şükela:  tümü | bugün
  • gülüş

    sarhoş olasım var bugün. ayık kafayla çekilmiyor, harabelerde harap olmuş bunca şarapla sarhoş. bitik gecelerde yenik köfteler, ezik ruhları beslemeye yetmiyor. sabahakarşı kafayı çekip çekip, yakasım var sokakları. bağıra bağıra içsem şarkıları, söylesem sigaraları. bir bir yansa ışıklar, el ele tutuşsa, itfaiyelerde mahsur kalanları, ağaca çıkan kediler kurtarsa. bir şeyler düzelir mi acaba bu şehirde. “açılın ben hastayım” diye bağırsam okulda, suni de olsa bir teneffüs zili çalar mı kulaklarımda?

    3 kul hürse, 1 el hemen vurur enselerine. yasak kardeşim işte anlayın sizde halden. allah’ın ve devletin yasakladığı işlerden kaçınırken kendimi böceğe dönüşmüş buldum. sonra ilaçladılar zaten. çocukken bir aşı yaptılardı, kızamık. kızamıyorum bile artık. ruhuma zayıflatılmış bir virüs olarak verdiler seni. hepimizin ortak bağı, şıklığı güçlendirmek için moda diye bir şey icat ettiler. bir türlü ayak uyduramadım. kaldıramadı vücudum bak, yuvarladım lafları yine.

    ne diyoruz biz, ne yiyoruz, ne saçmalıyoruz müzeyyen. cevaplar sorulara hamile, ultrasonda gördüm. nurtopu gibi bir anlamsızlığımız olacak.

    çalıntı araçlardan çıkma parçalarla yaptım kendimi. furkankeştayn’lığa oynuyorum. aynı yere iki kez çaktı şimşek, can buldum. pasta-cila-kaportacı metin abiyle konuştum, elinde çok iş varmış ama beni de araya sıkıştırabilirmiş. tak etti canıma araya sıkışmak, rahat rahat oturup kalkamaz oldum. kalabalığa düşmüş hindi çaresizliğindeyim. canım sıkılıyor. sensiz uyumaktan bitap düştüm, gel de kaldır beni hadi. sensin sendeki kastım, alın artık şu lafı üstüne. görmezdeysen gel, gelemiyorsan ben görmeze geleyim, beraber görmezden gelelim.

    bağışlanmam gerek. belki bir iki kişinin derdine dert olurum ama bu organları ben hiç hak etmedim. hepsini bağışla lütfen. özellikle de kalbimi. alan olmazsa eğer seyiple gitsin. seninle barınamadıktan sonra uyutsanız da fark etmez.

    beklemem gerek diyor benden içerdeki bir ben. başka da tek laf etmiyor. bir başka ben de vakit geldi diyor. bas uçlu kaleme veya çek tetiği diyor. diğeri tatsız bir yolculuk telaşında, valiz hazırlıyor. başköşede oturmuş sessizce zikir çekiyor biri, elinde uzay taşlı tesbih. her kafadan bir ses geliyor, kendi içimde azınlık durumunda hissediyorum.

    elimde urgan ipi, bir sehpanın üzerinde duruyorum. düğümü atayım derken kör oluyorum, düğüm zaten kör. sehpa dengesini kaybedip düşse adalet yerini bulacak. ağlayasım vardı, o da kaçtı korkudan. seyretmek için en ön sıradan bir yer buldu kendine. elinde patlamış mısır, 3 boyut gözlüğünü takıyor. hayata son bir el ve daha düşmeden sehpa: gülüyorum sonunda. keyifle ve hüzünle, mutlulukla ve acıyla, huzurla ve kederle, kahkahayla ve sessizce, içten ve sahte, ilk ve son defa; gülüyorum, elveda.
  • şişiş

    çok huysuzum bilirsin, bilmelisin, bil… seninle bir dakika umutlandırıyor beni, sensiz her dakika canım, usandırıyor beni... dişlerim çürüdü döküldü geçen. sonbahardandır dedim, umursamadım. ömrümün sonbaharı yani kastettiğim, hani imgeden anlamazsın diye belki yazayım. sen de ne de olsa yaz aylarının sonundasın... ekmek yok, kuru soğan bile yok. yiğit muhtaç olmuş, kredi verecek banka dahi yok. ama böyle olmaz ki gülüm, gök bedava, yer bedava, hava beleş, kuş cıvıltılarına dahil değil mesela kdv (katma! değmez, varyemez)... bilen, bilendikçe eğ başını. ne kadar tehlikeliysen, o kadar yasadışısın. tutuklarlar maazallah, estağfurullah, elhamdülillah... dün ölenler, yarın doğanları tanımadı, oysa karşılaşmış olmalılar, onlar giderken bunlar geliyordu. biz saklanmış ağacın arkasına, saklanmış ağacı arıyorduk. kim sakladıysa onu affet ya saklayanların resulü. anladın mı kelime oyununu müzeyyen? (geçen gittiğimiz müze var ya, hani tabiatın biyografisini sunan, onu da yıkmışlar işte. kim bu müze yiyen anlamıyorum?)… oyun içinde oyun oldu yine, okeye dönerken şahımı yediler, mars oldum gülüm. plüton da olabilir… dediklerim komik mi geliyor bilmiyorum, ama bunlar birer ağıt müzeyyen. çaktırma, telefonlarımızı dinliyor gizsiz ajanlar. hadi beni salda uyuyayım. sana son şifreli mesajım hiç unutamadığım bir çocukluk travmam olsun; bir keresinde balonu o kadar çok şişirdim ki, ben patladım. o günden beri gaz kaçırıyorum. (şifre;1234)
  • gülveren sokak 26/9'a 3 tavuk döner 3 ayran, tavuk dönerlerden biri acılı biri soğansız.
  • ne hakkında bu yazılar
  • düşüş – dönüşüm
    başlamak bazen daha önce hiç olmayana girişmektir. bazen de ama, yenidendir başlamak. öncesi olan bir şeydir bazen, işte buna da biz, dönüş deriz. başlamak içinde çok şey barındırır, misal olarak cesareti verebilirim.
    matematiğin en korkunç üç sembolünden biri; 0’dır. yutan eleman diye adı çıkmıştır bir kez, işte insan da başlamadan önce tam olarak 0’ın içindedir. ondan korkar, kaçarız ama durabileceğimiz en uzak nokta onun tam merkezidir. 0’ın midesinde ki 100 milyarlık kalabalığız ve bu bizi deli edercesine korkutuyor. işte başlamak, o ilk adımdır, sınırdan ilk burnumuzu uzatışımızdır. ve bu bizi matematiğin ikinci en korkunç sembolü olan 1’e getirir. burası 0’ın karanlığından farklıdır. çünkü hazmedilen milyonlarca sayıdan uzakta, yalnızdır artık insan. 1 dediğimiz şey bundan bu kadar yalın, bu kadar sadedir; başka çaresi olmadığı için. burası insana sonsuz sessizliğin içinde, huzurlu bir yaşam gibi gelir, fakat işin özü bunun tam aksi. 1 olmak insana iki yol sunar; ya korkup tekrar 0’a saklanırsın, ya da gittiğin istikamette yola devam edersin. bu zamana kadar kimse 1’e varmış ve burada ebediyen kalmamıştır. yola devam etmek matematik âleminin üçüncü ve en korkunç simgesine götürür bizi; ?‘luğa burası öylesi bir yerdir ki, bilinmezliğin cazibesi kör eder gözleri. kör olan gözler, bilmeden yürümeye başlar ?‘luğa doğru. ona kavuşma arzusuna kapılırlar, yürekleri onun o gölgeli gülüşüyle mest olur. düşünmek, hissetmek, yaşamak, her bir adımla daha bir anlam kazanır onlar için ama ne yazık ki artık nerede olduğunu, nereye gittiğini bilmeyen gözler boş bakıyordur dünyaya.
    bu gaflet uykusundan uyanıp, 0’ın o uçsuz bucaksız surlarında turladığını görmek “dönüş” oluyor tam olarak. kırılmış aynadan kendine bakan bu insanlar için durgun bir su birikintisi bulmak, dönüş. yüksekliği ölçmek için bırakırken bedenini 0’ın kenarından aşağı, oturup saniye tutmak ruhunla işte, dönmek dediğim şey. bu defter de benim düşüş süremi tutarken aklımdan geçenler…
  • yağış
    buralar fazla aydınlık yazı yazmak için. yaşamak için fazla aydınlık, uyumak için fazla parlak bu ışıklar. bunca suni aydınlatmanın içinde doğal kalmanın, doğal düşünmenin, doğal hissetmenin imkânsızlığı doğal değil mi? bunca yapay ışıkta, gözlerimizin asıl rengini nasıl görebileceğiz, anlamak zor. bunca makyajın arkasında, nasıl güldüğünü görmek güç. ruhumuzu boyayamasak ta, sahtelikle sıvıyoruz kişiliğimizi.
    yağmurdan kaçıyoruz, kat kat katmanlarımız akarda, bir parça içimiz görünür diye. oysa bilmiyoruz ki, zaten nisan’da yağan yağmurunda bir aldatmaca olduğunu. ben hiç korkmadım ıslanmaktan şimdiye dek ama bu denli yalancı bulutlar sarmamıştı içimi. yağmur aşkla yağar benim hafızamda. insanlar neşeyle kaçışır sağa sola. ben ellerimde seninkilerin sıcaklığını duyarken, aldırmam kaldırım taşlarının aralarına dolan sulara, koşarım anılarımın arasında. buğulanan cami camlarına otobüsler çizerim. ama şuan yağan yağmur bu otobüslerden bile yalan. bunlar aşk yağmuru değil; hüzün yağmurları bu düşenler. sonrasından açan gök kuşağı kartondan kesilmiş gibi.
    el ele çiftler geçiyor altımızdan. onlar bilmez bu gerçekleri ama beni kandıramazsınız artık. bu sahte yağışlara kanmıyor gözlerim. keşke kansalar.
  • yaşayış
    aç parantez; ye şaplağı, yaşamaya başla. aç parantez; gör anne babayı, tat sevgiyi. aç parantez; ağla, acık, doldur altını. aç parantez; dinle ve konuşmayı öğren. aç parantez; emekle, yürü, koşanlara yetiş. aç parantez; ye yemeğini, sor aklındakini, al cevabını, sus otur sonra. aç parantez; tanış kelimelerle, okumayı sök, ezberle yazılanları. aç parantez; izle insanları, ayak uydur düzene ve katıl sağ kulvardan yarışa. aç parantez; oku yazılmış şiirleri, taklit et senden önceki aşkları ve diz dizelerini.
    hayat sağa bakan parantezlerden ibaret. suya atılmış taş misali, iç içe geçmiş halkalar. her bir insanın özenle veyahut yanlışlıkla açtığı parantezler, her bir anın kendi tek yönlü eğik çizgisi. aç parantez; yalnızlığı, çaresizliği ve kelimelerin anlamsızlığını hisset. aç parantez; depremleri, yangınları, katliamları, intiharları, ölümcül hastalıkları ve bilhassa yaşadığın dünyanın karanlığına tanık ol. aç parantez; doğan güneşi, batan ayı, geçen günü, eksilen ve kalan ömrü tek nefeste kucakla. aç parantez; lezzetli yemekler ye, zaten bilineni yeniden keşfet, güzel insanların içindeki kötülüğü bilmeden tanı, bir de mümkünse eğer; düşün altında binlerce kefensiz yatanı.

    yaşam bir parantez paradoksundan ibaret. bildiğimiz, tanıdığımız, gördüğümüz, yaşadığımız, tükettiğimiz, ürettiğimiz, sahiplendiğimiz, kirlettiğimiz, inandığımız ve inkâr ettiğimiz her bir insan, her bir yer, her bir şey, her bir an ve zaman bir öncekinin içine gömülmüş bir oval çubuk sadece. ister inanın ister inanmayın ama film şeridine benzetilmiş ömür denilen nane; bir iki satırlık parantez dizisi, o kadar. aç parantez; doğ ve hayatta kal. aç parantez; hisset ve doldur sayfaları kelimelerinle. aç parantez; bitir defteri, dür ve sok kolunun altına. aç parantez; öl ve başlasın çalmaya; gidiyorum elveda. kapa parantez.
  • ayrılış
    kafan karışır. doğruların eğilip bükülür ve sağlamlığını sorgulamaktan kaçındığın gerçekliğin, sonunda üzerine çöker. ezilmez ama sıkışır ruhun, yanılgının en büyük parçasının altında. darma duman olmuş şehrinde, elinde ki eski püskü haritayla, çoktan kör topal korsanlarca yağmalanmış, çöpten hazineyi ararsın. bulmak heyecanlandırmaz, aksine yeni depremlere zemin hazırlar. bulamamak kemirmekten fazlasını yapar ruhuna. parçalar ve ezer, kanlar içinde kalmış bedenini, azı dişlerinin arasında. hayat bol bol bu depremler, inanışlar ve yok oluşlarla doludur. kaçınılmaz ve karşı konulmaz bir çıkmaz sonsuzluk.
    ayrılış, birken iki olmaya benziyor. parçalanış, kopuş bir nevi. bir büyükten iki küçük, iki eksik, iki yarıma dönüşmek. eskisi olmayı ummak anlamsız ve gereksiz; çünkü bu tekrar doldurulabilir türden bir eksiliş değil.
    bir de (kişiden kişiye değişmek koşulu ile) çok can yakar. sonuçta: bir kitap düşer yere, kapanır bir pencere…
  • ["herkes biliyor ki," diye yazıyor paulhan*, "günümüzde iki yazın var: okunması* olanaksız kötü yazın* (ama pek çok okunmaktadır); ve kimsenin okumadığı iyi yazın*."] jean-paul sartre - edebiyat nedir