örneğini insan içine çıkmak başlığındaki entirimde anlatmaya çalışmıştım. insan, "insan içine çıkmak" gerekliliğini hissettiği vakit kimliğini insanlara çentiklemiş olur. bu örneği çoğaltabilirsiniz. kimlik zaten insanın kendi başına belirleyebileceği bir şey değilmiş gibi duruyor; kimlik, sorulan bir sorunun sonunda kendisine varılan bir şeydir. "kim" sorusuna verilen cevap "kim-lik"i verir; "var nedir?" diye sorulduğunda da "var-lık"a ulaşılıyordu. bunun gibi, "yok nedir?" diye sorulduğunda da "yok-luk"a varılmış oluyordu. burada "kim?" denildiğinde anlaşılması gereken şey, aslında şeyin nitelik olarak ne olduğudur.

    "şey" kelimesini bilinçli olarak kullanıyorum. descartes'ın res cogitans'ı yani "düşünen şey"i bir kimlik tespiti uğraşısının ürünüdür. filozof ikili bir yapı kuruyor: düşünen şey (res cogitans) ve düşünülen şey (res extensa). burada "kimlik arayışı", res cogitans'ın res extensa'ya dönüşümünü gerektiriyor. res cogitans aynı zamanda res extensa'nın kendisidir. özne nesneye indirgeniyor. o halde bu bir res yani "şey"dir. dahası kendinde şeydir, ki böylece üzerine yüklenen her türlü nitelik ona farklı türden kimliklere dönüştürmüş oluyor. niteliği neyse, kimliği de o. nitelik de görülen, duyulan, hissedilen ya da zannedilen şeylerden oluşur; o halde niteliğin şeye yüklenip onda kimlik oluşturmasının yolu, bir başka res cogitans'ın duyumsamasından geçer. başkası sizi duyumsarsa, sizin kimliğini oluşturabilir. kimliğiniz, başka birinin kimliklendirmesiyle oluşmuştur. bunun kaçarı yok; bir felsefeci-filolog hocası platon'dan hareketle şöyle demişti: "felsefeci felsefeciye muhtaçtır"; burada kastedilen şudur: "felsefeci bir başka felsefecinin soracağı sorulara ihtiyaç duyar; kaldı ki felsefeci ancak bu şekilde felsefeci olabilir: başka bir zihnin sorularıyla kendi felsefeci kimliğini şekillendirir." dağda, hayvanlar gibi, tek başına felsefeci olunamayacağı gibi; sıradan bir insanın "sıradan" kimliğinin de nitelikler bazında başka zihinlere ihtiyaç duyması gerekir. yoksa bir sonraki süreci hayvanlaşma olacaktır.

    kimlik "ben" değildir. ya da dilimizi ısrarak söyleyelim: kimlik, ben'in parçası olabilir. bu açıdan bakıldığında jorge larrain'in "kişisel kimlik hafızaya dayanır" yaklaşımı da tek taraflı olmasından ötürü tatmin edici değildir; zira burada kastedilen şey "kimliği aranan öznenin hafızasının onu vermesidir." oysa kimlik, çoğu kere bahşedilen olabilmiştir. "ha o mu, o dorock'ta takılır" dendiğinde, kimliği aranan kişinin dışındaki bir kişinin hafızası kimliği aranan kişinin hafızasını verir. oysa jorge larrain gibi john locke da şöyle diyordu: "bilinç geriye, herhangi bir geçmiş olay veya düşünceye erişebildiği ölçüde kişinin kimliğine ulaşılır" (john locke, essay concerning human understanding [london: george routledge, 1948], 2.27.17, p.251) çift taraflı olarak iki hafızanın bir kişinin kimliğini oluşturduğunu düşünmemiz gerekir. çünkü kim sorusunu soran (hatta soranlar) ve bu sorunun sorulduğu bir bilinç var. kimilerinde ilki, kimilerinde ikincisi baskın olabilir. bana kalırsa, "kim" sorusunu soran bilincin esiri olarak sürekli başkalarının belirlenimleriyle yaşayanlar sonunda başkalarının görmek istediği bir kimliğe mahkum olurlar. "ha o mu dorock'ta takılır" ifadesi yerini "ha o mu dorock'ta takılmak zorunda" ifadesine bırakır. jorge larrain'in de dediği gibi "kimlikle ilgili görülen temel düşünceler kalıcılık, uyum ve tanınmadır kimlikten söz ettiğimizde genelde belirli bir sürekliliğe ve kapsayıcı bir birliğe ve kendini tanımaya vurgu yaparız" (j. larrain, ideoloji ve kültürel kimlik, sf.197 sarmal yay. 1995), o halde "ha o mu dorock'ta takılır" denilen kişinin kimliği yaşatılmak durumunda, ki böylece kişi kendisiyle sürekli uyum içinde olabilsin. ancak her uyumun "doğru" olduğuna dair bir kabulümüz de yok.

    batı dillerindeki "kimlik" anlamındaki identity (ing.), identité (fr.) ve identität (alm.), latincedeki identitas'tan gelir. identitas kelimesi de kullanımı daha eski olan identidem kelimesine dayanır; bu kelime "tekrar tekrar", "müteakip" anlamlarındadır. bu etimolojik çıkarım da gösteriyor ki, kimlikte j. larrain'in kriter olarak belirlediği "süreklilik" etkendir. zira identidem'in de latincedeki atası olan "idem", "aynı" anlamındadır. bir nevi "aynı şeyleri yapma hali"nden mustarip süreklilik kimliği verir. kimisi ise kimliksizliği seçmek ister, bir kimlikte takılı kalmamayı. o da aslında bir kimlik haline gelir. kimliksizlik kimliği. sürekli bir kalıba sıkıştırılmak insan kaderidir. "türk", "müslüman", "doğulu", "erkek" vb. kalıplar aynılığın hükmünü verir. böylece "ha o mu dorock'ta takılır" ifadesinden "ha o mu dorock'ta takılmalıdır" ifadesine doğru geçiş yapan bireyin aslında adını koyamadığı bir şekilde başkası için kendini mahkum ettiği açıktır; "türk gibi" olmalıdır ya da "müslüman gibi"; kalıbın dışında davrandığında bu sefer kimliği yepyeni bir kimlikle yer değiştirir "hain". hain kimliği içinde "o bozuldu" anlamını verir; kalıplar içinde bozulmadan yaşamayı tercih etmenin bir erdem olduğu düşüncesi insan evladının en büyük gardiyanıdır.

    her an bir yere sığmadığınızın bilincine varmamanız gerektiğine dair bir yerlerde yasaklarla karşılaşırsınız. yasakların önemli bir bölümü belli kalıpların içinde kimliğinizin bekâsını sağlar. sizin başlı başına belirlenmiş kimlikle ölmeniz anlatırlar; (başka insanları tatmin edecek) yeni bir kimlik arayışı bile başlı başına anlamsız oysa, kimlik derdi olmadan insanlarla yaşamanın bir yolu varsa onu arayabiliriz. insana yönelen en büyük "kim" sorusu, kendinden gelmeli belki de. felsefecinin felsefeciye ihtiyacını en iyi mistikler çözüme kavuşturmuştur; "içe yolculuk", "iç-görü" arzusu ucunun nereye vardığını kişinin kendisinin (kimlik sahibinin) bile bilmediği bambaşka bir kimlikle vuslatı mümkün kılabilir. vuslat için de gerçi bir ön-varsayım gerekiyor, insanın neye nasıl kavuşabileceğini en azından evvelce kabullenmesi gerekiyor. peki vuslatın muhatabı, diğer iştirâkçisi kim? o da kişinin kendisi, kendi kimliği. o halde bunca yoğurmadan sonra hamur kıvamına geliyor, ön-varsayımımız şu: gnothi seauton - nosce te ipsum.
  • bunalıma neden oluyormuş.

    (bkz: kimlik bunalımı)
  • 23 mayıs 2013 günü saat 18.12'de siyah takımlı beyaz gömlekli, siyah ince topuklu altı kırmızı tabanlıklı louboutin ayakkabılı ve bir cenazeden henüz çıkmış gibi ağır ve sessiz yürüyen kırk yaşlarında bir kadın elinde pek de ağır görünmeyen bir spor çanta taşıyordu. yoldan geçerken etrafındakiler televizyonlarda her gün gördükleri bu yüzün italya'nın bu ücra kasabasında olmasını o anda sorgulamıyorlardı. ülkenin en büyük televizyon kanallarından birisinde ana haber bültenini sunan bu kadının 1 saat 12 dakika içinde roma'da olması gerekirken elinde bir spor çantası, içinde 197 adet uzi mermisi, 259 adet famas otomatik tüfek mermisi, 7 adet plastik patlayıcı, 9 adet el bombası ve bu mermilere ait silahlar taşıdığını kimse bilmiyordu. kadın yürürken kıyafetinin üzerinde sanki bir yılan derisi vardı ve o deri kalkmak üzereydi. bir ara sokağa girdiğinde ise kadının üzerindeki kıyafetle birlikte bedeni topuklarından başlayarak değişmeye başladı. yürümeye devam ediyordu ancak bir adım attığından artık bir eteği yoktu ve bir pantalonu vardı. bir adım daha attığında hafifçe bir göbeği vardı ve artık kadın değildi. son adımını attığında ise artık 45 yaşlarında emekli bir hakem ve spor yorumcusuydu. ayağındaki ayakkabılar georg hogg marka potinlerle değişmişti. üzerindeki takım da hugo boss'tu.

    tekrar ana caddeye çıktığında yine insanlar kendisine gülümsüyordu ancak bu kez kendisinden imza alıyorlardı. geçen hafta lazio - milan maçındaki tartışmalı bir pozisyona penaltı demediği için sokaktan geçen bir milan sempatizanı tarafından bir kaç lafa tutulmuştu ancak yüzündeki ifade değişmiyordu. taksi durağının yanından geçerken oradaki taksiciler kendisinden imza bile almıştı. lakabı olan ve eskiden mesleği olduğu söylenen şekliyle kendisine hitap etmeleri taksicileri güldürüyordu. hamal bey buralarda sizi yine görmek isteriz.

    eski hakem caddenin köşesinden derhal en yakındaki carabinieriye yöneldi. polis merkezinin girişinde nöbet tutan memur hemen kendisini tanıdı ve gülümseyerek içeriye buyur etti. tek bir kelime bile sarfetmeyen adamın yüzünde ince bir gülümseme belirdi ve ceketinin cebindeki susturuculu barettasıyla memurun karnında iki delik açtı. memur yerde kıvranırken üçüncü gözünün tam ortasına bir kurşun daha bıraktı. yavaş adımlarla içeriye girerken tabancasını cebine koydu ve çantasını sakince açtı. içinden iki adet yarı otomatik silahı çıkarıp içeriye daldı. o esnada eski hakem bir adım attı ve kıyafetiyle bedeni değişmeye başladı. üçüncü adımı attığında muhalefet partisinin genel başkanı olmuştu. tüm güvenlik kameralarını tek tek vurmaya başladığı anda içeriden silah seslerini duyan diğer polis memurları içeriye daldıklarında bir kaç saniyelik şokun etkisiyle kalakalıyordu. elinde iki adet otomatik silahla karakol basmış olan bir muhalefet partisi lideri hayat boyu görebileceğiniz bir şey değildi sonuçta ancak bu görüntü gördüğünüz son görüntü de olabilirdi ki oradaki polis memurları için de öyle oldu. adam tetikten parmağını kaldırmadan 14 polis memurunu kanlar içinde bıraktı. bir tanesinin böbreği kalorifer peteğinin üzerine sıçramıştı. o anda en yakında bulunan diğer bir polis karakolu tam 35 kilometre uzaktaydı ve bir yardım çağrısının pek bir fayda etmeyeceği ortadaydı. karakoldaki alarm düğmesine çoktan basılmış olsa da, adam pek acele etmeden karakoldaki tüm polisleri tek tek öldürdü. içeriye girip nezarethanedeki insanlar için de pek fazla kurşun harcamadı.

    tüm bunlar olurken elbette ki adama bir kaç kurşun isabet etmişti ancak kurşunlar kıyafetini deliyorsa da bedeninden sekip duvarlara saplanıyor, yerde sekip ortalıkta bulunan eşyalara yöneliyordu. ancak bedenine girmeye çabalayan kurşunlar adamın canını oldukça acıtıyordu içeriye giremeseler de.

    karakoldaki herkes öldükten sonra adam yine ağır ağır yürümeye başladı ve bu kez italya'daki en büyük medya patronlarından birisine dönüştü. kapının girişinde kırmayı unuttuğu son kameraya da bakmadan bir el ateş edip onu da kırdı. çantasını topladı ve sakince karakoldan uzaklaşmaya başladı. hemen yanda bulunan okuldan silah seslerini duymuş olan öğrenciler karakoldan adamın çıktığını görürlerken içeride olup bitenleri tahmin edebiliyorlardı. adam ana caddeden bir taksi çevirdi ve taksiye bindi. taksici hemen kendisini tanıdı ve olabilecek en gereksiz konulardan birisini açarak adamın kafasını şişirmeye başladı; kaç tane gazeteniz var ağabey? sizin kadar yardımsever bir insan daha yok bu memlekette inanın.

    adam bir kaç gün sonra montpellier'deki bir otel odasından uydu bağlantılı bir cep telefonuyla bir numara çevirdi ve konuşmaya başladı. yatakta ayaklarını uzatmış öylece parmaklarına bakıyordu karşısındaki muhattabının telefonu açmasını beklerken. o sırada oflayıp pofladı telefon cevap vermeyince ve telefonu kapatıp ayağa kalktı. üzerindeki kıyafetten sıkılmıştı ve sırtının arkasındaki bir düğmeye hafifçe dokundu. baş parmağını oradaki düğmeye bastırdı ve parmak izi taraması tamamlandı. '' the t-1 suit is about to taken off. do you approve?'' diye bir soru cümlesi duyuldu odada. adam sakince '' evet..'' dedi. '' voice analyse is succesfull'' diye çınladı oda ve o anda adamın üzerindeki kıyafet bembeyaz oldu. başı da dahil olmak üzere tüm vücudunu kaplayan bir kıyafetti bu. kıyafetin arkasında bir fermuar görülüyordu. incecik fermuarı harifçe araladı adam ve kollarını çıkardı. daha sonra da başını. kıyafetin içinden çıkarken üzerinden dumanlar yükseliyordu. o anda midesinde büyük bir kasılma hissetti ve derhal lavaboya gidip kustu. kıyafetin alt tarafını kustuktan sonra çıkarabildi. aslında adam 1.67 boylarında oldukça minyon, kel, kırmızı yüzlü, elmacık kemikleri çıkık, narin bir görünümdeydi. üzerindeki kalp ritmi kablolarını, sinir sistemi düzenleyicilerini, kendisine düzenli olarak gerekli maddeleri enjekte eden kordonları da çıkarttı. çırılçıplak kalmıştı ve duşa girmeden o çıplak haliyle telefeonu tekrar eline aldı. aynı numarayı tekrar çevirdi. bu kez telefon cevap vermişti;

    - 785 19 ap 00 grup
    - onaylandı. dinliyorum.
    - görev tamamlandı. kameralar eksik kaldı mı bilmiyorum.
    - çok da önemli değil. aslında kameraların çekim yaptığını biz de biliyoruz onları göstermelik vurdun sonuçta. iki hafta sonra sana bildireceğimiz bir adreste medya kuruluşlarının, önemli banka yöneticilerinin ve sigorta şirketlerinin ceolarının toplanacağı bir toplantı düzenlenecek. orada 138 davetli olacak ve bu toplantıya sen de gideceksin.
    - kim olarak?
    - kimlik listeni cihaza yükleyeceğiz sen sadece oraya gideceksin ve zamanlamalara göre orada bulunacaksın.
    - peki ya benim göründüğüm kimliklerin gerçek sahipleri de orada olurlarsa?
    - bulunmamalarını ayarlayacağız.
    - o zamana dek ne yapmam gerekiyor?
    - o odadan çıkma. banka hesabına gereken işlem yapılacak.
    - bir önceki operasyonun etkileri ne oldu peki?
    - bunlarla kafanı yorma ancak büründüğün kimlikteki tüm şahıslar tutuklandı ve haklarında ciddi suçlamalar var.
    - peki bu insanların benim bulunduğum yerde aynı anda olamayacakları bu kadar belliyken ve eminim ki tam o anda başka bir yerde bulunduklarını kanıtlayacak şahitleri de olabilecekken bu insanlar nasıl tutuklanabiliyor?
    - çünkü insanlar gördüklerine inanırlar duyduklarına değil. parmak izlerin bile birebir olarak onlarla aynı. senden genetik bir örnek alsalar bile onlarla birebir örtüşür. kıyafetin özelliği bu. tamamen onlara dönüşüyorsun.
    - yayını kesiyorum.
    - zaten süre de dolmuştu.

    daha sonra televizyon açılır ve haberlerde la gazzetta della fiore'nin sahibi guiseppe garimandi'nin tutuklandığını görür adam. bir spor yorumcusu, bir haber spikeri ve şimdilik soruşturma gereği kimliği açıklanmayan önemli bir bürokrat hakkında da soruşturma başlatılmıştı. kimliğin aslında görüntüden ibaret olduğu ve bu nedenle de kimlik denen şeyin ne denli kırılgan, cılız ve ahmakça bir şey olduğunu düşünür bir sigara yakarken.
  • insanlar tek bir kimliğe değil birçok kimliğe sahiptirler. cinsel kimlik, dinsel kimlik, etnik kimlik… vb. bunlardan birkaç önemli olanıdır. bu ve benzeri kimlikler bireyin en büyük düşmanıdır. düşmanıdır çünkü bireye iki açıdan zarar verebilirler. ilki; birey kendisinin ait olduğu grubu, diğer gruplar karşısında ayrıcalıklı görebilir ve kibirli bir karaktere bürünebilir. ikincisi ise aynı birey, diğer gruptan kaynaklanabilecek bir hoşgörüsüzlük örneğine maruz kalabilir. böylesine zarar verici iki düşmandan kurtulmanın yolu tüm kimliklerimizden sıyrılmaktır yani kendimizi herhangi bir kimlik kategorisinin altına koymamaktır. ancak bunu gerçekleştirmek çok zordur. çünkü her birey belirli bir dünya içerisinde doğar ve istemese de etrafında onu kuşatmış kimliklerle yaşamak zorunda bırakılır.

    bazı kimliklerimiz tamamen elimizde olmadan bize verilmiş iken, bazılarını kendi özgür irademize dayanarak seçeriz. demek ki her kişisel kimlik bize önceden verili değildir, özgürce seçtiğimiz bazı kimlikler de vardır. örneğin bir birey eskimo ailesinin çocuğu ise, eskimo ırkına mensup olmaktan kendisini muaf tutamaz ve bu ona verili bir kimliktir ama bir birey heteroseksüel biri iken homoseksüel bir yanını keşfettiyse ve hayatına artık bu şekilde devam etmeyi arzu ediyorsa bu verili bir kimlik değil özgür bir kimlik seçimidir.

    birey ister verili kimliğiyle son nefesini verene kadar gurur duyarak, ister tiksinerek yaşasın ya da bir birey verili kimliğinden hoşnut olmadığını keşfederek başka bir kimlik altına girsin, hiç fark etmez, bir kimliğe mensup olduğu için hoşgörü ve pratikleri ile temasa geçmiş olur. çünkü bir gruba mensup her birey, o grupla beraber hareket ettiğinden dolayı, o grubun diğer gruplar arasında edinmiş olduğu avantajlara sahip olma hakkına kavuşur. ve eğer ki başka diğer bir grup, bu avantajlardan eşit anlamda yararlanamıyorsa, kuşkusuz o grubun bireylerine imrenerek bakacak (ki bu en iyi ihtimal) ve ona karşı farklı bir bakış geliştirecektir. bu farklı bakış pratiğe döküldüğü anda ise hoşgörüsüzlüğün tetiklenmemesi pek olası gözükmemektedir. çünkü çoğunlukla verili kimliklerinden ötürü bireyler bazı dezavantajlara sahip olurlar ve yaşamlarının kalitelerini arttırmak için yanlış tepkiler ve dolayısıyla hoşgörüsüzlük örnekleri sergileyebilirler. bir ülke içerisinde küçük ve güçsüz bir grup azınlık kimi dezavantajlara sahipse bunun üstesinden gelmek için, kendi güç potansiyeline bakmadan güçlü grup üzerinde hoşgörüsüzlük örnekleri sergilemeye başlayabilir. “çünkü temel olarak, hoşgörü bir grubun diğer gruba olan tutumlarıyla ilgilidir, sadece daha güçlünün daha güçsüzle olan ilişkisi ile değil”

    hoşgörüsüzlüğün kaynağı olarak gösterebileceğimiz bir başka fenomen ise dilsel kalıplardır. bunlar söz kalıpları olarak bir grubun içerisinde evrilen kemikleşmiş öbeklerdir. kuşkusuz bu evrim rastlantısal değildir, her söz kalıbı, grubun kendi özellikleriyle paralel evrilmektedir. bu durumda günlük hayat içerisinde bu söz kalıplarını kullanan bireyler istemeseler de diğer grubu tedirgin edebilecek koşullar yaratabilirler. örneğin alfred jules ayer ingiliz dilinde kalıplaşmış bir söz olan “yellow streak” sıfatının sarı benizlileri kızdırabileceğinden bahseder: “korkusu olan (yellow streak) insanlarla konuşuruz, bütünüyle ilgisiz de olsa, sarı benizli (yellow-skinned) kişiler hemen gururları için dikkat kesilirler”. pek tabi bu söz kalıbı zamanında belirli bir beyaz grubun içerisinde evrilmiş bir tür alaycı tavrı ifade ediyor olabilir -bunun için bu isimde çekilmiş western filmlerine bakmak yeterlidir. ancak burada asıl nokta günümüze kadar gelen bu söz kalıbının artık gerçekten bu anlamda kullanılmadığıdır. tamamen masum bir niyet ile kullanılmış söz öbekleri kimi zaman karşı tarafı tedirgin edebilir.
  • "yilda bir, 1 hafta! 2009 kislik-2010 yazliklarda maliyetine satişlar; takim elb.299 değil 100, neyir triko 149 değil 30, mer.tshirt 49 değil 10 tl. ilk siz seçin" yazan bir sms göndererek reklam yapmaya çalişan, oysaki sizi sene içinde böyle kazikladik haberiniz olsun itirafi yapan mağaza. yemezler hacım hem telefonumu nereden buldular bunlar şimdi. kıllandım bak.
  • kimliğinizin arasında sıkışıp kalmışsa kişiliğiniz, yırtabilirsiniz. hükümsüzdür.
  • her hangi bir varlığın evrendeki statüsü.
    tanrı'nın bilinmek istemesi; zamanın başlangıcından bu yana bu kavramın hep var olduğunun kanıtıdır.
  • chantal kendi kendine şöyle dedi: erkekler de bir tuhaf oldu. baba otoritesi olmayan babalar. çocuk arabası iten, biri sırtında öteki göbeğinde iki çocuk daha taşıyan erkekle flört etmeye kalktığını, karısının bir vitrine takılmasından faydalanarak, adama fısıltıyla randevu verdiğini düşündü. ne yapardı acaba? çocuk ağacına dönüşmüş o adam o haliyle tanımadığı bir kadına dönüp bakabilir miydi? karnının üstünde ve sırtında asılı duran bebeler taşıyıcılarının hareketinden rahatsız olup viyaklamaya başlar mıydı acaba? bu düşüce ona gülünç geldi ve keyfini yerine getirdi. kendi kendine şöyle dedi: erkeklerin artık dönüp bana hiç bakmayacakları bir dünyada yaşıyorum.