şükela:  tümü | bugün
  • üç güne yayarak okuyup bitirdiğim, üzerine de kısmen düşünebildiğim bir kitap oldu kırmızı saçlı kadın. öncelikle şunu çok net bir şekilde ortaya koymak lazım, orhan pamuk türk edebiyatının en önemli yazarlarından birisi. gereksiz oku-at fast-food edebiyat dergileri instagramda kahveyle tango yapmaya devam ettikçe, yazarlarımız da özgün bir şey ortaya koymadıkça geldiği aşamaya gelecek yazarımız çok az maalesef.

    pamuk'la ilgili olarak en öncelikli söylenmesi gereken, pamuk'un kitaplarını kurgularken dersine çok iyi çalışmakta, ayrıntıları iyi tespit etmekte, kurguyu da hikayeye olağanca iyi yedirip eserlerini ortaya koymakta olduğu. bu kitapta alanım olan hukuk konusunda sadece 2 hata*,** gördüm. alanım olmayan diğer kısımlarda gözüme çarpan bir husus olmadı.

    pamuk, bu coğrafyada doğu-batı ikiliğini içten yaşayan, kitaplarında da yaşatan bir yazar. bu kendisinin bütün kitapları için geçerli bir husus. pamuk'taki "baba" algısı da ilginç. (bkz, orhan pamuk - istanbul, hatıralar ve şehir kitabı.) bu kitabında konu üzerine biraz daha eğilmiş, doğu ile batı arasındaki farklılıkları, yorumlarını da içerecek şekilde çok net ortaya koymuş.

    bunun yanında kendi toplumumuzu da iyi okuyor pamuk. yer yer ince ince kitapta bu hususlara rastlamak mümkün.

    hikayede sadece ayşe karakteri bende tam iz bırakmadı. silik biraz.

    bazı yerlerde editörün gözünden kaçan cümle hataları var. örneğin,

    s. 138: "artık babam da sağ olmadığına göre bu eski hikayeler inşallah beni üzmemişti." (fuckleberry linn uyardı: "bu cümlede herhangi bir hata olmadığını belirtmek istedim. anlatıcı burada birinci tekil şahıs haliyle, sırrı bey'in hikayesini direkt aktardığından bilinçli olarak bu anlatımı kullanmış. bu cümlenin daha anlaşılır kullanımı: "sırrı bey, artık babam da sağ olmadığına göre bu eski hikayelerin beni üzmemiş olmasını temenni ediyordu," benzeri bir şey olmalı tabii ama bu kullanım da yanlış değil. mesela; "adam bana sordu: akşam kahveye gelir miydim? onlarla bir çay içer miydim? inşallah onları kırmazdım," gibi bir anlatım tercihi bu.")

    s. 169: "beni buraya kadar getirdiğin için sağ olun enver bey. ama artık bu sohbet yetişir." (kantelem uyardı: yetişir, yeter anlamında kullanılan bir sözcükmüş, bilmiyordum, öğrenmiş oldum.)

    kitapta geçen aklımda kalan eser ve yazarlar:

    shakespeare - hamlet
    sophokles - kral oedipus
    firdevski - şehname
    wittfogel - doğu despotluğu
    edgar allen poe
    verne - arzın merkezine seyahat
    nietzsche
    dostoyevski - budala
    dostoyevski - karamazov kardeşler
    freud
    theophrastus - taşlar hakkında
    kur'an-ı kerim

    kitapta geçen tablolar:

    ilya repin - korkunç iva oğlunu öldürüyor
    ıngres - oidipus ve sphinks
    gustave moreau - oidipus ve sphinks

    kitapta geçen filmler:
    pier paolo pasolini - kral oidipus (1967)

    kitapla ilgili röportajlar:
    hürriyet: http://www.hurriyet.com.tr/…abayla-buyudum-40047198
    radikal: http://kitap.radikal.com.tr/…e-soz-veriyorum-433651
    habertürk: https://www.youtube.com/watch?v=hiunllliyqm
    yenişafak: http://www.yenisafak.com/…-hikaye-yazamamak-2407844

    eleştiri:
    kitapla ilgili çok sayıda "eleştiri" yazısı okudum. bir çoğu reklam, bir kısmı da ancak inceleme ayarında idi. okumanız için önerdiğim prof. dr. hasan bülent kahraman'ın eleştiri yazısı için (bkz: http://kitap.radikal.com.tr/…il-bir-tragedya-433703)

    * cem'in oğlu olan enver'in miras payı 2/3 değil, 3/4'tür. (türk medeni kanunu, m. 499/1, 498. maddeleri) (s. 147'te 2/3 diyor.)
    ** resmi gazetede açık artırma ilanları yayınlanmaz. normal gazetelerde yayınlanır. kitapta resmi gazetede açık artırma ilanı bulunduğu belirtiliyor. (s. 126)
  • kara kitap, beyaz kale ve benim adım kırmızı'dan sonra yine bir renk içeren orhan pamuk kitabı. sanırım bu renklere düşkünlüğü de ressamlık geçmişinden ve tutkusundan gelen bir şey.

    kara kitap'tan bu yana ilk kez bir orhan pamuk kitabı bu derece az tanıtımla piyasaya çıkıyor. kendisinin tüm romanlarını severek, hatta bazılarına (kara kitap, yeni hayat, benim adım kırmızı) tapan biri olarak bu duruma bayağı şaşırdım. neyse, bize düşen alıp okumak. umarım nobel'den sonraki düşüşü bu romanla son bulur.

    edit: akşam entrye bir kez daha bakınca "severek" sözcüğünden sonra yüklem koymadığımı fark ettim. doğrusu, "severek okumuş" olması gerekir. şu entrydeki anlatım bozukluğunu düzeltmek bana mı düşecekti! bu aralar kimse mi entry okumuyor nedir! *
  • bir edebiyatçı tarafından yazılan bir roman ile turizm bakanlığı tarafından hazırlanan ülke tanıtım broşürü arasındaki farkı seçemeyen biri tarafından "bizi dünyaya böyle tanıtacaklar rerörö" diyerek anlamsızca eleştirilmiş orhan pamuk romanı. kurmacayla otobiyografi arasındaki farkı bilmeyen bir takım cahil ekşi sözlük entelektüeli tarafından da yazarın kişisel fantezilerini yazdığı bir günlük sanılmış olsa gerek. gazetelerde öyle haberler yer almış mıdır bilemem ama herkesin herkese ( amcaların-dayıların yeğenlerine, babaların kendi kızlarına dahi tecavüz ettiği bir ülkede) "bunlar bizim ülkemizde yaşanmaz, bizim ahlakımıza uygun değildir" derken kendinizden bu kadar emin olmamanız gerekir. ayrıca bunların gazetelerde haberlerde yer almaması böyle şeylerin gerçekleşmediği anlamına gelebileceği, toplumun kendisiyle yüzleşmek istemediği anlamına da gelebilir. ve murat bardakçı'nın yazdığı gibi böyle olayların haberleştirilmesi kanunen yasaklanmışsa ikinci ihtimalin gayet kuvvetli olduğunu da anlamanız gerek. kaldı ki bunlar bir romanı, bir kurmaca eseri eleştirirken dayanak alınacak noktalar değildir. bir roman ne gerçeklikle yüzde yüz uyum içinde olmak ne de bir kesim insanın ahlak anlayışına ya da "toplumsal ahlak" denen belirsiz/bulanık bir şeyin sınırları içine hapsedilmek zorundadır. bir kurmaca metinin, bir romanın edebiyat eseri olarak değerini bunlar belirlemediği gibi, onu yazan yazarın da yazarlığıyla ilgili ölçütler değildir bunlar.
    tarih alanında kendini geliştirmiş, bilgi birikimi edinmiş bir gazetecinin sahip olduğu her şeyden daha büyük egosu nedeniyle kendini her alanda uzman görmesi sonucu bir edebiyat eleştirisi yazmakla, bir romanı eleştirmekle ilgili herhangi bir bağlama yerleştirilemeyecek bir kelimeler yığını ortaya çıkmış. kaldı ki pek saygıdeğer murat bardakçı'nın daha önce de yine orhan pamuk'un başka romanlarıyla ilgili herhangi bir kuramsal değeri bulunmayan yine kendince edebiyat eleştirisi yaptığını sandığı yazıları olmuştu. açıkçası murat bardakçı'dan bağımsız olarak türkiye'de kendine aydın diyenlerin bir kısmında başka aydınların başarıları inanılmaz bir komplekse neden oluyor. bunun kendini en net gösterdiği zamanlardan biri de orhan pamuk'un yeni bir kitabı çıktığı, orhan pamuk söz konusu olduğu zamanlar. alakalı alakasız her eleştiriyi yapmak; orhan pamuk'la ilgili bir yazı, bir muhabbet söz konusu olduğunda orhan pamuk sevmediğini, orhan pamuk okumaktan hoşlanmadığını özellikle, üstüne basa basa belirtmek zorunda hissetmek; orhan pamuk'u sevmemenin çok gurur duyulacak, çok derin, çok özel bir tavır olduğunu zannetmek ülkemizde okuyan kesim arasında çok popüler. halbuki orhan pamuk'u sevmemenin sevmekten bir farkı yok. ne de orhan pamuk'u sevmemekle yaşar kemal'i sevmemek çok farklı dünya görüşlerinin sonucu.
    bir de bu yazıyı okuduktan sonra kendi olağanüstü tarihsel-edebi-kültürel bilgi birikimleri yardımıyla bir romanı ve bu romanı yazan yazarı "şeref" ekseninde değerlendiren bir takım ahlak polisleri var ki, asıl gülünç olan onlardır. bunlara sorsak nabokov lolita'yı yazarak "batının ahlaksızlığını" gün yüzüne çıkarmıştır, deseler, hiç şaşırmam, pek tanıdık olmayan bir zihin yapısı değil bu zira. ama orhan pamuk'a gelince kirli hayallerden ibaret şerefsiz bir insan görürler, yazdıkları tamamen yalandır tek amacı türkiye'yi küçük göstermek olan pis bir yalancıdır.
    hiçbir yazar kendi işini yaparken sizin ahlak duygunuzu tatmin etmek, sizin yıkılmaz doğrularınıza hitap etmek zorunda değil.
    bu coğrafyadaki şiddet ve tecavüz geçmişiyle (bugünüyle, geleceğiyle), sizin üzerine toz konduramadığınız sütbeyaz/tozpembe kültürünüzle ve "toplumsal ahlak" saçmalığıyla yüzleşmek (kaldı ki burada o kadar derinleşmiş bir hesaplaşma da yok, pek uzun olmayan bir pasaj söz konusu) bir edebiyatçıyı kendi sapıkça fantezilerini kalem kağıtla tatmin eden bir ruh hastası yapmaz. mahalle kahvesinde okeye dönercesine yüzeysel ve anlamsız bu eleştiriler sadece sizin sahip olduğunuz derinliği gösterir. bir roman ne yazarın itiraflarını yazdığı kişisel bir defter ne de tarihsel tutarlılığa sahip bir belge ne de "toplumsal ahlaka övgü; dünyanın en ahlaklı insanları biziz" alt metnine sahip bir kelime safsatasıdır.
    bir roman, romandır. bu kadar basit.
  • öncelikle,

    --- spoiler ---
    kuyunun çevresinde usta-çırak ve baba-oğul arasında yaşanan gerginlikleri olduğu gibi okura geçirebilmesi nedeniyle bile takdir edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
    --- spoiler ---

    ikinci olarak...

    orhan pamuk'un, yaptığı işlere, kitaplarına, dünya görüşüne, hatta çektirdiği fotoğraflara filan laf sokarak entel, zeki vs. görünmek isteyen kitleye verdiği malzeme için bile takdir edilmesi lazım.

    üçüncü mevzu...

    iyi bir okurum ve kitapta anlatılan efsanelerle ilgili çok genel bir fikrim vardı. bir sürü mevzuyu hiç düşünmemiş, önemsememiştim. doğu'nun ismi çok, içeriği az bilinen bir efsanesini, batı kalıplarıyla anlatıp bunu bir roman içine yedirmek kolay iş değil, bence fikrin ve çabanın bile takdir edilmesi lazım.

    son olarak...

    200 sayfa... ortalama bir insan saatte 35-40 sayfa civarında okuma yapabilir desek, muhtemelen 5, maksimum da 6 saatlik bir okuma süresinden bahsediyoruz. bir uzay projesi ya da kanser araştırmalarında çalışıyorsanız bu süre belki önemli oluyordur, ben böyle önemli bir iş yapmadığım için bilmiyorum. ama ortalama-sıradan-normal bir hayat yaşıyorsanız hayatınızın 5-6 saati ile 12 lira gibi ekmek arası dönerden daha ucuz bir fiyatı zaman ve para kaybı olarak yazmayın, konuşmayın, çok rica edeceğim.

    beğenmezsin, söyleyecek hiç lafım yok. okur olarak en doğal hakkımız bu. yazar aylarca araştırma yapar, yıllarca yazmak için uğraşır, defalarca aynı metni yazar ama sen o kitaba uymayan bir ruh halinde okumuşsundur, mevzu sana birşey ifade etmemiştir, dili ağdalı ya da fazla basit bulmuşsundur, kapağını beğenmemişsindir, sana hatırlamak istemediğin bir olayı hatırlatmıştır ve kapağını kapatıp "beğenmedim" dersin. haklısındır ve kimse seni bunun için eleştiremez. ama yazarı ya da beğendim diyen okuru aşağılamak, tercih edilen yazım tekniğiyle ilgili iddialı ve temeli olmayan çıkarsamalarda bulunmak, tercihlerini ve önyargılarını evrensel roman yazım tekniği standartları olarak görüp "eleştiri"ni buna göre yapmak filan, amacını aşıyor ve kimseyi zeki göstermiyor. "şu" nedenle beğenmedim demek/yazmakla "beğenenlerin entellektüel seviyesinden şüphe etmek" aynı şey değil, emin olun.
  • orhan pamuk'un hala para için yazdığını sananların okumaması gereken kitap.

    sadık bir okursanız eğer, adamcağızın zaten babadan kalma bir zenginliği olduğunu istanbul kitabında hatırlamanız gerekirdi.
  • --- spoiler ---

    başlangıcını çok beğensem de sonlara doğru olmadık rastlantılara kurban gittiğini düşündüğüm roman. gülcihan'ın daha önce cem'in babasıyla beraber olması yine ihtimal dahilinde diyelim; abes kaçmıyor ama kırmızı saçlı kadın ile yeniden karşılaşılması ve enver karakteri epey zorlama olmuş. efsanedeki metaforun kastedilen kısmı değil de görünen kısmı yani öldürme eylemi, kafkaesk atmosferde geçen bir romanda eğreti durmazdı ancak. hem oedipus kompleksi hem de iktidar yönünden baba figürü çok kapsamlı bir tema aslında. orhan pamuk, metaforda vurgulanan "babayı aşma" kısmına ağırlık verseydi, edebi yönü çok daha kuvvetli bir roman çıkardı ortaya.

    --- spoiler ---

    bir de, son okuma yapılmamış gibi. gerçi, yapı kredi yayınları'nın imlâ ve noktalama kuralları gözetmeden gelişigüzel kitap yayımlamaları bilinmedik bir şey değil ama orhan pamuk kitaplarında da bu denli özensiz davranacaklarını düşünmezdim. biraz saygınız olsun okuyucuya.
  • edit: yazı spoiler içerir...

    okuyup bitireli 2 hafta oldu bu kitabı. bilgiler hala taze ancak detaylar o kadar da taze değil. buraya bir "edebiyat eleştirmeni" edasıyla yazı yazmıyoruz ancak yine de bir ciddiyet olmalı diye düşünüyorum. o yüzden odama kadar gittim ve kitabı yanıma getirdim.** buraya yazımı yazarken oradan kopya çekeceğim yani.

    öncelikle birçok orhan pamuk kitabı okuduğumu belirtmeliyim. hepsini okumadım ancak yaz sonunda muhtemelen tüm kitaplarını okumuş olurum. yani pamuk'un tarzına aşinayım. olmazsa olmazlardan kara kitap'ı iki kere okudum. hayatımda iki kez okuduğum tek kitabın kara kitap olduğunu söyleyeyim önce. anlamadığımdan falan değil, sadece bu kitabın birkaç kez okunup hazmedilmesi gerektiğini düşünüyorum. bununla birlikte; cevdet bey ve oğulları, yeni hayat ve beyaz kale'yi okudum. beyaz kale'nin pamuk'un elinden çıkmadığı iddiaları tartışılır, zaten kendisi bu intihal iddialarına cevaben kitabın iletişim yayınlarındaki son basımına bir son söz eklemişti. ancak pamuk okuyan biri, beyaz kale'deki anlatımın orhan pamuk'un tarzından çok farklı olduğunu anlar. kırmızı saçlı kadın'da böyle bir durum yok ancak diğer kitaplarına göre çok daha rahat okunan, rahat anlaşılan bir kitap olmuş.

    kitabı okurken orhan pamuk'a bazı yerlerde kızdım. kimisi hikayenin içeriğiyle ve karakterlerin tutumuyla, kimisi de anlatım tarzıyla ilgiliydi. anlatım tarzıyla ilgili kısım, yukarıda da bahsettiğim durumla alakalı. kitap çok rahat okunuyor, her bölüm en fazla 3 sayfa (sadece son bölüm 20 sayfa), hikaye tutuk başlasa da çok hızlı ve akıcı bir şekilde ilerliyor, verilmek istenen mesajlar (örneğin karl wittfogel'in kitabı aracılığıyla; baba-oğul iktidar-halk bağlantısı kurulması) çok açık verilmiş. şimdi, daha önce pamuk okumamış biri bunları okuduktan sonra kafası karışabilir. bir yazar akıcılıkla, netlikle, açık mesajlarla eleştirilebilir mi? olaya şöyle bakarsak eleştirilir; orhan pamuk'un eserlerinin en önemli özelliği-beyaz kale hariç- anlatımın ön, hikayenin arka planda olmasıdır. orhan pamuk kitaplarının arkasını okuduğunuzda hızlı ilerleyen bir macera romanı aldığınızı zannedersiniz, zaten insanların başlayıp da okuyamamalarının temel nedenlerinden birisi de bu beklentidir, ancak okudukça uzun cümlelerle, detaylı tasvirlerle, karakterlerin iç dünyalarına olan yolculuklarla boğulursunuz. bana göre orhan pamuk'u orhan pamuk yapan şey işte tam da budur. ancak bu kitaptaki anlatım tarzıyla sanki "okunabilirlik" adına bu halinden vazgeçmiş gibi. bunun altında yatan sebep nedir derseniz, bu soruya cevap veremem. ekonomik kaygılar olabilir ama her halükarda kitapları neredeyse ön siparişle ilk basımı bitiren bir yazar orhan pamuk. sadece ekonomik değil, edebi ve felsefi kaygılarla daha geniş kitlelere açılmak olabilir ancak ben yine de okunma, okunulanın anlanması konularındada ciddi bir farklılık olduğunu düşünmüyorum. ancak bir gün fırsatım olursa eğer, kendim ve merak eden herkes için bu soruyu orhan pamuk'a soracağım, sonra gelir editlerim hatta.*belki de bir sebep yoktur, sadece böyle yazmak istemiştir ve böyle olmuştur, bilemeyiz ancak ben "güzel bir orhan pamuk kitabı" okumadım sadece "güzel bir kitap" okudum. en azından damağımda kalan tat bu.

    bazen okuduğum kitaplardaki karakterlere kızdığım olur ve bu kızgınlık dolaylı yoldan yazara yansıyabilir. hatta kitabın arkasında yazarın resmi varsa bi çevirip bakarım her seferinde, nasıl böyle düşünebildi diye merak eder, uzun uzun resmini incelerim. kırmızı saçlı kadın'ı okurken, bu çok kez başıma geldi. ana karakterimiz, esas oğlan, cem'in ustasını kuyuda bırakıp çekip gitmesi... belki de ben çok duygusalım, belki de böyle bir şey beklemiyordum. çekip gitmesi değil aslında, sonrasındaki mantıksız hareketleri. bazen de mesela kendimi karakterlerin yerine koyar, onlar koşunca sanki nefes nefese kalmış gibi olur, mutlu olduklarında aptalca sırıtır, üzüldüklerinde göz yaşlarımı tutmaya çalışırım. ancak kendimi cem'in yerine koyduğumda... bilemiyorum panik mi hissetmeliydim? o hareket, yani cem'in ustasını bırakıp gitmesi, günlerce kafamdan çıkmadı. sanki bu olay çok sıra dışı, ben öyle algılıyorum, sanki hikaye devam etsin diye yazarın bize aldırmaksızın kitaba müdahale edişi. bir kitapta ne kadar mantık ararız? ne kadar gerçekçilik ararız? yazar kitaptan "gökten balık yağdı" dediği zaman buna inanır mıyız, ya da dünyadaki tüm kötülüğün bir yüzük içine hapsolduğunu yazdığı zaman? hayır, her kitapta farklı bir algımız vardır, mantıklı hareketler bütünü vardır. bizim beklentimiz de ona yönelik olur. evet, yazarın gayelerinden biri de bizi şaşırtmaktır ama bilemiyorum. kendimi kandırılmış hissettim, sanki ihanete uğramıştım. ne çok içerlemişim. sonrasındaki her şey ama her şey açıklanabilir. ustanın ölmemiş olması, suyun bulunmuş olması, ustanın cem'i aramamış olması, aşık olduğu ve ilk cinsel deneyimini yaşadığı kadının babasının eski sevgilsi olması, o kadından çocuğu olması vs. bu tesadüfler hikayenin kendisini oluşturur, zaten bunlar da olmazsa anlatacak bir şey kalmaz, hikaye ölür. ancak dediğim gibi cem'in ustasını hiçbir şey yapmadan ölüme terk etmesini bir türlü açıklayamıyorum.

    oidipus kompleksi çok güzel işlenmiş. bunun yanında rüstem ile sührab hikayesi aracılığıyla şehname de hikayeye ışık tutmuş. çocukları olmayan cem ile ayşe'nin kurdukları şirkete kendi çocukları gözüyle bakıp ona "sührab" ismini vermeleri, cem'in kendi öz oğlu tarafından öldürülmesi, kırmızı saçlı kadının cem'in babasının eski sevgilisi olması, enver'in annesine, kırmızı saçlı kadına, karşı farklı bir düşkünlüğü olması gibi detaylar romanın en ustaca işlenmiş kısımları kuşkusuz.

    gelelim cımbızla çektiğimiz mesajlara:

    - cem kendi kurduğu şirketin adına "sührab" koymasına rağmen kendi ölüm sebebi-birçoklarına göre- bu şirket olarak kabul ediliyor. halbuki sührab babasını öldürmedi, babası sührab'ı öldürdü. enver'in cem'i öldürmesinin dışarıdan görünen en temel sebebi, eğer cem ölürse şirketin varisinin enver olacak olması.

    - yıllarca kral oidipus'u ve rüstem ile sührab'ı kendisine takıntı haline getiren cem'in kendi oğlu tarafından öldürülmesi.

    - yukarıda da bahsettiğim gibi; wittfogel'in doğu despotluğu' kitabında, çin'in soğuk savaş döneminde tarıma elverişsiz alanlarda zor şartlar altında tarım yapılabilmesi için; devlete sonuna kadar sadık, adeta bir köle gibi çalışan işçilere su kanallarını ve benzeri yapıları nasıl kurdurduğunu anlatıyor. otoriter devlet - sadık işçiler; otoriter baba - sadık oğul.

    - enver'in babasını kasıtlı olarak öldürmesi: kitabın sonunda, sanki enver babasını kasıtlı öldürmemiş gibi bir izlenim veriliyor. zaten mahkeme de cem'in yanında tabanca getirdiğini ve tabancasını enver'e çektiğini göz önünde bulundurarak enver'in cezasını azaltıyor. ancak gözden kaçan nokta şu; enver, babası silahını çekmeden önce "içimden seni kör etmek geliyor." diyor. günler sonra cem'in cesedi kuyudan çıkartıldığında vücudunda tek bir kurşun izine rastlanıyor, o da gözünde. yani enver, cem'i gözünden vurmuş. peki nasıl bir meşru müdafaa bu? adam silahını çekmiş, bir arbede yaşanmış ve o esnada silah patlamış, bizim sonunda kabullendiğimiz hikaye bu. peki nasıl oluyor da bu arbedede, yalnızca birkaç dakika önce seni kör etmek istiyorum diyen adam "yanlışlıkla" babasını gözünden vuruyor?

    - diğer mesele ise, tüm bunların aslında cem'in hayal ürünü olması ihtimali. evet çok klişe be bayağı bir senaryo ama olaya şu açıdan bakın: pamuk hikayeyi cem'in ağzından anlatıyor ve bazı bölümlere sevgili okur diye giriyor. peki gözünden vurulmak suretiyle öldürülüp kuyuya atılan cem'in bu hikayeyi yazmış olma ihtimali var mı? orhan pamuk gibi usta bir yazarın böylesine bir detayı boşu boşuna koymuş olabileceğini düşünmüyorum.

    - kırmızı saçlı kadın'ın, rossetti'nin "kımızı saçlı kadın" isimli eserini, hapisteki oğlu enver'e vererek, "ileride bir kitap yazarsan, belki kapağına bunu koyarsın" demesi. peki bilin bakalım kapakta hangi resim var? acaba yazar, yani orhan pamuk, kendini enver olarak mı görüyor? benzer bir durum yeni hayat'ta da vardır; ana karakterin adı kitabın sonlarında ortaya çıkar ve o ad osman'dır. osman'ın aslında orhan olduğu ve "bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti."deki kitabın da aslında yeni hayat'ın kendisi olduğu söylenir. ne diyelim; pamuk paradoksları seviyor.

    kitabın kapağından da bahsetmek lazım; kapaktaki kırmızı saçlı kadın resmi dante gabriel rossetti'ye ait. biraz araştırısanız kırmızı saçlı kadınlara karşı bir takıntısı olduğunu görebilirsiniz. önemli olan detay ise kapaktaki resmin yırtık olması, dikkatinizden kaçtıysa tekrar bakın. çünkü enver o resmi daha önce yırtmıştı. evet paradoks.

    oidipus kompleksi, baba-oğul çatışması, bu çatışmaların bir metafor olarak algılanıp iktidar-halk ilişkisine yansıtılması konularına detaylıca girmedim, çünkü bu konularda kendime güvenmiyorum, yeterli olduğumu düşünmüyorum. ancak babası psikanalizle ilgilenen edebiyatçı bir akademisyenin oğlu olarak ben de bir şeyler yazmaya çalıştım.

    sonuç olarak; güzel bir kitap demek yerinde olur. türk edebiyatında, birkaç yazar hariç, böylesine derin konuları kitaplarında işleyebilen yazar maalesef yok. ancak orhan pamuk okumaya bu kitapla başlamanın çok da doğru olacağını düşünmüyorum. ancak yine de herkesin bir şekilde edinip okumasını tavsiye ederim.
  • romanın ucuzluğuna, basitliğine, olmamışlığına falan hiç girmeyeceğim; sadece şunu söylemekle yetineceğim: orhan pamuk'un açık ara en kötü romanı. yine de romanda dikkatimi çeken iki alıntıyı şuraya atayım:

    "bir anda bütün kalabalık, masada iki kırmızı saçlı kadının oturması; bu rastlantı hakkında konuşmaya başladı. kaçta kaç ihtimaldir, uğur mu getirir, neyin işareti olabilir diye sorular soruyorlardı ki:
    -benim saçımın kırmızısı doğal" dedi masanın öbür ucundaki kırmızı saçlı kadın. hem özür diler gibiydi, hem de gururlanıyordu. "bakın, doğal kırmızı saçlılarda olduğu gibi benim yüzümde, kollarımda çiller var. tenim beyaz ve gözlerim de yeşil".
    herkes bu kadına cevabım ne olacak diye bana döndü.
    "sizin saçınızın kırmızısı doğuştan, benimki ise kendi kararım" dedim. sizin için allah vergisi, doğuştan kader olan şey, benim için bilinçle yapılmış bir seçimdir."
    ............................................

    "...yıldızların hepsinin kafamdaki bir düşünce, bir an, bir bilgi, bir hatıra gibi olduğunu hissettim. insan hepsini aynı anda düşünemiyor ama görebiliyordu. aklımdaki kelimelerin, aklımdaki hayallere yetişememesi gibi bir şeydi bu. kelimeler duygularıma yetişemiyor ve yetersiz kalıyordu."
  • beğendiğim kitap.

    kitapları bence tek başlarına değerlendirmek gerekiyor.

    adam büyük yazar, her kitabının da bir "benim adım kırmızı" , "beyaz kale", "kara kitap" kadar müthiş olmasını beklemek de haksızlık.

    hiç orhan pamuk tanımasanız veya mahlas bir isimle yazılmış olsa beğenmez miydiniz?

    son not: eğer şu tarihe karışan mesleklerden devam edecekse bir beş on kitap daha çıkarır. hepsini de okurum.
  • .."ev içlerine hapsedilmiş, öfkeli modern-laik sınıfın varlığını da kısa sürede keşfettim. malatyalı murat, beni herkesin alkollü içkiler içtiği, kadınlı erkekli davetlere götürdü. bu evlerde kadınların başı açıktı. içkiler evde yapılmıştı. tahran'da laiklik belli ki nicedir türkiye'de olduğunun aksine, ordunun desteğiyle de olsa varolan ve korunması gereken değil, hiç varolmayan bir şeydi ve bu onu daha temel bir ihtiyaç yapıyordu."

    cumhuriyetin kuruluşundan yakın zamana kadar geçen sürede laiklik hep korunması gereken bir şey olarak algılandı türkiye'de. atatürk'ün cumhuriyet ordusu halkın "aydınlanma"sı adına laikliği koruyor, ona bekçilik ediyordu. bu süreçte laikliği yıkmaya çalışan, ülkeyi "iranlaştırma" gayesinde olan iç ve dış "mihrak"lar, karanlık yeraltı örgütleri de hiç eksik olmadı. bu örgütlerin "karanlık emeller"ine karşı da içten ve dıştan koruyordu ordu laikliği. laiklik başta olmak üzere ordu her şeyi koruyordu türkiye'de. laiklik öylesine sıkı korunuyordu ki, halk onun ne demek olduğunu hissedemedi hiç. gümüşlükte saklanan kristal vazoydu laiklik. saklana saklana iyice kırılganlaştı, kokusuzlaştı, hissizleşti. nasıl olsa ordu vardı ve laikliğe leke sürmek isteyen karanlık güçlerin işini hallediverirdi o. atatürk'ün yüce hatırası generalleri koruyordu ve generaller de laikliği. sonunda geldiğimiz noktada ne ordu kaldı ne de laik olmanın ne demek olduğunu idrak edebildi halkın çoğu. laiklik de dağıldı gitti belki hiç varolmadan (sadece başın açık olup olmayışını kastetmiyorum. yaşam biçimi olan laiklik hiç varolmamış bile olabilir bu ülkede). iranlaşmakla tehdit edilirken iran'dan beter olduk. pakistanlaşıyoruz.

    laikliği yeraltında gizli saklı yaşamak zorunda kalan modern iranlılarsa onu bir yaşam biçimi haline dönüştürmeyi başardılar. korumuyorlar laikliği, yaşıyorlar, kullanıyorlar ve onu kökenlerine karşıt bir şey olarak görmedikleri için (ya gelenek ya laiklik diyen keçi inatlı türkler gibi değiller) asırlık geleneklerini onunla harmanlayıp sanat alanında pek çok orjinal eser üretebiliyorlar. evet, avrupa kültürü gibi laikliği temellerinden biri olarak gören bir kültür değil iran'ınki. şeriatla yönetilen, zorbaların eksik olmadığı bir şimdinin içinde yıllardır yaşıyorlar. ama en azından laikliğin ne demek olduğunu şeriatin hükmü altında yaşayarak öğrenmiş, iliklerine kadar hissetmiş bir kesim var iran'da. ordunun korumasına muhtaç olmamış laiklik. "-mış gibi" durumunun soytarılığına düşmemiş. bir kısım insanın varoluşunda yer etmiş ve onlar bunu yaymaya çalışıyorlar yaşamlarıyla, ürettikleri şeylerle. köklü bir geleneğe sahip olduklarının da bilincindeler üstelik. avrupa kültürünü taklit etmelerini gerektirmeyecek bir kültürleri var. oidipus ve laios yoksa da, rüstem ve sohrap var. iran asla pakistanlaşmayacak.

    "takvime uzun uzun baktığımı gören yaşlı, güngörmüş ev sahibi yanıma geldi. ona bu resmin ne olduğunu sordum. şehname'de, rüstem'in sührab'ı öldürdükten sonra oğlu için ağladığı sahne olduğunu söyledi. yüzünde "nasıl bilmezsiniz?" diyen gururlu bir bakış vardı. iranlılar, batılılaşma yüzünden geçmiş şairlerini ve efsanelerini unutan biz türkler gibi değiller diye düşündüm. özellikle şairlerini unutmazlar."

    iyi bir roman yazarı yeri geldiğinde tarihçi, kültür yorumcusu, eleştirmendir de. bu cümleleri yazan orhan pamuk özelinde bunu yeniden idrak edebildim. romandaki cem çelik gibi unutmak isteyen bir halkız biz (bir kısmımız unutmaya çalışırken diğer kesim de gelenekle alakası olmayan bir arkaizme geri dönmeyi amaç bellemiş durumda). geçmişimizi yoketmek tek gayemiz haline gelmiş. geçmişsizleşmeye çalışıyoruz. gelenekle bağlarımızı yokederek başlamak zorunda kalışımızın travmasından kurtulamayışımızdan dolayı felaketler eksik olmuyor başımızdan. ana rahminden erken çıkmak zorunda kalan bir bebek gibi küvezde yaşamaya mahkum edilmişiz sanki. bir türlü büyüyemiyoruz. öyle olduğu için de durmadan baba arıyoruz kendimize.

    kırmızı saçlı kadın söylesin piçliğimizi:
    "herkesin babası çoktur bu ülkede. devlet baba, allah baba, paşa baba, mafya babası..burada kimse babasız yaşayamaz."

    geçenlerde abbas kiarostami gelmişti ankara'ya. konuşmasının sonundaki sorular kısmında türk seyirciler onu "doğu halklarının filozofu, kültür ateşesi, sorunlara çare bulucu, kurtarıcı" gibi sıfatlarla nitelediler. hatta onu eleştirenler dahi oldu gündelik sorunlarla ilgilenmek yerine naima'dan şiirler alıntıladığı, iran kültüründen sözettiği için. bir yönetmen, sanatçı, insan olduğu unutularak içimizdeki atatürk sendromunun kurbanına dönüşüverdi o anda.

    yani piçliğimiz yalnızca halkın yüzde ellisine özgü bir durum değil. onlar tayyip babalarını buldular ve keyfini çıkarıyorlar. diğer yüzde elliyse babaya isyan etmekle meşgul şu an. oysa onların istediği de çok farklı değil şu anki durumdan. erdoğan giderse ne olacağını bilemediğimiz için "7 haziran"ın ardından "1 kasım"ı yaşadık. babasızlıktan tir tir titriyor tüm ülke. korkaklığımız yüzünden layığımızı bulduk onun korkusuzluğu tarafından yokediliyoruz gün be gün.

    romandaki pek çok ilgi çekici ayrıntıya dair hiçbir şey söyleyemedim içinde yaşayanı kara delik gibi içine çekip ruhunu posasına kadar sıkan türkiye'nin bugünü yüzünden (ruhunu seven her kim varsa bu deliğe kapılmamanın bir çaresini bulmalı). babasının kayboluşunun cem'in ruhunda yol açtığı etkilerden bahsedemedim hiç. orhan pamuk'un kadınları tanımayışına, kırmızı saçlı kadınla cem'in yaşadığı yakınlığı cümlelere dökerken kısırlaşmasına, anlatı tonunun klişelere boğuluşuna, hatta terleyişine (kıyaslanabilir mi kundera'yla ya da marquez'le..kıyaslanamaz çünkü o kadar batılı değil orhan pamuk. götündeki kıllar ağardığı halde hala en basit haliyle hikayeleştirebiliyor oidipus'u. aşmak o kadar basit değil. o yine de çabalıyor. diğerleri gibi reddetmiyor ve üstüne üstlük "ben bilirim" havalarına giren "çok bilmiş" bazıları gibi kibirden kudurarak etrafa ahlakçı salyalar saçmıyor) sıra gelmedi. nasıl gelebilsin ki? şu an için tek söyleyebileceğim bir yazar olarak onun varlığına hissettiğim yakınlık, bu duygunun bende yol açtığı mutluluk. zevk aldığım şeyin sonu gelecek endişesiyle aldığım zevki erteleyen saplantılılardan değilsem de artık, romanın henüz okumadığım sayfaları onu potansiyel bir zevk olarak görmemi sağlıyor şu anda.