şükela:  tümü | bugün
  • yozgat'da şehirdışında bir müzikholün ismidir.

    aslında bu entry'i girmeden önce uzun bir süre oranın gerçekten olup olmadığını
    düşündüm.. hepsi bir düş müydü yoksa ben gerçekten de karlı bir 1998 kışında kırmızı işık
    müzikholünde bulunmuş muydum? insan bazen hayatının sisleri içinde kalan görüntüleri
    unutmayı tercih ediyor, ayrıntıları giderek silikleşen bu görüntülerin bir süre sonra
    isimleri ve varlıkları bile bir rüya ile gerçeklik duygusunun arasında sıkışıp
    küçülüyorlar..

    1998 kışıydı ve yozgat'daydım. garajdaki lokanta yediğim bol yağlı tas kebabını acı bir
    bardak çayla sindirmeye çalışırken zayıf bıyıklı garsonla sohbet ediyordum. "fazla param
    yok, bu gece yatacak temiz ve ucuz bir yere ihtiyacım var" dedim, ya da onun gibi birşey.
    o da bana şehrin 3-4 km. dışındaki sarıçay otelini tavsiye etti. bir pazar gecesiydi,
    iki gündür yağan kar altında şehir derin bir sessizliğe bürünmüştü, arada bir havlayan
    köpekleri ve yoldan mavi ışıklarını yakarak geçen devriye polis arabalarını saymazsak
    sokaklarda çıt çıkmıyordu.

    yarı yola kadar minibüsle gelip daha sonra karanlığın içinde bata çıka ilerledikten sonra
    yatılı liselerin rutubetli ve kasvetli yurtlarına benzeyen oteli gördüm. resepsiyondaki
    amcanın gözü beni tutmamıştı ama yine de odayı verdi. "sıcak su sabah yedi-dokuz arası
    akar" diye homurdandı ben odaya çıkarken.. orta anadolu ucuz oteli.. 10 metrekare oda..
    ayak kokan eski ince bir halı, kirli camları örten kirli perdeler. tavandan sarkan
    kordonun ucuna tutturulmuş sarı ampül, eski bir musluğun pas akıttığı kirlenmekten
    sararmış lavabo, tahta kurularının kemirdiği yıkılmak üzere bir gardolap.. pencereden dışarı
    baktım...şehir ışıkları görünmüyordu kar tanelerinin arasında.. kafayı çekmek ve sonrasında
    sızmak istedim sabaha kadar. nasılsa sabah bütün yolu geri yürüyecek, garajda bulduğum ilk
    otobüse atlayıp istanbula dönecektim. zaten neden yozgatta olduğumu ben bile bilmiyordum.

    otelden dışarı çıktığımda ayazı arkasına alan kar taneleri vurdu yüzüme..keskin bir soğuk
    bıçak gibi kesti dudaklarımı, gözkapaklarımı.. bata çıka yürüdüm.. ne bir bakkal, ne de
    hüzünlü bir tekel bayi..sonra uzakta kırmızı renklerle yazılmış, harflerin yarısı yanmayan
    o neonun loş ışığını seçtim: "kırmızı ışık"...ya da "kırm.z. ış.k"

    "kardeş, bu yakınlarda tekel bayi ya da içecek birşeyler alabileceğim bir bakkal filan var
    mı?" elimle hayali bir rakı şişesinin kapağını açtım, hani bana alkol satmayan bir yer
    tarif etmesin ben de boşuna yürümeyeyim diye... ne de olsa burası bir anadolu pavyonuydu
    ve kapıda duran bu kadir inanır benzeri herif bu dili anlardı.

    "şehirde bile bulamazsın bu havada açık bir yer..saat olmuş oniki..."

    başım önüme eğildi, herşeye küfrettim o sırada hayatımda olan.. hayatımın bir özeti gibi mi
    gelmişti o an bu yanıt, buna da emin değilim...

    "gel içeri abi...seni misafir edelim..." sırıttı kadir abi...

    "param yok be kardeş...başka bir sefere belki...ucuz otel bulacağım diye geldik bu dağ
    başına zaten"

    "abi ayıp ettin..bakkaldan alacağın rakı parasına misafir ederiz seni burada..ne olacak."

    başka birşeyler söylemiş miydi beni ikna etmek için? yoksa ben aslında sırf kafa bulmak için
    o an herşeye razı mıydım? hayatımda ilk kez bir pavyona giriyordum, evimden yüzlerce
    kilometre uzakta.. hiç tanımadığım bir şehrin içinde, şehir kadar ürkek bir ruhla..

    kadir bir başka kadir abinin kulağına birşeyler fısıldıyor. ikinci kadir abi kolumu
    bir kadir abinin tutabileceği en nazik şekilde tutup içeri götürüyor beni..taş
    merdivenlerden iniyoruz..duvarlar kadifemsi bir kumaşla kaplı, üzerine iğnelenmiş
    eski siyah beyaz kadın resimleri.. kocaman bir kapının kanatları görünmeyen iki el
    tarafından açılıyor. aydemir akbaşa benzeyen sevimli bir yüz gülüyor bana..kadir abi2
    kolumu bırakıp aydemir abi1'in kulağına birşeyler fısıldıyor. aydemir abinin yüzü asılıyor
    önce..sonra umursamaz bir edayla "buyrun beyefendi" diyor.. önüme düşüp arkalardan bir
    masaya oturtuyor beni.
    ....(devam edecek)
  • sahnede sazlar ve sandalyeler kendi başlarına duruyor. cızırtılı hoparlörlerden kibariyenin olduğunu tahmin ettiğim şarkılar yükseliyor. içerisi küçük bir sinema salonu büyüklüğünde. tavandan onbeş yıl öncesinin disko dekorlarının vazgeçilmezi 2 adet aynalı top sarkıyor.. gramafondan yapılmış gibi görünen yaldız kaplı sütunlar, ortamın loşluğunda kaybolup giden ucuz neonlar, duvarlarda birkaç ayna ve siyah beyaz resimler, bir domuz kafası, barın orada tozlanmış yarısı boş içki şişeleri.. ahşap, rutubetli halı, patates kızartması, anason, ter, sigara, küf, bira karışımı kokuyu bıçak gibi kesiyor ağır kadın parfümleri. içeride on onbeş masa var.. dördü dolu. birinde nereden baksan köyden esnaf oldukları belli olan 4-5 ağır abi, birinde gençten birkaç delikanlı, bir başkasında hayatlarının kazığını yemekte olan üç köylü ve benim hemen çaprazımdakinde yüzlerini seçemediğim bir adam ve bir kadın. müzik değişiyor, adını bilmek bir kenara daha önce hiç duymadığım türlü yanık fantazi-arabesk şarkılar çalıyor cızırtılı hoparlörler titreyip titreyip gevşiyorlar..

    bulent kayabas'a benzeyen bir başka garson bir kadeh koyup çevik hareketlerle rakı ve su dolduruyor içine, iki de buz koyuyor sormadan. oysa bira içecektim ben.. bir başkası beyaz peynir tabağı ve tuzlu fıstık bırakıyor, beyaz peynir, iki pörsümüş salatalık, kenara sıkıştırılmış haydari ve tuzlu fıstık.. itiraz edecek oluyorum, "misafirimizsin abi, dertlenme, bira parası alacağız senden" diye yapıştırıyor yanıtı bülent kayabaş..." eğlenmene bak abi.. bu gece şebnem söylüyor.." şebnem kim? şebnem ferah olacak değil elbet...gerçek adının ne olduğunu kendi bile unutmuş sıradan bir orta anadolu kentinin sıradan bir pavyonunun kayıp şarkıcısı işte...sorma..sormuyorum..."iyi bakalım" çıkıyor ağzımdan...sırıtarak gidiyor bülent kayabaş... ne olabilir ki? en fazla paltomu alır bırakırlar..paltosuz dönerim ben de istanbula..bira parası...ne kadar ki acep kafalarındaki bira parası...neyse.. düşünme...düşünme...

    rakı boğazımdan akıp gidiyor, ilk yudumuyla birlikte yorgunluk akıyor ruhuma... barda oturmakta olan kadınlar bana bakıyorlar, yeni farkediyorum. konsomatris ?? daha güzel olmaları gerekmiyor mu? bunlar pavyon kapandıktan sonra ortalığı süpürecek kadınlara benziyorlar daha çok? ne bekliyorsun salak..nicole kidman mı? kadınlardan biri kadehini kaldırıyor.. boş bir kadeh..tuhaf.. yeni farkediyorum, kadehleri bomboş.. aydemir akbaş kılıklı garson yanlarına gidip birşeyler söylüyor bana bakarak.. yo hayır masama gelmesinler.. yüzüme kan hücum ediyor.. ama ne söylediyse kadınların yüzü asılıyor.. artık bana da bakmıyorlar.. ne dedi acaba? bir bira parasına misafir ediyoruz zavallıyı, iş çıkmaz diğer masalara çapa atın mı?

    rakı bitti işte.. hoparlörler de sustu.. içerisini aydınlatan ışıkları iyice kıstılar, sahne aydınlandı.. şebnem ortaçağ zırhlarını anımsatan dekolte ışıltılı bir elbiseyle belirdi birden sahnenin önünde.. bülent kayabaş rakımı tazeledi, kanun, ud, keman, klarnet de yerini aldı.. sessizlik..
  • ve müzik başladı.. şarkı söyleyen kadın, şebnem orta yaşını çoktan geride bırakmış. yüzü kat kat boyanan gecekondu duvarları gibi, solmuş bir çiçek, paramparça bir vazonun zorla birbirine tutturulmuş parçaları gibi....adi makyaj malzemeleri.., birbirleriyle uyumsuz parlak renkler.. artık kapatılamayan kırışıklıklar..ağzını her açtığında, yüzündeki şekiller, dağlar, ovalar, dereler birbirine girip yeni bir haritaya dönüşüyor.. detone...bu işe başladığından beri detone aslında.. ama bir zamanlar güzelmiş ve sesine kulaklarını kapamış insanlar.. şimdi yalnızca sesi çarpıyor kulaklara, gözlerini yumuyor insanlar renklere.. çatlıyor, eziliyor, ton kaydırıyor.. şarkı bitiyor bir başkasına başlıyor... o da bitiyor.. kırık dökük bir çiçek geliyor sahneye, üzerindeki ismi okuyor, oscar törenlerinde sunuculuk yapar gibi kırılıyor.. "...hami bey...ah çok teşekkürler.." esnaf tipli adamlardan biri soğuk soğuk sırıtıyor, ışığın düşmediği yüzündeki donuk tereyağını anımsatan o sırıtışı görüyorum..bir çocuk fırlıyor sahneye, çiçeği alıyor kadının elinden. yeni bir şarkıya başlıyor kadın.. aydemir akbaş'a bir işaret, ben de yeni bir kadeh rakıya merhaba diyorum.. başım dönmeye başladı, uyuşuyor düşüncelerim..sonra bülent kayabaş'a benzeyen garson çıkıyor karanlığın içinden.."abi ikramımız diyor", küçük beyaz bir tabak, üzerinde buruşuk yağlı bir peçete, onun da üzerinde üç ufak sigara böreği.."eyvallah"...eyvallah ama çıkışta bunları bana fena geçireceksiniz diye bir his var içimde fena halde.." başka bir isteğin var mı abi?"..istek mi? .. "buz..buz var mı rakıya?" "olmaz mı abi."

    buz geldiğinde müzik ara veriyor. kadın hızlı, sazlar ağır ağır sahne arkasında kayboluyor. sonra yine cızırtılı hoparlörler. az önce benim teşrif ettiğim karanlık ağızdan üstü başı bembeyaz kar taneleri ile örtülü 2 adam giriyor içeri. aydemir akbaş alıyor hemen karla kaplı paltolarını.” amirim buyrun” diyor, hemen yanımdaki masaya buyur ediyor adamları. amir ?? adamlardan bıyıklı olanı masa bir selam çakıyor, “afiyet şeker olsun genç”..duruyorum..başım dönüyor zaten.."sağolun...amirim.."
    (devam edecek)
  • ceketini paçalarını hafif havalandırarak oturuyor. o zamanlar ne internet ne de ekşi sözlük var, üstelik raconlardan da habersisiz, bilmiyoruz yani..bu doluyum demekmiş. yine mi yani? yanisi, belinin yan tarafında, bir bölümü pantalonun içine doğru sokulmuş muhtemelen ruhsatsız bir silah taşımakta amirimiz.

    onbeş dakika filan olmuştur herhalde benim "sağolun amirim" yapıştırmamın üzerinden. kırmızı işık müzikholünde manzara şu şekilde değişmiş bulunuyor.. benim oturduğum masa ile amirimin oturduğu masa arasında boşluk yok olmuş, amirim ve ben rakı tokuşturmaktayız...

    şimdi düşündüğümde bu manzaraya nasıl ulaştık o onbeş dakika içinde, neler söylendi ve neler yapıldı tam anımsamıyorum. içki ve yorgunluk üst üste gelince insan yaşadıklarının gerçekliğini bile sorguluyor.. hele kırmızı ışık müzikholü gibi fazlasıyla gerçeküstü bir mekanda olunca.. sanırım, amirim beni birine benzetip "baban nasıl?" diye sormuştu. ben de bozmayıp "iyidir çpk şükür..siz nasılsınız?" diye yanıt yapıştırmıştım. sonra "askerlik bitti ha?" dedi amirim... ben de "şey..." filan diye geveledim ağzımda.. bülent kayabaş ezik büzük bir tepsi taşıyıcıyla yan masayı mezelerle donatmak üzere teşrif ederek beni kurtaracaktı.. ve amirim, benim naif masamı şöyle bir süzüp kendi masasının kallavi görüntüsünden utanmış olacak ki, bülent kayabaş'a bir kaş göz işaretiyle masalarımızı birleştirecek ve vakur bir edayla bana bakıp "buyur genç" diyecektir. "hık..mık..sağol amirim..ee..iyiyim ben böyle? .." olmayacaktı...olamazdı da..

    şebnem ikinci kez sahne aldığında ben amirimin karayolları bilmem kaçıncı kısım şefiyken, minibüste kendisine el şakası yapan adamı onsekiz yerinden bıçaklayarak girdiği cezaevinde bu lakabı aldığını ve şimdi günlerini otobüs yazıhanelerine "yardımcı olarak" geçirdiğini, aslında çankırılı olduğunu ama en sevdiği şehrin bursa olarak kayıtlara geçmesi gerektiğini, uzun saçlı üniversite öğrencilerinden hiç hazetmediğini zaten okulların hiçbirşey öğretmediğini, hayatın en iyi pavyonlardan, aşkı orospulardan, işi de pezevenklerden öğrenebileceğimi bellemiştim. dahası alkolle dolu boş bir balonu andıran anasona bürünmüş midem lezzetli mezelerle tanışmış, peynirden nefret ettiğim için amirim ve yanındaki suskun yakın korumasının kınayıcı sözlerine muhattap olmuş ("peynir sevmez misin? ne demek lan bu? peynir sevmeyen insan olur mu? ibne misin yoksa? saçlar uzun değil ama belli mi olur..hayret bişi valla.. ) amirin ikramı katran kokan ucuz puroyu tüttürmeye başlamıştım..
  • sonra amirim bana ceketinin cebinden çıkardığı fotoğrafları göstermeye başladı. ben altıncı ya da yedinci kadehimde filan olmalıydım. ne gösterdiği fotoğrafları ne de o fotoğrafları gösterirken anlattığı hikayeleri anımsıyorum. bir tanesi hariç.. bir tren kompartımanında amirim ve çok güzel bir kadın objektife hafifçe gülümsüyorlardı. kompartımanın camından istasyonun niğde tabelası ve bir simitçi kadraja girmişti. güzel kadının da, amirimin de yüzünde hüzün vardı. amirim, " trenlerle uzun yolculuklara çıkardık, bazen hiç konuşmadan bir gece boyunca yol alan trenin penceresinden karanlığı izler, birbirimizi düşündüğümüzü bilir, öylece susardık" demişti. bugün bile sesinin nasıl titrediğini hatırlıyorum. "sonra ne oldu?" diye sorduğumda ise "boşver, uzun hikaye diyecekti." israr etmek istemiş ancak bu gücü bulamamıştım. bu yüzden ısrar etmek yerine bülent kayabaş'ın getirdiği arnavut ciğerinden üç iri taneyi, iki büyük yudumla mideme indirip amirimin yakın korumasının kadehimi yeniden doldurmasını izledim.

    şebnem yine mola verdiğinde ki ben bunu kendisi bir anda yanımızda bittiğinde farketmiştim, tuvalete gitmek için sandalyeden kalkmayı deneyecek ve kalktığım gibi geri çakılacaktım. amirimin koruması koluma girerek beni tuvalete götürüp getirdi, alışkın olduğu belliydi böyle durumlara. masaya geri döndüğümde şebnem elinde ucuz viski doldurulmuş bir kadeh, hayatını anlatmak üzere hazır bekliyordu.
  • sigara dumanları halka halka masanın üstünde yükseliyordu. amirim elinde rakı kadehi, iki yana hafifçe sallanıp kasetten çalan şarkıya mırıldanarak eşlik ediyordu. amirimin koruması ise çatalla tabağın kenarına vurarak hafif tıkırtılar eşliğinde tempo tutuyordu. bülent kayabaş yaslandığı yaldızlı sütundan masaları kesiyor, arada bir de eliyle örtmek gereği bile hissetmeden esneyerek saatine bakıyordu. kendi hayatını yaşayan bir kasabadan geçerken lastiği patladığı için zaman geçirmek zorunda kalan ve kasabanın o hassas dengesinin içinde bir gölge gibi, avcun içine saplanmış bir diken, huzursuz bir ihtiyar gibi yabancı kalmış yolcuyu oynuyordum. "ne güzel gözlerin var senin" dedi şebnem, gözlerini yüzüme iyice yaklaştırarak. ucuz parfüm, ter, alkol kokusu..."delikanlılar güzel olmaz" dedi amirim sertçe.. "niye?" diye omuz silkti şebnem kadehini başına dikerken..."oğlum bana bir tane daha getir!" başıyla "olur" dedi bülent kayabaş...."sen hiç prenses gördün mü?" diye sordu şebnem bana..."benim babaannemin babaannesi mısır prensesiymiş..." diye iç çekti ardından..."mısırda prenses yok, yemişler seni" diye güldü amirim...
    "sen ne bilirsin" dedi şebnem üzgün bir sesle..sonra yine bana dönerek, "sen bilirsin, var değil mi mısırda prenses? söylesene bana, benzemiyor muyum prensese?" diye yalvarırcasına sordu.. "bilmem" dedim, "hiç prenses görmedim"..amirim bir kahkaha attı.
    bülent kayabaş yarısına kadar buz dolu bir bardak koydu masaya, üç parmak da ankara viskisi döktü üstüne.."nihavent bu" diye mırıldandı şebnem, kasetteki şarkıya eşlik etmeye çalıştı bir süre; sonra vazgeçip avcuyla kavradığı bardağı bir dikişte bitirdi.
    "çüş ulan yavaş iç çatlak karı" dedi amirim.. "ne güzel gözlerin var senin" dedi şebnem bana dönerek yeniden. üçüncü sınıf bir pavyon şarkısıcısından aldığım bu iltifatın değeri hakkında düşünmeye çalıştım ama amirimin koruması kadehimi doldurdu, amirim "şerefe" dedi, sigara dumanları arasında hafif tıkırtılar, ön masalardan bir "off allah" sesi, yukarıda açılıp kapanan kapıyla ir anda belirip bir anda kaybolan soğuk rüzgar...
  • "sevgilin var mı senin?" diye sordu gözlerini kırpıştırarak. başım dönüyordu, sesler uğulduyordu. sanki zamanın içinde açılmış bir boşluktan içeri düşmüştüm, yelkovan saatler önce sabitlenmişti olduğu yerde. yüzyıl geçmişti sanki amirimin son şerefesinden şebnem'in mentollü kullanılmış mendil kokan sorusuna kadar. "bilmem, belki vardır" diye yanıtlamıştım onu ama halal bilmem neden öyle dediğimi.

    - "kafa ütüleme" dedi amirim kadının dudaklarına doğru üfleyerek sigara dumanını.
    - "hayat sirke gibi be" dedi amirimin koruması yüzünü ekşiterek, bir şişe sirkeye benzettim yüz çizgilerini...
    - "bir zamanlar adanalı bir toprak ağası-fabrikatör aşıktı bana... aslında tanırsın ama söyleyemem şimdi kim olduğunu" dedi şebnem yapmacık bir üzüntü edasıyla.
    - "sikip attı seni değil mi?" diye sordu amirimin koruması. cüretkarlığı amirim tarafından cezalandırılacak diye düşünmüştüm ama amirim ne bir ses verdi ne de bir bakış kaçırdı..gece yarısını çok geçiyordu saatler, sarhoştu zihinler ve düşmüştü rütbeler.
    - "babası istemedi beni...o zamanlar ünlü bir müzikholde söylerdim ben. kasedim bile vardı" dedi şebnem, daha üzüntülü bir sesle. "her gece dinlemeye gelirdi beni."
    - "kimdi o kimdi?" diye geveledi amirim..
    - "boyum üç santim daha uzun olsaydı italyada film çekecektim ben." diye nazlı bir kız çocuğu sesi çıkardı şebnem.. "güzelim değil mi ben? benimle evlenir miydin on yaş daha genç olsaydım?" kollarını boynuma dolayıp dudaklarımın köşesinden öptü. amirim gevrek gevrek güldü. yukarıda kapı açıldı. soğuk bir rüzgar daldı içeri.
  • açılan kapıyla birlikte müzikholü dolduran kırmızı ışık, kar kokusu ve uykulu bir beyazlıkla birleşerek yüzleri ve karanlık masaları dolaştı birer birer. kafaların kimi yüzleri yalayan ucuz şarap, bira, anason, patates kızartması ve yeni yağmış kar kokulu serin esintiye doğru çevrildi, kimi ise sessiz heykeller gibi kıpırtısız kaldı. ağır ağır döndürdüm, akıntıya kapılmış bir gemi gibi alkolle yıkanmış beynimin artık kontrol edemediği gözlerimi, kapıdan yana. beyaz loşluğun karanlığı mutsuz bir sihirbazın kutuyu delen kılıçları gibi yırttığı yerde önce küçücük bir gövde, sonra da ona eklenmiş plastik bir fırçayı andıran kafa belirdi. “ekrem” dedi biri masadan, “cincim ekrem”
  • cüce, merdivenleri yükünü almış bir kamyon ağırlıyla, yüz ifadesini hiç bozmadan inerken, kırmızı ışık müzikholünün tozlu hoparlörlerinden inleyerek çıkan ses hafifçe kısıldı, bülent kayabaş ve aydemir akbaş kılıklı garsonlar merdivenlerin müzikholün tabanıyla birleştiği boşluğun iki kenarına doğru boyunlarını büküp saygıyla çekildiler. çılgın bir düşe bürünen gecenin içinde çocukluğumun can sıkıcı gecelerini renklendiren masalların kahramanlarını andıran şekiller, karakterler, sesler ve kokular damarlarımda dolaşan alkole katılarak yarı uykulu seyredilen bir operayı sahneye koyuyordu sanki. sahnenin hemen yanında ayakta dikilen karanlık yüzlü, kırçıl bıyıklı adamın bir işareti ile şebnem ayaklarının hafif yamuk yerleştiği topuklu ayakkabısını tıkırdata tıkırdata sahneye doğru koşturdu.

    az ötemize cücenin masası göz açıp kapanana kadar hazırlanmıştı bile. sigara yanıkları ile bezenmiş bir masa örtüsü, plastik marlboro kültablası, beyaz porselenden bir vazo-üstünde sigara dumanından rengi sararmış iki güdük beyaz karanfil, sürahi, su bardağı ve boş bir rakı kadehi.... aydemir akbaş yanında meze tepsisi taşıyan komiyle göründü, beyaz peynir, haydari, tuzlu fıstık, yoğurt ve acılı ezme bıraktı masasına bir çırpıda. sonra, dairesel bir hareketle küçük rakıyı açtı, cücenin bardağının yarısına kadar doldurdu, sonra da sürahideki suyu bir sihirbaz el çabukluğuyla bardağın geri kalanına boca edip içine iki küp buz kondurdu.

    “merhaba ekrem” dedi amirim.... başıyla aldı bu merhabayı ekrem. “yazık...” dedi amirim belli belirsiz. bu ‘ yazık ‘ bana mı söylenmişti yoksa kendi kendine bir iç çekiş miydi emin olamamıştım. “cimcin ekrem, bakacaklar köyü derler, yozgat’ın kırk kilometre dışında bir köyde yaşayan cüce rıza’nın oğluydu...dört erkek kardeş, dördü de böyle.. rıza katana gibi bir kadınla evlendiydi, sırf çocuklarına musallat olmasın bu cin şekli diye... ama kader işte.. 2 yıl arayla 4 oğlu oldu rıza’nın, sonuncusu ekrem’di... anası da onu doğururken öldü zaten. rıza, bu cücelik illetini sineye çekti, ne yapsın... küsmedi hayata. oğullarıyla birlikte çalıştı didindi, taşlık bir tarlaları vardı dededen kalan... onu adam ettiler, yarısına pancar ektiler, diğer yarısını meyvelik yaptılar. gece yarılarına kadar çalışıp didindiler, on adamın yapamayacağını, dört küçük adam becerdi sonunda... zenginleştikte köylülerin elinde ekilmeyen ne kadar toprak varsa aldılar, onları da adam ettiler. çok paraları oldu. kasabada beyaz eşya işine girdiler. dükkan aldılar...” rakısından büyük bir yudum aldı yan gözle ekrem’i süzerek...

    “eee, sonra” diye sordum merakla...şebnem türkü söylemeye başlamıştı. çıplak ve tombul memelerden bahsediyordu türküde..
  • üst üste ictigi sigaralardan iyice çatallaşmış, her hecesini kuru bir toprak parçasına saplanan kazmanın boğuk çıtırtıları gibi insanın içinde ezilen bir tonda yuvarlayan amirim anlattı. aslında tuhaf bir şekilde o beyaz eşya mağazasının satın alınmasıyla başlıyordu bütün felaket. mağazayı devreden uzun boylu, yılan derili, çatal gözlü adam, mazi şerif, mağazanın satılışından iki ay sonra damlayacaktı cücelerin topraklarının uzandığı o yaslı, lanetli köye. köyün 24 kilometre ötesinden geçen akarsuyun önünde yapılacak gölet için istimlakın başladığını herkes duyduğu için mazi şerif’in topraklarını satın alma önerisine soğuk bakacaklardı. ama mazi şerif içindeki kötülüğü kusmaktan vazgeçmeyecek, sözle ikna edemediği kardeşleri korkutarak yola getirmek için bir gece çiftliği bastığı gibi dört kardeşi yaşlı babaları ile birlikte akarsu boyuna götürecek ve ibreti alem olsun diye kardeşlerden en büyüğü olan bekir’i gırtlağına kadar buz gibi suya batıracaktı. ancak kör talih işte, mazi şerif’in ayağı balçıkta kayınca bekir kollarından kurtulacak ve akarsuyun deli deşme suyuna kapılarak karanlığın içinde geride bir tiz çığlık bırakarak kaybolup gidecekti. bekir’in cesedi birbuçuk hafta sonra bulunduğunda mazi şerif çoktan kayıplara karışmış, cüce rıza acısından önce felç geçirip sonra da bu dünyayı terk etmiş, bu arada gölet projesi ödenek eksikliği yüzünden iptal edilmiş ancak üç kardeş bir başlarına kalakalmıştı.

    kader insanın ipleri ile birkez oynamaya başladı mı yakasını kolay kolay bırakmazdı. bekir’in ölümüyle birlikte azalan işgücünü ekrem’in bir büyüğü, hüseyin, çiftliğe ücretli bir ırgat alarak çözmeyi düşünecekti. kara selahattin bu şekilde çiftliğe girecekti. tabi ırgat diye aldıkları arap irisi kara selahattin’in hırsızlıktan 14 kez içeri girip çıktıktan sonra tövbe ettiğini ama köy kahvehanesinde bire bin katılarak anlatılan cücelerin küpler dolusu altınları efsanesiyle gözü dönerek tövbeyi bir kenara bırakıp bir gece yarısı çekmeceleri karıştırmaya başlamışken hüseyin’e yakalanınca, panik içinde incecik boğazına sarılıp nefessiz kalan cücenin çaresiz çırpınışlarına aldırmadan kendisini boğarak öldüreceğini nereden tahmin edeceklerdi?

    ekrem’le mustafa bir başlarına kaldıkları çiftlik evini ve tüm toprakları satıp kasabadaki beyaz eşya mağazasını işletmek üzere kasabaya göç edecekler ama cücelerin adı lanetliye çıkınca, mağazadan alınan beyaz eşyaların da bu kara uğursuzluğu taşıyacağını ve evlerinin gece yarıları çamaşır makinasının yuvarlak haznesinden, buzdolabının esrarlı çıtırtılarından çıkacak ecinni ve hülasülerle basılacağından korkan kasabalı mağazadan alışveriş etmek bir yana dursun, sokaktan bile geçmemeye başlayacaklar, böylelikle sokaktaki diğer esnafın da işleri bozulacaktı. bir sabah, kahveci nias’ın mağazaya gelip ileri geri konuşmasına, özellikle “cüce misiniz cin misiniz ulen” şeklindeki narasına çok içerleyen mustafa, son olan bitenden etkilenerek el altından aldığı, erketede sakladığı kırıkkale tabancasını çıkardığı gibi kahveci nias’ın karnına 4 kurşun boşaltacak ve sonra da sukunet içinde karakola gidip silahı ile birlikte teslim olacaktı. kim bilebilirdi ki mustafa’nın cezaevindeki koğuşunun diğer iki misafirinin hüseyin’in katili selahattin ile bekir’in katili mazi şerif olacağını? her gece bu ikisinin boğazına çöküp bu uğursuzluğun intikamını kendisinden alacağını düşünerek sabahı zor eden mustafa, mapushaneye düştüğünün 2. ayında, koridordaki lambanın aydınlığından içeride kıpraşan gölgeleri sonunda kendisini öldürmeye gelen selahattin ve şerif zanneredek çığlık çığlığa bağırmaya başlaması ve bir türlü sakinleşmeyip panikten kalp krizi geçirip ölmesi türk filmi dediğimiz şeylerin gerçek hayatın ta kendisi olduğunun delili değil midir?

    cimcin ekrem, kısa ömründe gömdüğü son kardeşinin cenazesinden salya sümük dönerken, balçık toprağa yağan rahmetin ışığı sonunda ekrem’in hayatını da aydınlayacaktı. aydınlatacaktı ama bu nasıl bir aydınlıktı ki ekrem’in tepesine inen yıldırımdan sonra cüceye bir haller olacak, çipil gözleri keramet gücüyle makbul birer aynaya dönüşüp istikbalin karanlık koridorlarına ışık tutacaktı. ekrem, vücudunda hiç iyileşmeyecek izlerle hastaneden çıktıktan sonra gece yattığı her rüyadan yeni kehanetlerle uyanacak, önce kasabanın bütçeden tırtıkladığı paraları orospulara yediren sapık belediye başkanının zamansız ölümünü, sonra otobüs garajının bir gece ansızın çıkan bir yangınla kül olmasını, ardından üç ay dinmeyecek yağmurların başlangıcını bilecek ardından da çocuğu olmayan kadınların rahimlerine tohumu düşürmek için hangi günün en elverişli olduğundan, karın toprağa ne zaman ineceğine ve beli tutmayan yaşlı ihtiyarların keten tohumuyla yapılan o merhemi sürmeden önce evliya muhterem hazretlerinin mezarı başında hangi duaları okumaları gerektiğine kadar geniş bir yelpazede yeni yeteneklerini kullanmaya başlayacaktı. artık kasabalı ondan hem korkar hem de çipil gözlerini kısarak baktığı bir kimseden bir daha hayır gelmeyeceğini bildiklerinden derin bir saygı gösterir olmuştu. cimcin ekrem, yemek yediği lokantada hesap ödediği gibi kırmızı ışık müzikholüne geldiği gecelerde de büyük ihtimam görürdü.